YENİ ÇIKANLAR

GEÇ BARBARLIK ÇAĞI 1
Oktar Türel,
Yordam Kitap ,
İktisat,
300 sayfa

Tamamı iki cilt olan ‘Geç Barbarlık Çağı’, Oktar Türel’in otuz yılı aşkın bir zaman diliminde (1979-2010) kaleme aldığı makalelerinden yapılmış bir seçki. Bunların ilkini oluşturan, ‘ Dünya ve Türkiye ’ alt başlıklı elimizdeki kitap, ağırlıklı olarak dünya ve Türkiye ekonomisine odaklanıyor. Türkiye-AB ilişkileri, AB’nin genişleme süreci ve tarihsel süreç içinde Türkiye, Dünya Bankası ve IMF ilişkileri, kitapta bu bağlamda ele alınan konulardan birkaçı. Türel bunun yanı sıra, 1980’lerin başındaki Latin Amerika ülkelerini zora sokan borç krizlerini ve geçmiş çeyrek yüzyılda (1975-2010), dünyadaki sanayileşme deneyimini de masaya yatırıyor.

73 SÖZ
Kemal Sümer,
Y Yayıncılık,
aforizma,
77 sayfa

‘64 Söz’, Kemal Sümer’in geçen yıl yayımlanan bir kitabıydı. Söz konusu kitabında, “Fizik ve matematik yaşadığımız sistemin sınırlarını belirler, yani oyunun kurallarını. Felsefe ve sanat ise bizi çıldırmaktan alıkoyar; birincisi düşünce, ikincisi sezgi yoluyla.” diyen Sümer, düşünceyi, bilgiyi, insanı ve zamanı yorumladığı aforizmalarıyla okurun karşısına çıkmıştı. İşte Sümer, yukarıdaki kitabın devamı diyebileceğimiz ‘73 Söz’ ile, aforizma oluşturmaya, kaldığı yerden devam ediyor. Sümer bir aforizmasında, “Günün nasıl başladığından çok nasıl bittiği önemlidir; yaşanacak bir gün daha varsa ikisi de yeterince önemli değildir.” diyor.

STÜDYO KAYITLARI
Murathan Mungan,
Metis Yayınları,
deneme,
285 sayfa

Murathan Mungan’ın denemelerinden oluşan ‘Stüdyo Kayıtları’, yazarın daha önce yayımladığı aynı türdeki kitaplarından farklı özelliklere sahip. Daha kişisel bir tonla kaleme alınan denemelerde, Mungan’ın yazdığı şiir, öykü ve oyunlara ilişkin kimi ipuçları yer alıyor. Kitabı için “Yazı’mın kendimce ışıklandırabildiğim art alanlarını okura açmak, ön çalışma ve tasarımlara ilişkin bazı fazladan bilgileri onunla paylaşmak, bu vesileyle de kendi üstüme yüksek sesle düşünme isteği denebilir en fazla.” diyen Mungan, yazı atölyesini ve mutfağını okurlarına açıyor; yazı konusundaki hassasiyetlerini, ölçülerini ve meraklarını kaleme getiriyor.

REÇİNE KOKUYORDU HÊLÎN
Suzan Samancı,
Sel Yayıncılık,
öykü,
125 sayfa

Suzan Samancı’nın, ilk kez 1993’te yayımlanan ‘Reçine Kokuyordu Hêlîn’i, on beş kısa öyküden oluşuyor. Buradaki öykülerde Kürt coğrafyası sesiyle, rengiyle ve kuşkusuz acısıyla karşımıza çıkıyor. Öyküleri ilgi çekici kılan bir diğer husus ise, yazarın bölgenin kokularına, ilginç ayrıntılar eşliğinde, kendine özgü bir açıdan bakmasıdır diyebiliriz. Samancı, acılara ağıt yakmadan, onları gerçekçi bir bakışla işliyor; militanca sözler ve sloganlar yerine, karakterlerini kanlı canlı bireyler olarak resmediyor. Buradaki öykülerin içinde yer alan ‘Halepçe’den Gelen Sevgili’ ise, Samancı’nın daha sonra yazacağı bir romana da adını verdi.

AŞKIN HALLERİ
Alper Hasanoğlu,
Remzi Kitabevi,
psikoloji,
206 sayfa

Alper Hasanoğlu ‘Aşkın Halleri’nde, zengin incelemelere fırsat tanıyan ikili ilişkilere odaklanıyor. Kitapta, özellikle aşk ilişkisine kapıyı açan özlem ve ihtiyaçlardan başlayarak, bir aşkın nasıl geliştiği, nasıl hayata adapte olduğu, aşkın gidişatını hangi bireysel ve ilişkisel şemaların nasıl etkilediği, aşkın nasıl sona yaklaştığı, yeni bir aşk özleminin ve ihtiyacının nasıl doğduğu konuları ele alınıyor. Çağımızın narsist bireyinin ilişkiler konusundaki tatminsizliğine eleştirel yaklaşan Hasanoğlu’nun, kuru bilimsel açıklamalardan çok, çeşitli roman kahramanlarından ve mitolojik öykülerden yararlandığını da ayrıca belirtelim.

ELİT BİR FAHİŞENİN ÖYKÜSÜ
Ufuk Çakmak,
Pan Yayınları,
inceleme,
160 sayfa

Ufuk Çakmak ‘Elit Bir Fahişenin Öyküsü’nde, Guiseppe Verdi’nin ‘La Traviata’ operasının iyi yürekli fahişesi Violetta’yı inceliyor. Hatırlanacağı gibi birinci perdede Violetta karakteri, eğlence ve arzu düşkünü olarak tasvir edilecek, ikinci perdede sevdiği uğruna kendini feda edecek, üçüncü perdede ise, geç de olsa asil seçimi anlaşılacak ve sonunda trajik bir şekilde ölecektir. Çakmak, Violetta’nın öyküsünü merkeze alarak eseri perde perde inceliyor ve bunu yaparken de, bir opera bestecisi olarak Verdi’nin portresini sunuyor. Kitap, klasik müzik bilgisini derinleştirmek isteyen veya eser analizi arayan okurlar için iyi bir fırsat.

ÇOK GÖZYAŞI DÖKÜLDÜ
Ruth Rendell,
Çeviren: Belma Dehni,
Doğan Kitapçılık,
roman, 307 sayfa

Polisiye/gerilim türünün meşhur kalemlerinden Ruth Rendell ‘Çok Gözyaşı Döküldü’de, daha önceki romanlarından da bildiğimiz polis müfettişi Wexford’un yeni bir macerasıyla karşımıza çıkıyor. Roman, bir kadının öldürülmesiyle başlar. Fakat bir süre sonra, birincisiyle benzer bir şekilde, başka bir kadın daha öldürülecektir. Wexford, cinayetleri araştırırken, katilin ilk cinayeti yanlışlıkla işlediğini ortaya çıkarır. İkinci cinayet ise, müfettişi bir ailenin sırlarla dolu dünyasına doğru çekecektir. Fakat müfettiş Wexford, cinayetin asıl nedenlerini bulmaya çalışırken, kendi ailesinin ve kariyerinin de tehlikede olduğunu görecektir.

‘Pas ve küf lekeleri duvarları kaplamış’

EŞZAMANSIZ MARİFETLER
Devrim Şimşek
Parşömen Yayınları
2010, 298 sayfa.

Günümüz dünyası birçok şeye bağımlılık yaratırken ‘sözde özgürlüğümüzü’ gölgeleyecek hataları kendi mutluluk eksenimizden çıkarıyor; hemencecik vazgeçmeyi de tutsaklıktan kurtulma yolu olarak sunuyor. Tıpkı, ‘Eşzamansız Marifetler’de bir baba ve annenin, sakat doğan çocuklarından vazgeçmek istemeleri gibi.
‘Eşzamansız Marifetler’ gazeteci Devrim Şimşek’in ilk romanı. Şimşek, romanında sorumluluktan kaçışı, kendinden uzaklaşmayı anlatıyor. İnsanoğlunun nasıl sevgiden yoksun hareket edebildiğinin mesajını veriyor.
On günlük bir bebek ve ağlamak dışında kendi başına bir şey yapamayan o bebeği yeryüzünden silinmesi gereken bir düşman olarak gören aile. ‘Eşzamansız Marifetler’de her zaman hayatını kolay hale getirmiş bir roman kahramanıyla karşı karşıyayız. Rahatlığından ödün vermeyen Ali Kaan ve eşi, bebeklerini hayatlarından uzaklaştırmak için acımasızlığı basitleştirmeyi başarıyor. Ultrasonda göründüğü gibi doğmayan bebeği yaşam planından çıkarıp yola devam ediyorlar, ama yaşamda plan yapma yetkisi sadece Ali Kaan’a ait değil. Şimdiki zamanda başlayan bu terk etme eylemi aslında hem geçmişte hem gelecekte yaşanıyor ve farklı yaşam planları birbirini kovalıyor. Roman, geçmişle geleceğe hapsolmuş duyguları şimdiki zamanda özgür kılabilmek için değişik evreleri birbiriyle bağlantılı olarak kurgularken, ayrı-ayrı her yaşantı, tek yaşantının bir parçası olarak bütünlük kazanıyor. ‘Eşzamansız Marifetler’de insanın hem kendi içindeki, hem diğer insanlarla kendi arasındaki ilişkilerin temelinde yatan tüm gerilimi görüyoruz. Yazar, bu çelişkilerin düğüm noktalarını ararken; bunların en yoğun olduğu yerleri belirleyerek onlara uygun bir anlatım dile getiriyor: “Binanın banyosu burası. Tepeden tırnağa binlerce kez temizlenilmek için kullanıldığını unutmuş, terk edilmenin pisliği içinde yüzüyor. Pas ve küf lekeleri duvarları kaplamış. Adam fermuarı açmak için eğildiğinde sol dizini yere dayıyor, zemine destek için koyduğu sağ eli tozlanıyor. Çantanın fermuarını sol eliyle açıyor. Artık işi bitirip gitmek istiyor, sona yaklaştıkça sıkıntısı artıyor. Fermuar açılıp karşısında kıpırdayan bir canlı gören bebeğin gözleri parıldıyor. Geliyorum diyen fırtınanın gökyüzüne gönderdiği şimşek gibi aydınlatıyor bir çift küçük göz banyoyu. Böylesini umamayıp irkilen adamın bunca süredir yaradılışına aykırı sessizlikle kaderini bekleyen bebekle son göz teması bu.” Kitap, modern dediğimiz insanın ardındaki gerçekleri görmek için dikkate değer bir roman.
İlke Kamar

SENSİZ HARFLER
Ceyhun Yılmaz,
Parantez Yayınları,
şiir,
199 sayfa

‘Sensiz Harfler’, Ceyhun Yılmaz’ın 2000-2006 yılları arasında yayımladığı üç şiir kitabını bir araya getiriyor. Ağırlıklı olarak aşkı işleyen Yılmaz, hayata ve insana dair fikirlerini de okurlarıyla paylaşıyor. ‘Veda Şiiri’nden bir alıntı: “Hiçbir şey değişmez korkma / Dolmabahçe’deki Saat Kulesi durmaz mesela / Marmara Denizi küsüp İstanbul ’a / Alıp sularını gitmez dilini bilmediği uzaklara / Ama ben gidiyorum / Her sabah yüzümü sıcacık öpen / İstanbul güneşi / bir süre yatağım boş / Doğduğunda beni bulamazsan şaşırma / Duyamam sesini, çağırma beni bir süre / Her sabah söz verdiği saatte doğan / Selamımı alan İstanbul güneşi (...)”

BİLİM FELSEFESİ
Cemal Güzel,
Kırmızı Yayınları,
bilim,
215 sayfa

Cemal Güzel, ‘Bilim Felsefesi’nde, belli başlı bilim felsefecilerinin görüşlerini merkeze alarak, konuya dair kapsamlı bir okuma sunuyor. Henri Poincaré, Pierre Duhem, Alexander Koyré, Karl R. Popper, Imre Lakatos, Paul Feyerabend, Thomas S. Kuhn ve Quine’den oluşan bu bilim felsefecilerinin ortak özelliği, bilimi bir dünya görüşü gibi ele almalarıydı. Kitap bu düşünürleri incelerken, bilimle paralel olarak, bilim felsefesi alanında da tanık olunan önemli değişim ve dönüşümleri gözler önüne seriyor. Kitapta bu isimlere ek olarak, dünyanın bilimsel kavranışı konusuna önemli katkılar sunan Viyana Çevresi de ayrı bir bölümde ele alınıyor.

YENİ BAŞLAYANLAR
İÇİN BRECHT
Michael Thoss ve Patrick Boussignac, çeviren: Tuvana Gülcan, Habitus Kitap, tiyatro, 188 sayfa

Michael Thoss ve Patrick Boussignac imzalı ‘Yeni Başlayanlar İçin Brecht’, Alman şair, oyun yazarı ve tiyatro yönetmeni Bertolt Brecht’in hayatını ve tiyatrosunu çizimler, karikatürler, fotoğraflar ve kolajlar aracılığıyla ele alıyor. Thoss ve Boussignac, hem bir biyografi hem de bir sanat incelemesi olarak tanımlanabilecek kitaplarında, Brecht’in kişisel hikâyesini, yaşadığı çevrenin üzerinde bıraktığı etkileri ve sanatının ortaya çıktığı toplumsal ve siyasî atmosferi kaleme getiriyor. Eğlenceli çizimleri ve keyifli üslubuyla da dikkat çeken çalışma, Brecht’e yeni başlayanların yanı sıra, O’nu bilenlere de hitap edecek nitelikte.

EĞİTİM BİLİMİ
Christoph Wulf, çeviren: Hasan Hüseyin Aksoy, Hatice Özden Aras ve Aygülen Kayahan,
Dipnot Kitabevi, eğitim, 192 sayfa

Christoph Wulf, ‘Eğitim Bilimi’nde, eğitim biliminin Almanya’da ortaya çıkışı ve gelişimi ekseninde, Yorumsamacı Yöntem, Görgül Araştırma ve Eleştirel Teori gibi, alanın öne çıkan üç ekolünü değerlendiriyor. Pedagoji üzerinde derin etkiler yaratmış bu teorilerin ve bunlara yönelik süregelen tartışma ve eleştirilerin ayrı ayrı bölümler halinde incelendiği çalışmanın, bilhassa eğitim alanında çalışanların ilgisini çekeceğini söyleyebiliriz. Wulf’un çalışmasında bunun yanı sıra, eğitim biliminin anlaşılmasına katkıda bulunması amacıyla, sosyal bilimler alanında ortaya konmuş teorik konular da, rahat okunabilir bir yaklaşımla irdeleniyor.

78: SOKAK ÖZGÜR
FAKAT KANLIYDI
Selçuk Polat,
Apollon Yayıncılık,
anı, 368 sayfa

Selçuk Polat, 68 kuşağından bir isim. Neredeyse 68’in tüm işgal ve boykotlarında ve anti-faşist eylemlerinde bulunan Polat, THKP-C’nin kuruluşunda da yer aldı. Elimizdeki kitap ise, Polat’ın bu döneme dair anılarından hareketle, 1974 affıyla cezaevlerinden çıkan 68’lilerin 78 kuşağını ortaya çıkarması sürecini anlatıyor. Kendisi de 1972-74 dönemini cezaevinde geçiren Polat, hapishaneden çıktıktan sonra devrimci hareketin örgütlenmesine girişmişti. Bu girişim, daha sonra büyük bedeller ödeyecek olan 78 kuşağının yaratılmasıyla sonuçlandı. Kitap, bu sürecin ayrıntılarının yanı sıra, sol örgütlerdeki çelişkiler ve ayrışmaları da işliyor.

UNUTULMAMASI GEREKEN LEZZET SIRLARI
Ulvi Sami,
İnkılap Kitabevi,
yemek, 256 sayfa

Ulvi Sami’yi ‘Unutulmaması Gereken Lezzet Sırları’nı yazmaya götüren etken, çocukken yediği ve aile büyüklerinin hazırladığı yemeklerin tadını unutmaması. Kuşaktan kuşağa geçen bilgi ve becerinin azaldığını gözlemleyen Sami, hem ailesinden bildiği yemek tariflerini, hem de ilginç ve az bilinen tarifleri bu kitabına almış. Bu tarifler, Osmanlı, Türk, Arap, Bizans ve Rum mutfaklarının bir sentezi olmaları ve Konya, Karaman, Suriye, Lübnan ve Kıbrıs gibi kültürlere ve mutfaklara uzanmalarıyla dikkat çekiyor. Kitapta çorbalardan dolmalara, balık yemeklerinden köfte yemeklerine, pilavlardan hamur yemeklerine kadar çok sayıda tarif bulunuyor.

AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ ANONİM ŞİRKETİ
Cumhur Aksel,
Boz Yayınları,
tarih, 306 sayfa

Cumhur Aksel, ‘Amerika Birleşik Devletleri Anonim Şirketi’nde, ABD’nin içinden çıkarak geldiği tarihsel süreci ele alıyor. ‘Doğum’ alt başlığıyla kitap, aynı konuyu işleyecek çalışmaların ilk cildi olarak tasarlanmış. Amerika’yı, Batı düşüncesinin “zirve noktası” olarak tanımlayan Aksel, ülkenin hegemonyacı, militarist ve komplocu uygulamalarına odaklanıyor. Resimler ve haritalarla zenginleştirdiği çalışmasına Hıristiyanlığın engizisyon pratiğiyle başlayan Aksel, devamında, Batı sömürgeciliğinin “medeniyet götüreceği” yeni topraklar arayışını, koloniler oluşturmasını ve bu sürecin bir sonucu olarak ABD’nin kuruluşunu anlatıyor.

Bu romana bakar mısınız?

BAKAR MISIN?
Betül Dursun, Aya Yayınları
2010, 192 sayfa.

Betül Dursun’un ilk romanı ‘Bakar Mısın?, edebiyatımızda şimdiye dek pek aşındırılmamış patikalarından sesleniyor okuruna. Birbirini tanımayan ya da çoktan unutmuş olan dört insanın sarmallara dönüşen hikâyesi, eşsiz bir biçimde ‘Bakar Mısın?’da karşımıza çıkıyor. Yaşamın bu sıradan karşılaşmalarını çizgisel zamanın dışına çıkarak, mercek altına almak elbette yeni bir uğraş değil, hatta iyi bildiğimiz modern bir teknik. Ancak kendini şiirin kıyılarında var eden dil ve hikâyelere sızan üzeri örtülmüş gerçeklerin yarattığı tedirginlik , tüm romanı ve dolayısıyla okuru da etki altına alan bir duygu yaratıyor.
İlk hikâyede karşımıza çıkan akademisyen Deniz’in biraz da kendi iç dünyasına ve çocukluğundaki bir travmaya uzanan yolculuğu, terk etmenin bir anlamda üzeri yıllardır örtük duran başka gerçeklerle yüzleşmenin kaçınılmaz olduğu ve bu gerçeklerin açığa çıktığı bir trajediye dönüşüyor. Ancak Deniz’in zihnini döven dalgalar ve her yerde karşısına çıkan geçmişin anıları ve sorgulanan gelecek, onu derin bir yalnızlığın içine itiyor. İkinci hikâyenin kahramanı olan Solmaz Hanım’la, aynı otobüste yan yana koltuklarda Deniz’le birlikte otururken tanışıyoruz. Biraz telaşlı, dağınık zihninde tipik bir yaşlı kadın portresi çiziliyor önce.
Ama Solmaz Hanım kendi hikâyesinin kahramanı olup, geçmiş yılları zihninde evirmeye başlayınca, kimi zaman pişmanlıkların, acıların ve sanki sınırları çoktan aşılmış bir öteki dünyanın izlerini görüyoruz. Ve bütün bu arayışın ardında Haldun Bey var. Üçüncü öyküde ise Cem’le karşılaşıyoruz. Başlangıçta bu tipik yazarı hayal etmekte zorlanmıyoruz. Ancak Betül Dursun, okuru şaşırtan bir yer değiştirmeceyle, roman içinde roman öğesini kullanarak Cem’in yazdığı bir öykü kahramanı romanın içine bırakıveriyor. Deniz’in yarıda bıraktığı bir öykü sanki Cem. Solmaz Hanım’la karşılaşması ve Haldun Bey’in günlüğünü bize ulaştırma görevi ona veriliyor. Romanın son bölümü Haldun Bey’in günlüğünden oluşuyor.
Bir huzurevinde başlıyor hikaye. Koca bir yaşamın parçacıkları bu günlükte kendine yer bulurken, çoktan unutulmuş olan bir aşkın hiçbir zaman orada olmayan izlerini arıyoruz. Ama tek bulduğumuz, Solmaz Hanım’ın yıllar önce yarım bıraktığı ve şimdi Haldun Bey’in elinde yeniden yeşeren çiçekler oluyor. Roman kahramanlarının hem kendi hikâyelerini yaşamaları, hem de ötekilerin hikâyelerindeki rolleriyle önemsizleştirilmeleri, okurun merak duygusunu ayakta tutuyor.
Mehmet Kamil