Yazı ve ötekiler

Yazı ve ötekiler
Yazı ve ötekiler
Carlos Fuentes 'Kendim ve Ötekiler'de, 'Meksika'da dil eskidir,' diyor, 'en eski ölü kadar eski'. O dilin insanın serüvenlerini taşıyabilecek gücünü tartabilmek için de, 'yenilgiye uğrayanların şiirlerini okumak yeter'
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Okurlarının dilinde yaşadığını görmek, her durumda yalnızca kendisi için yazdığını söyleyen yazarın da yüreğini kıpırdatır. Dilerseniz siz, yazdıklarımı hiç kimse okumasa bile umurumda değil, benim için has edebiyatla iç içe olmak da yeter, deyin, nitelikli okurlarınızın varlığı sizi de hoşnut edecektir. Carlos Fuentes, Şili’de madencilerin yerin altından köstebek gibi yeryüzüne çıktıktan sonra, ne yazık ki hayatta olmayan Neruda’nın Canto General’ini söylemeye başladıklarını aktararak, “Şiirlerinin şarkıya dönüştüğünü bilmek yazarını çok sevindirirdi,” diyor.
Dili, insanın varoluş biçimleri arasında nelerden sonra gelir, bilmiyorum, ama onsuz yaşanamayacağını biliyorum. Dilini kullanma hakkı olmayan, ancak yokinsan yerindedir. Kim olduğunu sormaya başladıktan sonra, sahip olduğu dille yetinmemeye de başlar insan. Kimliği boyutlarını çoğalttıkça, dilini zenginleştirmenin yollarını arar. Gündelik hayatın dışına çıkarken daha çok sorulur: Dilini kullanamamak, insanı hayallerinden eder mi? Değil mi ki gördüklerini aktarma biçimi sınırlanmıştır, görmekle yetinmek zorunda kalan insanın bilinci yarı kör sayılır –bir gözümüz hayallerse, öbürü dildir. İnsan, yalnızca bakmakla yetinmeyip gördüklerini düşüncenin içinde yorumlayıp yoğunlaştırarak daha nitelikli bir noktaya çıkarır ve orada geleceğe kalacak nitelikte sözün yaratıcısı da olabilir, ama yazının somut olanakları yanında yaşayan soyut biçimlerini sözlü dilin içinde geliştirmenin sınırları aşılmazdır. O sınırlar yazıyla aşılır. Önce herkesindir dil, sonra yaratıcı yazarın elinde başkalaşır. 

Yazılı dilden edebiyata
Yaşar Kemal, yazdığı yirmi iki romanı önce hep kafasında yazdığını, başından sonuna dek düşüne taşına zihninde tamamladığı romanlarını sonra el yazısıyla kâğıda geçirdiğini anlatır. Yazıyla tamamlanmadıkça, o romanlar birer Yaşar Kemal romanı olarak ortaya çıkmamış demektir. Yaratıcı söz, ona tutkuyla bağlananlar, müritlerince öteki insanlara taşınır. Demek ki bu arada ister istemez yapılmış değişikliklerle birlikte, belki bazen kendi olmaktan çıkarak. Gelin görün ki, kalıcı olmanın yazıya geçmekten başka çaresi yoktu. Çünkü asıl olan dildi ve dil yazıldıkça, bu arada kendiliğinden zenginleşerek kuşaktan kuşağa taşındı.
Carlos Fuentes ‘Kendim ve Ötekiler’de, “Meksika’da dil eskidir,” diyor, “en eski ölü kadar eski.” O dilin insanın serüvenlerini taşıyabilecek gücünü tartabilmek için de, “yenilgiye uğrayanların şiirlerini okumak yeter”.
İnsan binlerce yıldan beri ne zaman mutluluk, dinginlik ve durgunluk içinde kalmışsa, dili de aynı kıyıya çekilmiştir; ne zaman acıların ve mutsuzlukların içinde kalmışsa, oradan çıkmak için verdiği savaşım bilmediği alanlara açılmasını, dolayısıyla dilini zenginleştirmeyi de gerektirmiştir. Dilin yaşadığı binlerce yıl boyunca izlediği çizgiye yukarıdan baktığımızda, nerede derinlik varsa, orada hayatın dile kazandırdığı derinliğin de çoğaldığını görebiliriz.
Dile sahip olmak, yüzmeyi öğrenmek gibi değildir, iyi kullanılmazsa, zamanla yoksullaşır. Yazmaya ara veren yazarın yeniden dönerken zorlandığı gibi. Yazı var elbette, dilin unutulmamasını sağlayan, ama yazı yerinde durmaz, geliştirilmezse, kendiliğinden değişen hayatın ve edebiyatın gereksinimlerini karşılamakta güçlük çekmeye başlar. Edebiyatın kendini yenilerken geçmişte yazılandan kopmaması gerektiğini düşünmemizin nedeni budur aslında. Fuentes daha ileri giderek, “Gelenek olmaksızın yaratım olmazdı; ‘yeni’ kendisinden önce gelen bir formun eğilip bükülmesidir,” diyor, “yenilik, her zaman için geçmişin bir çeşitlemesidir.” Dolayısıyla şimdiki zaman, geçmişi içerip geleceği tasarlar, “çünkü şimdiki zaman, hem belleğin hem de arzunun bulunduğu” yerdir.
Kalıpları kırmak için, önce o kalıpların var olması gerekiyorsa, Birinci Yeni ile İkinci Yeni neye karşı çıkarak kendilerini yarattı? Demek yenilikçi edebiyatın da bir gün kendisini eskitecek başka yeniliklere neden olmak için var olduğunu söyleyebiliriz. Edebiyatın geçmişte yaratılmış birikimi kendisini yenileyen edebiyatta yaşamaz mı? Büyük yaratıcıların bazen nereden çıktığını açıklamak zor olabilir, ama onların da kendi doğalarındaki bir dalın ucundan sürdükleri kuşkusuzdur; kendi çağdaşları arasında bulamadıkları kaynaklar, tarih içinde bulunmuşssa eğer, herkese görünmeyebilir. Fuentes, “Meksika’yı daha hiç tanımadan önce düşlemeyi öğrenmiştim,” diyor – edebiyatı yaratıcı yenileme biçimini böyle anlamalıyız. James Joyce, bilmediğini düşleyerek öğrenmişti elbette, ama Yaşar Kemal ya da Sait Faik de. 

Yaşadıklarımızın içinden
Edebiyatın düşlemi kendi estetik dünyasını yaratmak için, çoğun hayatın sert, acımasız, karmaşık gerçekliğinden çıkmak zorunda kalır. Öyleyse hem gerçekliğin ürettiği bu karmaşık dünyadan yararlanmak gerekir, hem de o gerçekliği bir tuzak olarak görüp yadsımak. Yaşadıklarını yazmaya koyulan genç yazar da kendi geçmişinden yalnızca yazılmaya değer yaşantıları ya da ayrıntıları seçerek başlarken atacağı ne çok şey olduğunu görür.
Hemen 1980’lere geçilirken, kuşağımızın yazarları ve şairleri arasında gitgide sıkı bağlarla oluşan arkadaşlıklarımız, hep bir arada konuşup tartıştığımız bir dünya da yaratmıştı çevremizde. 12 Eylül ’ün o sert başlangıç yılları, bugün yaşadıklarımızdan çok daha zor, karmaşık ve yazılmaya değer olmasına karşın, önce kitaplara yönelmiştik. Kitaplardaki hayatlar bizimkinden daha zengindi ve okumadıklarımız pek çoktu. Şimdi gözümün önünden geçen kareler arasında, Ankara ’nın bir daha asla geri gelmeyecek o yılları ve bugünün hemen akla gelen şairleri ve yazarlarının önemli bir bölümüyle Kızılay çevresindeki biracılarda ve Yarın’da kafa kafaya verip yaptığımız sohbetler var.
Yazınsal olanı atlayıp yalnızca toplumcu duyarlığı yücelten romanlar ve şiirler çevremizde epeyceydi, ama okuduklarımızın incelikli bir kesitini ayırıp orada şiirin ve edebiyatın parlak biçimlerini aramaya olan yatkınlığımız bizi bugünkü konumlarımıza hazırladı. O yıllarda edebiyat, bizim için vazgeçilmesi olanaksız bir yaşam biçimi olmaya başlamıştı. Edebiyatın hep bizim ona verdiğimiz değerler içinde yaşayacağını düşünüyorduk, başka nasıl olabilirdi. Zaman hep istediğimiz yerde kalacaktı sanki. Pek öyle olmadı elbette. Hem yeni zamanların kültürü içinde yepyeni anlayışlar çıktı ortaya, hem de nitelikli edebiyat daha dar bir alana sıkışmaya zorlandı.
Milan Kundera, bildik tartışmaya karşılık verirken, “Roman, tükenme tehlikesiyle karşı karşıya değildir,” diyor, “çağdaş dünyanın ideoloji devletinin tehdidi altındadır.” Yazarın yaşadığı hayata verdiği karşılık bu, ama neden sonra ideolojik aygıtlar gitgide karmaşıklaşıp günümüz dünyasının bir yanda parçalanırken öbür yandan popüler kültürle bütünleştirilmesi ataklığında, medyanın üstlendiği benzersiz roller ortaya çıkmaya başladı. Edebiyatın günümüzdeki sorunlarının önündeki en büyük engelin, devletin ya da uluslararası şirketlerin tekelindeki medyanın muazzam gücü olduğu belirtilebilir mi?
Edebiyat, insanlara gelecek tasarımları sunma yeteneği azalırken, yaşanan ânın çekiciliğiyle yetinmeyi öneren yeni zaman kültürünün baskısı altında kalıyor elbette. Bu arada edebiyat dünyasıyla medyanın tutumunda birbirine yaklaşma var: Yayımlanan romanlar niçin yaşadığımız hayatın sorunlarını anlatmıyor ya da bu zor anlaşılırlık ve kapalılık nedir? Sözde haklı bir tepki gibi görünüyor, ama edebiyatı gözden düşürmek istiyorsanız, önce bu soruları sorabilirsiniz. Sonra kültürü eşitleyici hızarlar çalışmaya başlayacaktır zaten. Demek ki özgünlük ve nitelik, bugün geçmiştekinden daha iyi korunmayı gerektiriyor.