Yaşasın hayat

Yaşasın hayat
Yaşasın hayat
Sait Faik Hikâye Ödülü, 'Kumrunun Gördüğü' dolayısıyla Ahmet Büke'ye verildi. Kendi kendisini yozlaştırmakta bir an tereddüt göstermeyen edebiyat ve ödül ortamımız, belki de bu yıl böylesi bir performans göstermekle daha da dibe düşmekten kurtuldu

Mayıs bastırdı. Yağmurlar gitti. Her taraf börtü böcek. Çiçekler. Boynu çekilmiş lalelerin saltanatı bitti. Erguvanlar can çekişiyor. Güneş tenlerle cilveleşiyor. Erken kuş cıvıltıları. Şehre inat. İnsana inat. Bankalara inat. Yaşama tutkusu. Serinliğin arasında ısınan taş buğusu. Hatta karınca yuvası. Evet, evet tam bu. Bir karınca yuvası anlattığı Ahmet Büke’nin. Tam da bu. Karıncalar şaşkın. Karıncalar kararlı. Bir boş kırıntıyı hak etmek için çılgınca çalışıyorlar. Etraf düşman dolu. Rakip dolu. Kediler pervasız. Hiç takar mı kediler karıncaları. Belki birkaç gözü dönmüş kuş. Sert gagalar. Küflü pençelerini basarak toprağa ilerliyorlar. Bilinç içinde bilinçsizlik, acı içinde mutluluk kazısı. Hikayeler, ‘yaşasın hayat ’ demek için, ölümün yan penceresine dikilen çiçek. Saksısız. Kökleri dışarıda. Çıplak. Bunca yoksulluk, bunca şiddet içinden çıkarılmış iç gülüş. Gördüm. Biliyorum tebessümü. Tokatlı mizah. Kumrunun Gördüğü baştan sona, gerçekliğin böğrüne tutulmuş güçlü bir ışık. Akşamüstü güneşin oklarıyla kızaran kulaklar gibi taptaze. Modigliani kırmızısı anlayacağınız. Ağza batan söz dikeni. Mart’ı hiç bitmeyen kedi. Komşumuz, Numan Çelikbilek. Numan Çelikbilkegillerin sarı güller gibi patlayışı. 

Okur ıskalamasın
Sait Faik Hikâye Ödülü, ‘Kumrunun Gördüğü’ dolayısıyla Ahmet Büke’ye verildi. Kendi kendisini yozlaştırmakta bir an tereddüt göstermeyen edebiyat ve ödül ortamımız, belki de bu yıl böylesi bir performans göstermekle daha da dibe düşmekten kurtuldu. Başta Necatigil ödülü olmak üzere ne çürük dişli ödül dağıtışlar gördük değil mi bu yıl. Yine de ödüller vesilesiyle, kitaplara giden yollar biraz daha açılır. Yazar biraz daha görülür. Eminim, ülkemizin nitelikli edebiyat okuru ıskalamayacaktır Ahmet Büke’yi. Iskalamasın. Okusun. Tekrar okusun. Baharın içindeki bu sert kışı duysun. Varlığa pençe atmış bu koşu canavarlarını bilsin. Neden mi? Tam da şundan, şiddet bir geçer akça olarak sadece sokağı, hapishaneleri, apartmanları, gazeteleri, okul önlerini değil asıl zihinleri doldurmuş durumda şimdilerde. Merhamet bir insanlık yöntemi değil, çoktan yok hükmüne itilmiş bir eski zaman yaratığına dönüştürülmüş durumda. İşte onu yazıyor Büke, kedilerin, otların, mahkumların, meczupların dilinden onu yazıyor. Bizi, başka bir cesaretle üflüyor. Sarı Rüya Defteri ve Şimdi Ölüyorum öykülerinin getirdiği psikolojik kurgu, insan bilimi meraklılarının da önünü açacak türden. Yazı kurgudur da. Kırıcı bir kurgu onunkisi. Kırarken kuran bir kurgu. 

Oynuyor gibi yazıyor
‘Öyle ya insan dediğin ürperir. Üşür sonra’. Gözlem ve iyilik. Evet bunlar. Hikâyeleri dokuyan ipliklere, geçişlere ruh veriyorlar Büke’de. Bir tür çaprazdan ikili gösterim tekniği kullanıyor. Sözü saklayacağı kıvrımları, durakları, giriş çıkışları ayarlamakta hiç aceleci değil. Oynuyor gibi yazıyor. Oyuna katıyor ayrıca okuru. Sözü getireceği yer niyetini hiç ele vermiyor. Yokmuş gibi yapıyor. Olmamış gibi. Göstermemiş gibi. Ne dediniz duymadım, farkında değilim türünden bir edası var. Zekice işletiyor akışını anlatının. Böylelikle insanlarını yazının parantezinden hayatın akışına alıyor. Anne, teyze, kardeş, komşular, kediler sokaktan ülkeye doğru yol alıyorlar. Ülkenin gündeminden insana değil de insanın gündeminden ülkeye varışıyla ayrıksı ve özgün bir hikâyeci ile baş başa bırakıyor bizi Ahmet Büke. Yeni bir ülke hikâyecisi bu bakımdan.
Bir özelliği daha var yazarın, Ege’yi toprağın kültürü ve insanlarıyla yeniden canlandırıyor. Bir tür gelişmiş taşranın içinden modern zamanların öyküsünü dokuyor. Anılar, gözlemler, canlı bağdaştırmalarla iç içe geçiyorlar onda. Zihni kapasitesi yüksek olmakla birlikte gerçekliği alabildiğine yalıtılmış bir algı var ortada. ‘Zeki Kıraç, Akhisar Oteli’ öyküsüne bakmak yeterli olacaktır bu konuda. Yer yer araya giren şiirsel dil, yazarın kolayından imdada çağırdığı bir hızlandırma yöntemi değil, öykü ile şiir arasındaki ebedi akrabalığa da göz kırpıyor. Şiir ve şairler ses ve ruh olarak kitap boyunca hissettiriyorlar varlıklarını. Belli ki yazar bunu özellikle istiyor. Okuduğu şiiri öykü olarak yazmak istiyor.
Oğullarla anneler, oğullarla babalar arasında, her gün binlerce hikâye akıp gidiyor. Büke’nin öykücülüğünde, hayata, yaşasın hayat duygusuna özellikle anneler ve babaların harcı karıştırılıyor. Anneyi ve babayı oidöpal kaygıların ötesinde, hayat yumağından çözmek maharet kadar mizaç da olmalı. Bu yönüyle anne ve babaya güzelleme diye de okunabilir pekâlâ öyküler. Karıncalar çok çalışıyor. Ve çalışacaklar. Büke, Sait Faik ödülü vasıtasıyla dönülüp yeniden bakılması gereken bir kuşak tutumcusu olarak da özellikle sevilmeyi, okunmayı hak ediyor.

Kumrunun Gördüğü
Ahmet Büke
Can Yayınları
2010, 184 sayfa, 13 TL.