Yazmakla okumak arasında

Yazmakla okumak arasında
Yazmakla okumak arasında

Roland Barthes

Edebiyatın değersizleşmeye başladığı yer, artık yazılanın popüler dil ve biçimleri abartmaya başladığı, Barthes'ın gösterdiği gibi laf kalabalığı yaptığı, artık bir dil köpüğü olarak kendini kustuğu yerdir
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Edebiyat, deyince, aklınıza önce ne geliyor? Şiir mi? Pek çok ciddi okuru olan, ama sokaktaki insanın aklına çok sonra, o da belki gelebilecek öykü mü? Roman mı, yoksa yalnızca çoksatan listelerinde ilk sıralarda yer alanlar mı? Mevlânâ’nın Mesnevi’sini aklına getirir mi okurlar bunu ölçebilecek yerde yaşamıyorum sanırım. Ne güzel yazmış, dedirten bir köşe yazarının günlük yazısını edebiyat niyetine okuyanlar da vardır herhalde. Edebiyattan anladıklarımız yağmurun sesine benzemez. Nitelikli bir anlama da göndermeyebilir. Daha çok karışık, birbirinden ayırt edilmesi sesler yalayıp gider bellekleri.
Okurun kendinden bir anlam yüklediği metinse edebiyat, bu yeniden anlamlandırma çabasının yetmeyeceği de söylenebilir. Bazen gazete haberi bile yorumlanabilir. Yazarın tutkuyla işlediği sözcüklerden ve sözlerden örülmüş bütüncül bir yazı, onu kendi toprağına bağlarken okuru da yazara bağlar. Birbirini hiç görmeyenler arasında bu bağlılığı yaratan yazının dümdüz bir iletken olması düşünülemez. İletişim dili de değildir edebiyatın dili. Yazarın okuruyla arasındaki bağları kuracak bir dil peşinde oluşu pek akla uygun değil; bunun tersine örneklerin de bizim beleğimizde yer edeceğini sanmıyorum.
Büyük sözler etmeye meraklı olmadığından emin olduğum Roland Barthes’ın şu büyük sözü:
“Oysa yazmak, bir bakıma, dünyayı (kitabı) kırmak ve yeniden yapmak demektir.”
Olumlu bir ürperti uyandıracak bir söz elbette bu, ama özüne inince, tastamam doğru da. Edebiyat, dünyanın, gerçeğin kitabının içinden geçtikten sonra, kendini önceden kimselerin bilmediği bir dünya kurmaya, yazarın hayallerinin kitabını yaratmaya adamış, biricik yazı. Şu sözlerse, yazarın evine çekildiği zamanlar için edilmiştir:
“... yazı, bir işin bitiş noktası değildir, daha ziyade elle üretmek demektir, bir uygulamadır, meslektir, yavaşlıktır, marangoz işçiliğidir, yüzeyin üzerinde oyuklar açma azusudur, diyaloğa sığınmak değildir. Yazı, sese yanıt vermemekle birlikte düşünceden de uzaktır: her şey gittiğinde geriye kalan son etkinliktir...”
Yetenek avcısı yazar ve eleştirmeni birkaç yüz yıl önceki dünyanın pastoral renklerindan ayırt edebiliyorum, ama zaman kötü, artık önce çalışmak var, suyun başında eli, aklı işleyen yazar, marangozluğu zanaatçılıktan bile çıkarabilecek kertede göz nuruyla çalışırken, yazıyı gerçek dünyanın dışında, kendi yasalılığına terk ettiğinde yaratıcılığını göstermiş olur.
Bu yaratıcılık, yazarı ve okuru haz veren metinlere götürür, doyuma ulaştıran metinlerden uzaklaştırırken. Doyuma ulaşma amacı, bu arada estetikle ilişki kurmayı aklına getirmez, yeni anlamlar için uğraşmaz, ama fizyolojisini harekete geçirir okumanın, güçlendirir onu.
Hazzı yaratan nedir peki? Yazı, kâğıt üstüne (artık elektronik görüntüyü unutmadan) aktarılmış sözse, onun yazana ve okuyana verdiği haz, yazının en küçük birimindeki ses ile anlamın çarpımından çıkar. Matematiksel değil, yazınsal olduğu için, çıkacak değeri ölçmek zor elbette. Ama asıl büyü tümcede ve tümcenin öznesi ile yüklemi ve öteki öğeleriyle oluşturduğu yapıda değil, daha büyük ağırlıkla, sözcüklerdedir. Sözcük dağarı işte bunun için yaratıcılığın sözü edilip geçilecek bir parçası değil, ateşleyicisidir.

Harf başka hiçbir şeye benzemez
Roland Barthes, Yazı Üzerine Çeşitlemeler: Metnin Hazzı kitabında, “Öyle görünüyor ki bazı alfabelerin kökeninde büyü yatıyor,” diyor. “Harf, tam da başka hiçbir şeye benzemeyen şeydir: varoluşu, sadee ve sadece, her türlü benzerlikten kaçma üzerine kuruludur: harfin tüm çabası benzerlik-karşıtlığı yolundadır.” Demek Hasan Ali Toptaş ve bu soydan yazarlar Türkçe Sözlük okurken, sözcüklerin anlamlarının ardındaki büyüye, benzerliklerden kaçıp kendi özgünlüklerini sağlama alacak sözcükler aracılığıyla da ulaşmaya çalışıyor. Geçerli bir yoldur bu ve hemen her zaman yaratıcılığı belirten imler bırakır o yolda.
Dili iletişim dili olarak kapının dışında bırakan yaratıcı yazar, başkalarına bir şeyleri aktarma, dolayısıyla yararlı olurken kendinden bir şeyleri verme çekincesinden kurtulduğu zaman, anlamı soyutlamak ve sözü zenginleştirmek için sınırsız bir özgürlükle kullanmaya başlar yazıyı. Gerçi bu arada yazıya bellek rolü verildiğini de belirtir Roland Barthes, iletişimin sınırlarından daha yukarıda bir yerde oluşan yazıyı anlatır bu ve insanın öteden başlangıçtan beri, herkesçe bilinen en sıradan anlarını bile yazıya geçirirken ne düşünmüş olabileceğini sorgular. Bellek yerine geçen yazının toplumsal alışkanlıklarımızdan olmamasına neden sonra çok hayıflandık. Bu yüzden öznel tarihimizi yazmakta geç kalmadık mı?
Peki, gerçekten uzaklaştıkça kendini bulan yaratıcı yazı, yani edebiyat, hem yazının gerçek olmayan düzeyini anlatırken hem de insanlığın belleği olarak rol oynamayı nasıl başaracak? Yaratıcı yazarın öznelliği, tarihçinin öznelliği gibi gerçeğin görünmeyen dünyasına öylesine işler ki, orada görece gerçeğin yansıtıcısı olan toplumsal değerler ve durumlar yerine, gerçeğin hası olan insanın varoluş biçimlerini ve iç dünyasını soyutlamaya başlayınca, kalıcı izler bırakmaya da başlar. Bellek, toplumun içinden geçerken sürekli aşınır; oysa insanın bireyliği içinden geçerken zenginleşir.
Edebiyatın değersizleşmeye başladığı yer, artık yazılanın popüler dil ve biçimleri abartmaya başladığı, Barthes’ın gösterdiği gibi laf kalabalığı yaptığı, artık bir dil köpüğü olarak kendini kustuğu yerdir. Yoksa istenip, kıyısında dolaşılıp da aslına inilmeyen yerde, çoğaltılmış bir edebiyattan söz edilir belki, ama onu sıkıcı ve gereksiz sayma hakkını alamayız elimize. Popüler dil, kurala uygundur her şeyden önce, kurallar herkes için ve herkesçe anlaşılır olduğu için, okurun bir üst dil içinde göstereceği çabaları gereksizleştirir. Öte yandan, sanki iki ucu birbirine hemen birleştiği için gerilimden yoksun bir edebiyat bu.
Roland Barthes, “Jules Verne okurken hızlı giderim,” diyor, bunun gibi, oysa “öteki okuma biçimi, hiçbir şeyi atlamaz: ağırdır, metne yapışır, başka bir deyişle, kendini vererek ve iyice kapılarak okur, metnin noktasında dili bölen bağlantısızlıkları kavrar ama hikâyeyi kavramaz.”

Haz veren metin
Hikâyeyi kavramadan okumayı sürdüreli çok oldu. Bu arada okuduklarımdan, özellikle romanlardan doyum alıp almadığımı da düşünmedim. Tuhaf bir bağ olduğunu düşünüyorum bunun: karşınızda yalnızca bir yazınsal metin yok; o bütün yazınsal öğeleriyle ayrışmaya başlıyor elbette ve sizi bütüne bakmadan, tek tek her birine odaklanmaya çağırıyor. Hikâyesi mi onu görmek zorlaşmıştır artık. Doyum değildir bu okumadan alınan, ama metnin dokusundan gelen hazdır.
Metnin derin yapısına girmeye başlayınca, orada artık doğrularla yanlışları ayırmaktan daha önemli bir bakış açısı egemen olur. Doğrusal bir eğri çizen eleştiri, metindeki iyi-kötü yanları ayırt etmeye başlayınca, metni buharlaştırmaya başlamış demektir.
Roland Barthes, yeni tanımlar yaparken, haz ile doyum arasındaki sınırları, doyuma fazladan değer vererek aralıyor:
“Haz veren metin: memnun eden, dolduran, esenlik veren; kültürün içinden gelen, bağını koparmayan,
rahat bir okuma sunan bir metin. Doyuma ulaştıran metin: kaybetme duygusu veren, okurun rahatını
kaçıran (belki biraz iç sıkıntısı yaratan), tarihsel, kültürel ve psikolojik dayanaklarını sarsan, zevklerindeki, değerlerindeki ve anılarındaki kararlılığı bozan, dille arasındaki ilişkiyi krize sürükleyen bir metin.”
Demek okur olmanın güçlüğü bu düzeydedir. Dolayısıyla yazınsal bir metnin gerek okunurken, gerek yazılırken dokunması, günlük hayattaki yaşama biçimimizden bambaşka bir etkinliği, özel ve öznel bir müdahaleyi arar. Bunun her zaman olması gerektiği gibi yapılması, gene aynı süreci derinleştirmeyi, okuma ve yazma ediminin niteliğini yükseltmeyi gerektirir.
Yazı Üzerine Çeşitlemeler: Metnin Hazzı, Roland Barthes, Çeviren: Şule Demirkol, Yapı Kredi Yayınları, 2006,
142 sayfa, 7 TL.

notoskitap.blogspot.com