Yazar, roman kahramanı olursa

Yazar, roman kahramanı olursa
Yazar, roman kahramanı olursa

David Lodge un kitabının başkahramanı Henry James.

David Lodge'un 'Yazar, Yazar' adlı romanı, Amerikalı romancı Henry James'in iç dünyasına bir yolculuk davetiyesi
Haber: METİN UNDER - metinunder@gmail.com / Arşivi

Siz de benim gibi takıntılı ve çetrefilli ‘yazarlık hallerinin’ edebiyatın o müstesna köşe başlarından birine taht kurmuş büyük yazarların hayatlarında nasıl vücut bulduğunu öğrenmeye tutkulu okurlardan mısınız? O halde, benzerlerinde daha fazlasına kolay kolay rastlayamayacağınız kadar çok ayrıntıyla bezeli, ünlü Amerikalı romancı Henry James’in gerçek kimliği ve yaşam öyküsüyle baş kahramanı olduğu David Lodge’un ‘Yazar, Yazar’ adlı romanının büyüsüne kapılıp gitmenin ayrıcalığını yaşayabilirsiniz çekinmeden. Zira kalemiyle dünyalar kuranlara özgü saplantı, hayal kırıklığı, umut ve çöküşlerin hemen her türlüsüne imza atmış bir büyük romancının hem yapıtlarının hem de iç dünyasının mahrem ve müphem karanlıklarına bir yolculuk davetiyesi kolay bulunmuyor. Remington marka daktilonun çıkardığı tuş tıkırtılarıyla yazı ahengini yakalamaya alıştığı için asistanını bu model daktilo kullananlar arasından seçtiğini öğrenmek James’in çapını düşündüğünüzde size hafif bir örnek gibi gelecekse; edebiyata olan tutkusunun zarar görmemesi için cinsellikten ve evlilikten ısrarla kaçarak bakir ölecek kadar abarttığını bilmek belki fikrinizi değiştirir.
Roman 1915 yılında, James’in hasta yatağında ölümü beklediği, Birinci Dünya Savaşı’nın ölümcül kasvetinin üzerine çöktüğü Londra’daki evinde açılıyor. Kurgusuna öyküsünün sonundan başlayan Lodge bu kasvete daha sonra geri dönmek üzere uzun bir ara verip, James’in orta yaşlarını sürdüğü 1880’lere götürüyor okuru ustalıkla. Daisy Miller, Washington Meydanı ve Bir Kadının Portresi romanlarının getirdiği haklı bir üne kavuşmuş büyük yazarla, kendisi gibi ABD vatandaşlığından İngiliz vatandaşlığına geçen ressam ve Punch dergisi çizeri George Du Maurier, James’in geniş entelektüel çevresinin kıskançlığını üzerlerine çekecek kadar samimi iki dost. Ancak kendisini Charles Dickens’ın Thackeray’in ve George Eliot’un ‘haklı varisi’ gören James, ne yazık ki daha sonra onu zalim bir depresyona sürükleyecek bunalımlı günlerin başlangıcındadır. Çünkü her nasılsa, yakaladığı bu büyük başarıdan uzak günler yaşamaya başlamıştır artık. Kitaplarının satışı anlayamadığı biçimde düşmüş, yayınevlerinin ödediği avanslar azalmış, bu büyük baskının ve hatırı sayılır mali külfetin altında çözüm yolu aramaktadır. Maurier’e, “Gerçek şu ki, benim kitaplarım satmıyor” itirafını yapacak kadar durumu kabullendiğindeyse çareyi romandan, aslen “bayağı bir uğraş” olarak gördüğü oyun yazarlığına geçmekte ve bunun getireceği şöhreti ve serveti ümit etmekte bulur. 

Mutlu edici uğultu
Yetenekli bir ressam olma yolunda ilerleyen Maurier ise adeta ilahi bir haksızlığa uğrayarak bir gözünü kaybetmesinin getirdiği zorunlulukla resimden kopmakta ve James’in romandan oyun yazarlığına geçişine benzer bir değişimi yaşamaktadır. Onun deneyeceği çıkış yoluysa James’in vazgeçmiş göründüğü romana sarılarak edebiyatın zorlu dünyasına adım atmak olur. Üstelik bir zamanlar konusunu James’e önerdiği, ancak onun sonradan pişmanlık duyacağını tahmin etmeyerek yazmaya yanaşmadığı Trilby adındaki romanla. Trilby, daha sonra her ikisinin de anlayamayacağı bir başarıyla yüzyılın en çok satan romanı olurken, James de ya kendisine eski şöhretini getirecek ya da onu tamamen hezimete uğratıp yerlere serecek oyunu Guy Domville’in ilk gecesi için kahredici bir kaygıyla gün saymaktadır. Hayali elbette, oyundan bir gece önce boş sahneye çıkıp ertesi gün tıklım tıklım kalabalığın karşısında sergileyeceği reveransın provasını yaparken içinden özlemini duyduğu “Yazar yazar” tezahüratlarının mutlu edici uğultusuyla seyircileri selamlayabilmektir.
Lodge, usta dili ve olay örgüsüyle James’in bu girişiminin arkasında yatan, pazarlamanın kâr hesabı kıskacına düşmüş günümüz kültür ve sanat ortamının da habercisi olan Victoria İngiltere’sinin edebiyat ve tiyatro yaşamının ikiyüzlü, James’in tabiriyle “Amerikan kapitalizminin bozduğu” acımasız panoramasını kusursuz yansıtıyor. Kaybetmekte olduğu başarıyı geri kazanmak adına kaprisli oyun yönetmenlerinin dayatmalarıyla, o ayrıcalıklı diliyle ördüğü nadide eserlerini yıllarca kesip biçerek harcadığı gayreti bir romana vermiş olsaydı, saygın yazar o çok arzu ettiği ama ancak ölümünden sonra kendisine verilen payeyi yaşamında da görebilirdi belki.
Lodge, hem işinin ehli bir edebiyatçı hem de James’ten fazlasıyla etkilenmiş bir yazar olarak, gerçeği kurguya dönüştürme becerisini karakter yaratımında da kusursuz sergiliyor. Dolayısıyla okuduğunuzun bir romandan çok otobiyografi olduğu şüphesine kesinlikle kapılmıyorsunuz. Lodge’un kıvrak kaleminde bir roman karakteri olarak James gücünü birçok yazarın da benzerlerini yaşadığı kişisel hezeyanları yanında kendine has garip hayat felsefesinden de alıyor. Bir yandan bazıları arkadaşı olan (Maurier, Robert Louis Stevenson ve oyunları kıyamet koparan Oscar Wilde gibi) başarılı yazarları kıskanma nöbetleriyle bunun yarattığı vicdan azabının gerilimini yaşıyor. Öte yandan “yaratılışındaki şehvet yoksunluğunun” da yardımıyla, cinsel ilişkiden ve evlilikten edebiyata vermesi gereken enerjiyi alacağı inancıyla bilinçli kaçışının getirdiği sancılı sonuçlarla boğuşuyor. Doğal olarak, böyle derin çelişkilerin ileride çağdaş roman anlayışının öncülerinden biri kabul edilecek bir yazarın eserlerine yansımaması imkânsız. Mesela en iyi romanlarından biri olan Bir Kadının Portresi’ndeki Isabel’de, kendisine olan ilgisine karşılık vermediği ve 25 yaşında veremden ölmesinin ardından suçluluk duygusuna kapıldığı kuzeni Minny’den izler var. Aynı ilgiyi daha sonra sabırla onun aşkını bekleyen yazar Constance Fenimore Woolson’dan da esirgemesi ve bu talihsiz aşığın da ölümüyle yeni bir suçluluk duygusunun tetiklenmesiyle gelen yeni ilhamların şekillendirdiği başka büyük romanlar. 

Klasik lezzeti
‘Yazar, Yazar’la ilgili tek sıkıntı, James’in onlarca roman ve kurgu girişimini ayrı ayrı özetleyerek onun edebi yaratım sürecine okuru dahil ederken kaçınılmaz olarak bu yoğun bombardımanın okur üzerinde yorucu bir etki bırakması. Ama ana hikâyenin sürükleyici macerasının peşinde hızlıca koşmak isteğinin yanında bu zorluk sabırlı okur için tatlı bir deneyime dönüşüyor.
“Sen İngiliz diline sadece bir kelime kattın’ derdim James’e, “ama gurur duyulacak bir kelime bu: ‘Jamesvari” diye yazan Lodge’un romanı da, konusunun geçtiği 19. yüzyıl klasikleri ölçüsünde bir edebi lezzet sunuyor okura ve tereddütsüz o da aynı şık tanımlamayı hak ediyor: Jamesvari!

YAZAR, YAZAR
David Lodge
Çeviren: Suzan Aral Akçora
Ayrıntı Yayınları
2011, 413 sayfa, 30 TL.