Yaşam insanoğluna daha ne kadar direnebilecek?

Yaşam insanoğluna daha ne kadar direnebilecek?
Yaşam insanoğluna daha ne kadar direnebilecek?
Deniz Şahin, '50 Soruda Yaşamın Tarihi' adlı kitapta, canlılığın uzun ve dolambaçlı hikâyesini anlatıyor. Arkeoloji, jeoloji, moleküler biyoloji, evrenbilim arasında mekik dokuyarak, bilimin yanıtını aktarıyor okura
Haber: Baha Okar / Arşivi

Geçen yıl bir televizyon kanalında peş peşe tartışma programları düzenlenmişti evrim teorisi üzerine. Bunlardan birinde ‘moderatör’, çok ciddi bir edayla parmağını masaya vurarak, “Madem öyle, şu tahtadan nasıl canlı oluşuyor, onu açıklayın” mealinde bir soru sormuş, bizim evrimcileri çok fena köşeye sıkıştırmıştı. Sonradan bir ekşi sözlük yazarı, bu sorusuyla o ‘moderatör’ün bizzat kendisinin, insanın tahtadan evrilmiş olabileceğinin canlı kanıtı olduğunu yazarak konuya açıklık getirmeye çalışmış olsa da, mesele o kadar basit değil elbette...
Canlılık ilk nasıl ortaya çıktı ve bugünlere nasıl geldi? İnsanoğlu kolayından ‘ol dedi ve oldu’ yanıtıyla yetinmeme cüretini göstereli beri, bilim insanları bu zorlu soruya yanıtlar geliştirmenin peşinde. 20 yüzyılın ikinci yarısında çeşitli bilim dallarındaki gelişmeler sayesinde, kimi belirsizlikler hâlâ varlığını korusa da, bu soruya oldukça doyurucu yanıtlar verilebildi. Bu gerçekten zorlu bir soru, çünkü söz konusu olan, ilk organik molekülün oluşumundan bugün varlığını sürdüren karmaşık yapıda canlılara varan yaklaşık 3500 milyon yıllık bir hikâye. Dünyada canlılığın ilk ortaya çıkmasına imkân veren koşulların oluşumunu da sayarsak, buna bir milyon yıl daha eklemek lazım.
Deniz Şahin, ‘50 Soruda Yaşamın Tarihi’ adlı kitapta, canlılığın bu uzun ve dolambaçlı hikâyesini anlatıyor. Arkeoloji, jeoloji, moleküler biyoloji, evrenbilim arasında mekik dokuyarak, bilimin yanıtını aktarıyor okura. Hem de alabildiğine yalın ve anlaşılır olmayı başararak. Soru-cevap formatındaki kitapta, sorularını konuyla ilgili en geniş çerçevede akla takılabilecek, popüler ve merak uyandıran noktalardan seçip, yanıtlarında konunun esasını bütünlüğüyle ortaya koyuyor. Bu kitap, Bilim ve Gelecek Kitaplığı’nın belirli konularda temel düzeyde, bilimsel ve anlaşılır bilgiler vermeyi hedefleyen kitap dizisinin, bu bakımdan başarılı bir örneği olmuş.
Yaşamın tarihi anlatmak için, önce yöntemsel ve kavramsal bir çerçeve çizmek, neye canlı dediğimizi tanımlamak gerekli. Kitap da konuyu ele almaya buradan başlıyor. Bu tanım hem dünyada ilk canlılığın nasıl oluştuğunu anlamak, hem de dünya dışında başka yaşam formlarını aramak için önemli. Geçtiğimiz yılın son günlerinde, yaşamın kimyasını yeniden tanımlama gerçeğini gündeme getiren bir gelişme olmuş, yüksek tuz koşullarında yaşayan, yaşamın temelini oluşturan elementlerden biri sayılan fosfor yerine arsenik kullanan bir bakteri bulunmuştu. Bu gelişmenin, uzayda yaşam belirtisi arayan çalışmalar bakımından nasıl heyecanla karşılandığını hatırlayacaksınız. Aradığınız şeyin kapsamını netleştirmek, araştırmalarınıza da yeni bir boyut katacaktır zira. Kitapta, dünya dışında yaşam arayışlarıyla ilgili, ilginç bilgiler de bulacaksınız. 

Su hayattır, gerçekten
Sonraki adım, tanımladığımız canlılığın oluşabilmesine elverişli koşulların neler olduğunu ve dünyada nasıl oluştuklarını ortaya koymak olmalı elbette. Kitabın bir bölümü de bunun üzerine ve Büyük Patlama’dan Dünya’nın oluşumuna kadar, bilgilerimizi tazeleyerek, hatırlatarak başlıyor, Dünya’da yaşamın koşullarının meydana gelişini anlatmaya. Pek çok şartın bir araya gelmesi gerekmiş yaşamın ortaya çıkabilmesi için, ama en önemlisinin şu olduğunu düşündüm. Belki de kitabı okuyuşum, derelerine sahip çıkan insanlarımızın Anadolu ’nun dört bir yanından yürüdüğü, Dünya Su Forumu’nun “Su hayattır, satılamaz” sloganlarıyla protesto edildiği günlere rastladığından, suyla ilgili bölüm bana özellikle çarpıcı geldi. Moleküler yapısı, sıvı ve katı halleri arasındaki yoğunluk değişimi, ısı kapasitesinin yüksekliği, çözücülüğü, geçirgenliği gibi özellikleri sayesinde, canlılığın ortaya çıkması ve kendini devam ettirmesinde suyun nasıl vazgeçilmez bir rol oynadığını okuyunca, kadim Anadolu bilgeliğiyle, “Suya biz canımızı borçluyuz” diyen Sarıkeçili yörüklerinden Pervin Savran’a siz de hak vereceksiniz.
Şartlar tamamsa, artık gelelim yaşamın ortaya çıkışına. Stanley Miller ve Harold Urey, yani meşhur Miller-Urey deneyine isimlerini veren bilimciler ve onların çalışmalarını sürdüren başkaları, ilk atmosfer şartlarını laboratuvar ortamında oluşturup, cansız inorganik moleküllerden aminoasit ve organik moleküller üretmeyi başarmışlar. Yani uygun şartlar oluştuktan sonra gerisi zamana kalmış. Organik moleküllerden ilksel çorbaya, hücreye, çokhücreli organizmalara, denizlerden karalara doğru, evrimleşe evrimleşe ilerleyen hikâyemiz başlamış. 

Mağrurlanma ey insan
Kitapta dünyanın değişen iklim, kıtalar, okyanuslar vs. koşullarıyla paralel olarak anlatılan sürecinde, yaşam namına hep çoğalma, çeşitlenme yok tabii. Bu tarihin son 500 milyon yıllık diliminde, türlerin yüzde 50 ila 90’ının hızlı bir şekilde ortadan kalktığı beş ‘kitlesel yok oluş’ yaşanmış. Her yok oluşu, oluşan ekolojik boşluğu dolduran yeni türlerin gelişi izlemiş.
İnsan ise, Afrika maymunu ile şempanze benzeri olmayan son ortak atası ‘Ardi’den başlatırsak, 4.4 milyon, türümüz Homo sapiens ile başlatırsak 200 binyıl önce bu tarihe dahil olmuş. Hem de ne oluş, Deniz Şahin’in sözleriyle “Dünyayı ve üzerindeki canlıları bu derece kökten etkileyebilen bir başka canlı türü olmamıştır kuşkusuz.” Yaşamın tarihinin önümüzdeki sayfalarında da insanın etkisi büyük olacak muhakkak. Bırakalım 5-6 binyıllık uygarlık tarihini, insanın son birkaç yüzyılda doğa ve yaşam üstündeki yıkıcı etkisi korkunç boyutlara ulaşmış durumda. İnsanı yeniden doğanın barışık bir parçası olarak gören yeni bir uygarlık doğmadıkça bu tahribat devam edecek.
Bilim insanları canlılığın şimdi altıncı “kitlesel yok oluş”un eşiğinde olduğunu ileri sürüyorlarmış. Bu defaki, öncekiler gibi meteor çarpması, buzullaşma, volkanik aktivite gibi etkenlerle değil, basbayağı insan eliyle gerçekleşiyor. Bilinen türlerden ayrıntılı olarak incelenenler arasında, soyu tükenme tehlikesi altında olanların oranı yüzde 36’ya ulaşmış durumda. Orman alanları 100 yıl öncekinin yarısı kadar bugün. Yani yaşamın tarihinin gelecek sayfaları pek iç açıcı olmayabilir, Deniz Şahin’e göre.
Bu tablo karşısında soyuna öfke duymayanımız, “İnsanlara üzülmem, müstahaktır, ben onca hayvanın, bitkinin yok olacağına üzülüyorum” diyen Murat Uyurkulak’a hak vermeyenimiz var mı acaba?

50 Soruda Yaşamın Tarİhİ
Deniz Şahin
Bilim ve Gelecek Kitaplığı
2011, 248 sayfa, 16 TL.