Yazı yeniden...

Haber: ÖMER ERDEM / Arşivi

Nasıl yazdığımızı bilemeyiz. Nasıl yazacağımızı da bilemeyiz. Nasıl yazdığımızı yazarız, konuşuruz, bilmek de isteriz ancak sonuçta sadece bilinmeyenleri çoğaltırız. Sanat eseri biriciktir ve biricik olan tekrarlanamaz. Yazma süreci sanat eserinin de sürecidir çünkü. Yine de, evet yine de ben bile döner ilkin merak eder sorarım, yazarın kendi kendine sorduğu bir soru mudur bu yoksa yazara sorulan cevaba verilmiş cevap mıdır; ‘eserimi nasıl yazdım?’ Elbette aradaki ontolojik değer farkı, edebiyat kadar insan bilimini de ilgilendirir. “Esrarını Mesneviden aldım/Çaldım veli miri malı çaldım” diyen Şeyh Galip’e Mesnevi’den çıkmayı telkin eden asıl şey nedir? Yazar olma durumu ile metin ve sonrası üzerine konuşmak aynı şey değil çünkü. Lakin her iki halde de konuşan, yazan, yazar olduğuna ve olmak durumunda bulunduğuna göre, sonuç değişir mi yazar bakımından? Yazı bakımından. Edebiyat ile psikoterapi arasındaki uçurumdan atlamaya gerek var mı? Biricik olan eylem tam olarak anlatılıp aktarılabilir mi? Hatta taklit edilebilir mi? 

Az yapıt çok öz saygı
Rousseau, Balzac, Dostoyevski , Elias Canetti, Kenzaburo Oe, Selim İleri, Ferit Edgü ve daha pek çok yazar acaba eserlerini nasıl ve hangi sebeplerle yazdılar? Bu bilinebilir mi, yazar eserinin kaynağını tam tespit edebilir mi? Elde terazi yok. İnanmak zorundayız yazara. Hep esere gitmek, eseri anlayıp(!)çözmek yönünden bakılmış yazarın konuşmasına, konuşturulmasına. Asıl değerli olan, yazarın daha kimse sormadan kendi sorusuna kapılması belki. Yazmak ve iç eleştiri için değil, kendi kendini aydınlatmak, bilip çözmek için de gerekli. İshak Reyna’nın sözünü ettiği, bu sahada olup bitene soğukkanlılıkla bakabilme şansı daha belirgin şimdi. Ve “eseri hususunda bir okur ve yorum sahibi de olan yazarın sözünü, okurun ve eleştirinin sözleriyle birlikte ve eşit biçimde ele alma konusunda” iyi bir adım bu.
Yazar kadar yazıyı yeniden düşünmemizi sağlayacak ilginç metinlerle karşı karşıyayız. Eserleri çağı kadar yoğun ve geniş Balzac; “Az yapıt çok öz saygı, çok çalışmaksa sonsuz alçakgönüllülük sağlar” demiş. Çalışkanlığı ile eser sayısı arasındaki çelişkiden çıkarılacak bir sonuç var mı okur ve yazarlar açısından? Bu sebepten olacak, sorunun erkenden farkındadır Ferit Edgü. Eserin kökenine, kaynaklarına ilişkin konuşmanın tehlikelerine de işaret eder. Bu bir yöntemse eğer “…yöntemler o yazara özel yöntemlerdir. Başka yazarlarca uygulanmaları pek söz konusu değildir.” Gerçekten böyle midir, yöntem bire bir olmasa bile güncellenerek ve yorumlanarak kullanılamaz mı? Bir dalga yalnız bir kez mi vurur kıyıya?
Tam da burada bir iz sürme ustasına, Selim İleri’ye kulak vermek gerekir. Romanı Yazarken başlığı altında bizi sadece ‘Her Gece Bodrum ’ kitabına götürmez. Woolf, Pavese ve İlhan Berk gibi örnek yazarların, Tanpınar ve dahası Selim İleri’nin tutumunu çözmemize yardımcı olur. Günlük bir yöntem olarak pek ala kullanılabilirmiş onu gösterir. “Eleştirel olma savındaki yaklaşımlarla savaşmasını da sağlayabilir” yazarın güncesi. ‘Tekniği öğrenip ona göre insan aramak’ ile ‘İnsanları içinde bulundukları koşullarla anlatmak’ farkını öğrenmek bilgisi de bir farklı not yazar kadar edebiyat açısından. Öyleyse, Dostoyevski’nin altını çizdiği olmamışı oldurmak fantezisi yapıta giden yol ve yöntemden birisi diye de anlaşılabilir.
Eğer biraz ileri yoruma meraklı bir okursanız Edgar Allan Poe gibi “Kuşkuyla, kurarak hiçbir ölünün cüret edemediği hayalleri”, Kuzgun’un ‘bir daha asla’ deyişindeki sırrı anlamasanız bile sezmeye çalışırsınız. Sezdirmek de bir yöntemdir elbette. Bazen şair ve yazarlar doğrudan değil sezdirerek anlatırlar kaynaklarını, eserlerini nasıl yazdıklarını. Bu noktadan bakıldığında tecrübe edinildiği kadar aktarılabilir bir forma da dökülebilir. Özellikle yazarın yazarı, şairin şairi mizaç kadar eserle de besleyip etkilediği durumlarda daha bir böyledir bu. Etki bazen anı ve yaşantı ile yoğrulur, kaynak billurlaşır kristalize olur. Nitekim İlhan Berk’ten seçilen metin son derece çarpıcıdır. Behçet Necatigil’in ölümünden sonra yaptığı ev ziyaretini, önünü ve arkasını anlattığı metinde İlhan Berk adeta anlık kamera kaydı kullanmış, psikoloji ve duyuş derinliğini samimiyet ve içtenlikle birleştirmiştir. ‘Ölü Bir Ozanın Sevgili Karısını Görmeye Gitmek’ şiirindeki, sevgili kelimesini kaldırmaya kimse cesaret edemez, şiir buna imkân vermez.
Paul Auster’in ‘Cam Kent’ romanının ilk kaynağının bir yanlış telefon olayı olduğunu bilmiyordum. İlk okuduğumda kurgusu kadar sertliğiyle de ilgimi çekmişti o roman. Bir yanlışlık romanıdır esasında ‘Cam Kent’ ve “yazmaya giriştiğimde o yanlış numara, kitabın en önemli olayına dönüşmüştü, yani bütün o hikâyeyi başlatan hataya” demekten çekinmez Auster. Reşat Nuri’nin ‘İlk Romanımın Romanı’ yazısını okuduğunuzda Auster gibi, aktüelden yaratıcılığa giden bir iz bulamazsınız ancak, dünyada eşine ender rastlayacağınız bir ‘gizli el‘ keşfedersiniz. Bu yazı bile çıkış noktası olabilir bir bakıma. Hatta “yaklaştığınız insanlara kendinize mahsus bir zamanı aşılıyorsunuz. Bölünmezlerin bölünmezi, çekirdek halinde bir zaman” demekle ne düşünüyordu Tanpınar o da burada. Cevap mı soru mu, keşke bilseydik.
Yazarın Kuramı-Eserimi Nasıl Yazdım?, derleyen: İshak Reyna, İletişim Yayınları, 2010, 368 sayfa, 22 TL.