YENİ ÇIKANLAR

HALKLARIN DÜNYA TARİHİ
Chris Harman,
Çeviren: Uygur Kocabaşoğlu,
Yordam Kitap ,
tarih, 639 sayfa

Dünya tarihine giriş niteliğinde bir eser olan ‘Halkların Dünya Tarihi’, tarihe “büyük adam”ın bilinciyle değil, sıradan insanların gözünden bakmasıyla dikkat çekiyor. Chris Harman, “aşağıdan tarih” olarak tanımladığı özgün yöntemiyle, insanlık tarihinin belli başlı aşamalarının, toplum biçimlerinin, siyasal yapılanmaların, savaşların ve sınıf çatışmalarının öyküsünü anlatıyor. Halkların tarihteki ağırlıklarını irdeleyen kitap, sınıflı toplumların doğuşuyla başlıyor; Antik dünya, Orta Çağ, Rönesans, Aydınlanma, Fransız Devrimi, Marksizmin doğuşu, Paris Komünü, Amerikan İç Savaşı, Dünya savaşları ve soğuk savaştan günümüze uzanıyor.

DÖNÜŞÜM
Franz Kafka,
Çeviren: Çiğdem Canan Dikmen,
Versus Kitap,
öykü, 72 sayfa

Franz Kafka’nın muhteşem öyküsü ‘Dönüşüm’, unutulmaz bir giriş cümlesiyle başlar: “Gregor Samsa bir sabah huzursuz düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş halde buldu.” Kafka’nın, ‘Değişim’ ve ‘Metamorfoz’ olarak da adlandırılmış bu uzun öyküsü, pazarlamacı olarak ailesinin geçimi üstlenen Gregor Samsa’nın bir böceğe dönüşerek güçten düşmesini ve ardından, babasının yıkıcı iktidarıyla yüzleşmesini hikâye eder. Böceğe dönüşen Samsa, artık çalışamadığı için de, babası tarafından istenmeyen varlık ilan edilmiştir. Samsa ise, onun acımasızlığı karşısında, kız kardeşi Grete ile annesine sığınmak zorunda kalacaktır.

SEN’İM
Sevinç Ergiydiren,
Kalkedon Yayınları,
şiir,
284 sayfa

Daha önce eleştiri türünde çalışmaları yayımlanmış olan Sevinç Ergiydiren, şiirlerini bir araya getirdiği ‘Sen’im’ ile okurun karşısına çıkıyor. Ergiydiren’in buradaki şiirleri, lirik bir söylem inşa etmeye koyuluyor. Kitaptan bir alıntı: “Senden başka hiç bir şeyi olmayanlarındır Likâ / Senden başka her şeyi olanlarındır mâsivâ // bir gül, bir gül olmak içindir // firârî bir uçurtmayım / ipim iki parmağında // kâh bir dûa kesilir varlığım / kâh zirvesi günâhların // rüzgârın dilencisi bir râyiha / ufkunda yanan güneşin kelebeği // aynasız bir hüsn-i Yusuf / şeyhü’l gârâmın susuzuyum // ipim iki parmağında / firârî bir uçurtmayım (...)”

FABRİKADA EMEK DENETİMİ
Erkan Aydoğanoğlu,
Evrensel Basım Yayın,
inceleme,
195 sayfa

Sendikal örgütlenme ve işçi sınıfı tarihi konusunda yayımlanmış çalışmaları bulunan Erkan Aydoğanoğlu ‘Fabrikada Emek Denetimi’nde, Kocaeli metal işçilerine dair bir alan araştırmasından hareketle, fabrika sistemi içinde uygulanan emek denetimine odaklanıyor. Yazar bunu da, emek sürecinde yaşanan denetim uygulamalarının tarihsel gelişimini gözeterek yapıyor. Kitapta ilkin, bir bütün olarak kapitalist emek süreci ile kapitalist emek sürecinde denetim ve gözetim uygulamalarının kökeni ele alınıyor. Çalışmanın devamında ise, 20. yüzyılla birlikte belirginleşen teknolojik gelişme ve denetim uygulamalarının değişen boyutları değerlendiriliyor.

İKTİSADIN UNUTTUĞU İNSAN
Ester Biton Ruben,
Bağlam Yayınları,
iktisat,
96 sayfa

Ester Biton Ruben, iktisadın psikolojiden beslenmesi gerektiğini ve şimdiye kadar iki alan arasındaki işbirliğinin çok eksik kaldığını savunuyor. Yazar, insanı merkeze aldığı bir iktisadi bakışı, ‘İktisadın Unuttuğu İnsan’da tartışıyor. İktisat ve psikoloji arasındaki ilişkiyle çalışmasına başlayan Ruben, B. Mandeville’in ‘Arılar Masalı’ adlı eseri aracılığıyla, geleneksel iktisadın insan anlayışını irdeliyor. Yazar ardından, psikolojinin tanımladığı insana; kapitalizmin körüklediği korku, kaygı, bencillik, güvensizlik, hırs ve öfke gibi temel duygulara ve günümüz küreselleşmiş kapitalist dünyasının psikolojik etkilerine odaklanıyor.

FASIL
Doğan Akhanlı,
Telos Yayıncılık,
roman,
242 sayfa

Doğan Akhanlı, 12 Eylül üzerine kurduğu ‘Fasıl’da, sanat müziğini metninin harcı olarak kullanıyor. Roman, devrimci bir babanın, onun oğlunun ve bir polis şefinin etrafında döner. Yurtdışında yaşamak zorunda kalan baba, bir sanat müziği tutkunudur. Günün birinde, geçmişine dair bilinmeyen gerçekleri, oğluyla paylaşır. Bu esnada, yine sanat müziği hayranı bir polis şefi de kurguya dahil olur. Ömrünü sorgu odalarında geçiren polis şefi de, sorgu aşamalarının her birine makam isimleri verecek denli sanat müziğine hayrandır. Olayları, farklı ideolojilere mensup karakterlerin ağzından anlatan roman, müzikli, ritmik yapısıyla da dikkat çekiyor.

BAĞDAT ÜZERİNDE 2 DAKİKA
Amos Perlmutter, Michael I.
Handel ve Uri Bar-Joseph,
Çeviren: Gül Atik, Sinemis Yayınları, siyaset, 235 sayfa

‘Bağdat Üzerinde 2 Dakika’, İsrail tarafından gerçekleştirilen ve Irak’ın nükleer tesisini hedef alan 7 Haziran 1981 tarihli Babil Operasyonu’nu irdeliyor. 1980’in başında, Irak Başkanı Saddam Hüseyin bir nükleer santral kurmuş; İsrail ise, kendisinin hedef alındığı gerekçesiyle, F-16 uçaklarıyla El Tuveythe’deki Irak reaktörüne saldırmıştı. Elimizdeki kitap, İsrail’in bu baskınının kapsamlı bir hikâyesinden oluşuyor. Arapların nükleer bomba elde etme çabaları; İsrail’in kendi ulusal güvenliği konusunda duyduğu endişeler ve Babil Operasyonu’nun gerçekleştirilmesi için aylar öncesinden yapılan planlamalar, kitapta konulardan bazıları.

Bir dönemin nefreti

KIBRISLI
Cağatay Eroğlu
Gürer Yayıncılık
2011
304 sayfa.

Çağatay Eroğlu’nun romanı ‘Kıbrıslı’, Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayan bir ailenin hikâyesini anlatıyor. Hikâye aslında 1923’de dedelerin Mersin’e yerleşmesiyle başlasa da, daha sonra 1970’lere kayarak Kıbrıs’ın, ve özellikle de Rum-Türk ilişkilerinin hikâyesine dönüşüyor. Anadolu’nun nüfusu henüz dokuz milyonu geçmezken, ulusal devletin ilk kurulma yıllarında, Anadolu topraklarını işletecek, üretime geçirecek ve ülkenin kalkınmasına yardım edecek genç nesiller çağrılır. Romanda anlatılan ailenin öyküsü de büyükannenin 7 yaşlarında Türkiye’ye gelmesiyle başlar. Yıllar yıllar sonra nene artık yaşlı bir kadınken eve Rum akrabalar gelir. Konuyu merak eden torununa nene anlatmaya başlar. Romanın büyük bir bölümünü bu anlatı oluşturur.
Nene’nin öyküsü 1970’lerde Magosa’da, Fikri adındaki gencin, Ayşe adında güzel bir kıza aşık oluşuyla başlar. Aşkları, düğünleri ve ardından bebeklerinin dünyaya gelişi, artan mutluluklarıdır. Denizci olan Fikri, 1976’da bir gemiyle Marsilya’ya açılır. Gemide yol alırken Kıbrıs’tan gelen haberlerden, Sampson’un darbe yaptığı ve bunun üzerine Makarios’un adayı terk ettiğini öğrenir. Fikri karısını ve küçük kızını merak eder ama onlardan haber alamaz. Bu arada eski gemi fırtınaya dayanamaz ve Rodos yakınlarında batar. Gemiden sadece üç kişi hayatta kalmıştır, Rodos sahillerinde kendilerine geldiklerinde Fikri dışında yaralı olan en yakın arkadaşı Umut ve bir de Rum denizci hayattadır.
Yaralı kazazedeleri kurtarmaya gelen Rodos halkı, ikisinin Türk olduğunu öğrenince düşman kesilirler. O günlerin nefret dolu insanları olarak yaralı denizcilere saldırırlar. “İnsanların yerde kanlar içinde yatan bir adama vurabilmelerini anlayamıyordu hala. Umut’a vuran adamları düşündü, bunların da evi, işi, çoluğu çocuğu vardı. Her Pazar kilisesine giden normal ve hatta sevilen bu kimseler nasıl oluyor da nefretlerinin onları bir gölge oyununda (...) oynatmasına izin verebiliyorlardı? Bugün yerde tekmelediği adamın kendileri gibi sıradan bir hayatı olabileceğini nasıl düşünemediklerini anlayamıyordu.”
Fikri hem hayatta kalmak için, hem de kendi hayatından detaylarını hatırlamadığı için, Rodos’ta kalarak Maria adında bir genç kızla evlenir ve Hıristiyan olur. Fakat Rodos’taki hayatı ona her zaman “kiralık bir yaşam” olarak görünür. Çağatay Eroğlu, bu ilk romanı ‘Kıbrıslı’da bir dönemin nefretini, kopuşunu ve siyasi olaylarını konu ediyor.
Asuman Kafaoğlu-Büke

SOSYAL SERMAYE,
SOSYAL BİLİME KARŞI
Ben Fine,
Çeviren: Ayşegül Kars,
Yordam Kitap,
iktisat, 384 sayfa

Ben Fine, nitelikli çalışması ‘Sosyal Sermaye, Sosyal Bilime Karşı’da, sermayenin sosyal köklerini irdeliyor. Kitabına, sosyal sermaye kavramının kökeni ve evrimi ile başlayan Fine, sosyal sermayenin belli bir perspektife yerleşmesine katkısı Becker, Bourdieu, Coleman ve Putnam gibi yazarların eleştirel bir değerlendirmesine koyuluyor. Yazar ardından, sosyal sermayenin kalkınma çalışmalarındaki rolünü ve sosyal sermayenin Dünya Bankası açısından neden bu denli önemli olduğunu ele alıyor. Sosyal sermayenin Türkiye’de görece sınırlı bir kullanım alanına sahip olduğu düşünüldüğünde, kitap bizim açımızdan da önemli bir boşluğu dolduruyor.

YİTİK PARADİGMA:
İNSAN DOĞASI
Edgar Morin,
Çeviren: Devrim Çetinkasap,
İş Kültür Yayınları,
psikoloji, 220 sayfa

Çalışmalarında, farklı akademik disiplinlerin sentezini yapan Edgar Morin ‘Yitik Paradigma’da, insanlaşmanın, sadece biyolojik bir evrimin sonucunda değil, aynı zamanda tinsel, genetik, ekolojik, beyinsel, toplumsal ve kültürel unsurların sonucunda gerçekleştiğini savunuyor. Yazar, buradan hareketle, insan-hayvan ve doğa-kültür gibi zıtlıkların yersiz olduğunu; biyolojik ve kültürel evrimin, insanlaşma sürecinin birbirinin içinden geçen iki boyutu olduğunu belirtiyor. İlk olarak 1973’te yayımlanan kitabını, “başlangıç noktasına bir geri dönüş” olarak tanımlayan Morin, insani-toplumsal oluşumun kendine has dinamiklerini araştırıyor.

İNGİLİZ YILLIK RAPORLARINDA TÜRKİYE 1920
Ali Satan,
Çeviren: Burak Özsöz,
Tarihçi Kitabevi,
inceleme, 222 sayfa

İngiliz yıllık raporları, Türkiye tarihine dair önemli ayrıntılar barındırmalarıyla önemli tarihi kaynaklardır. Özellikle İngiltere’nin 1918-1923 yılları arasında Türkiye’de işgalci konumda olması hasebiyle her şeyi kontrol ettiği gerçeği düşünüldüğünde, bu önemin asıl nedeni ortaya çıkar. Söz konusu raporlardan 1920 tarihli olanının yer aldığı elimizdeki kitap ise, dönemin Türkiye’sinin kapsamlı bir resmini veriyor diyebiliriz. Mondros Mütarekesi’nden itibaren yaşanan gelişmelerin ele alınmasıyla başlayan raporda, İstanbul hükümetleri, Saray ve Anadolu’da başlayan Milli Mücadele’nin ilişkileri ayrıntılı bir şekilde değerlendiriliyor.

MENOPOZLA
GELEN GİZLİ HAZLAR
Christiane Northrup,
Çeviren: Pelin Siral,
Faal Yayıncılık, sağlık, 133 sayfa

Dr. Christiane Northrup, kadın hastalıkları ve doğum uzmanı olarak, otuz yılı aşkın süredir çalışıyor. Northrup’un deneyimlerinden hareketle kaleme aldığı elimizdeki kitap, menopozla ilgili doğru zannedilen yanlışları düzeltiyor. Menopoza dair genel algının, “sonun başlangıcı” şeklinde bir yanlış inanış olduğunu belirten yazar, bilimsel araştırmalar ışığında, menopozun gerçekte libidoyu azaltmadığını, orgazma ya da cinsel tatmine ulaşmayı zorlaştırmadığını gözler önüne seriyor. “Aslında kadınlar için hayat 50 yaşından sonra başlar.” diyen Northrup, kadınlara, menopoza girdikten sonra üzülmek yerine, haz geliştirmelerini tavsiye ediyor.

UZAMLARIN TARİHİ
John Pickles,
Çeviren: Kerem Işık,
Yapı Kredi Yayınları,
coğrafya, 315 sayfa

Eleştirel haritacılık ve komünizm sonrası uzamların dönüşümü üzerine çalışmış olan John Pickles ‘Uzamların Tarihi’ başlıklı elimizdeki çalışmasında, haritacılık mantığını, haritalandırmayı ve coğrafi olarak kodlanmış dünyayı irdeliyor. Adıyla, Michel Foucault’nun meşhur “uzamların tarihi hâlâ yazılmayı bekliyor” önermesine gönderme yapan kitap, Foucault, Derrida, Baudrillard, Benjamin, Adorno, Lefebvre, Barthes ve Deleuze gibi düşünürlerin toplumsal teorilerine eleştirel bir gözle yaklaşarak, modern haritacılığın bir soykütüğünü oluşturuyor. Pickles bunun yanı sıra, akıllı makine ve bombalar çağında haritacılık mantığını da tartışıyor.

EHMEDÊ XANÎ’NİN KALEMİNDEN KÜRTLERİN BİLİNMEYEN DÜNYASI
Faik Bulut, Berfin Yayınları,
inceleme, 199 sayfa

Faik Bulut, ilk baskısı 1995 yılında yapılan ‘Ehmedê Xanî’nin Kaleminden Kürtlerin Bilinmeyen Dünyası’ adlı çalışmasında, 1651-1707 yılları arasında yaşamış şair, düşünür, tarihçi ve sufi Ehmedê Xanî’nin eserlerinde yer bulmuş Kürt toplumundaki siyasal ve sınıfsal mücadeleyi; Kürt müziğindeki çalgı ve makamları; Kürtlerin gelenekleri, görenekleri, töreleri ve toplumsal kurallarını inceliyor. Bulut’un çalışmasında bunun yanı sıra, Kürt şiirinde efsane, erotizm, astronomi ve gökbilimin nasıl işlendiği; Xanî’nin kadın portreleri; Xanî’de Kürt meselesinin tezahürleri ve Kürt sufi düşüncesinin kendine has yönleri gibi konular da ele alınıyor.

ALTIN GÖZLÜ KIZ
Honoré de Balzac,
Çeviren: Aysel Bora,
Turkuvaz Kitap,
roman, 102 sayfa

‘Altın Gözlü Kız’, meşhur Fransız yazar Honoré de Balzac’ın ‘On Üçlerin Romanı’ isimli serisinin son kitabı. Hatırlanacağı gibi bu serinin daha önceki kitapları, ‘Çakalların Başı Ferragus’ ile ‘Langeais Düşesi’ adlarını taşıyordu. Yazar, Fransız burjuva sınıfına yoğun eleştiriler yönelttiği serinin elimizdeki son romanında ise, sonu tehlikeli biten bir kaçamağı hikâye ediyor. Yazar, bu hikâyeyle ördüğü romanında, Fransa’nın Restorasyon döneminde burjuva kesiminde yaşanan çürümüşlüğü gözler önüne seriyor. Romanın, Balzac’a özgü kara mizahın ve taviz vermeyen, sivri dilli politik eleştirinin en iyi örneklerinden biri olduğunu belirtelim.

İstanbul bu, hayal kırıklığına uğratır insanı...

İSTANBUL MEKTUPLARI
Guılleregues Kontu
Çeviren:
Yaşar Avunç
Kırmızı Yayınları
2010, 175 sayfa.

Guilleragues Kontu, -dönem göz önünde bulundurulduğunda- hayatı, kişiliği ve sanatçı yanıyla, başlı başına incelenmeye, tanınmaya değer bir portre olarak çıkıyor karşımıza. Yazar, İstanbul’a büyükelçi olarak gelmeden önce, Fransa’da ileri gelen edebiyatçılarla bir yazı topluluğu oluşturmuş, diplomatlık yapmış, özellikle de 1668-69’da edebi etkinlikte yoğunlaşmış bir kişi olarak, İstanbul’da büyükelçi olmayı kendisi istiyor. Guilleragaus’u İstanbul çekiyor. Zira ‘Doğu egzotizmiyle’ kafasının bir hayli dolu olduğu anlaşılıyor. Guilleragaus, büyük düşlerle geldiği İstanbul’da hayal kırıklığına uğruyor. Tanınması ise ölümünden iki yüzyıl sonra gerçekleşiyor. Bu ünü ise imzasız yayımladığı ‘Portekiz Mektupları’ sağlıyor. 

1682 tarihli mektuplar
‘İstanbul Mektupları’, Guilleragues’ın, gerek Fransa Kralı XIV. Louis’e, gerekse saray çevresinde yer alan dönemin önemli kişilerine yazdığı mektuplardan oluşuyor. Mektupların tarihi ise 1682-84 dönemlerini kapsıyor. Büyükelçi olarak Osmanlı Sarayı’nda bulunan Kont, başta Sultan olmak üzere, en üstten aşağıya doğru, yönetici aşamalarının her bir aktörüyle görevi gereği yaşadıklarını anlatıyor.
Her bir mektubuyla bir dönem resmi çiziyor Guilleragaus. Düşlerini, hayal kırıklıklarını satıraralarına gizlemeyecek denli açık ediyor. Ama en önemlisi de, resmi tarih sayfalarında bulunamayacak bir Osmanlı gerçeğini anlatmış olması. Bu gerçeklerin iyi-kötü bağlamında anlatılmadığı bilinip, yaşarken dile gelmiş ilişkilerin dışavurumu olduğu düşünüldüğünde, bir realite daha bir açığa çıkıyor. Yalnız dışavurulan ilişkilerin tümüyle ülkeler arası yönetimsel odaklı sorunların, diplamatik dışavurumundan kaynaklandığını, yanlış anlama olmasın diye özellikle altını çizmekte yarar var.
Kont’un mektupları, herkesin istediği uçtan tutabileceği, edebi, tarihsel, belgesel, biyografik özellikleriyle çoklu anlatım sunuyor.
Aysel Sağır

İSTANBUL: AŞK, EKMEK, HAYAL
Tevfik Yener,
İnkılap Kitabevi,
anı,
647 sayfa

‘İstanbul’, Tevfik Yener’in 1948 ile 2010 yılları arasında tanık olduğu, kimi gülünç kimi trajikomik olayları okurlara sunuyor. Yazarın sekiz bölüme ayırdığı kitap, İstanbul’a ve bu şehirdeki ünlüler ile sıradan insanların hayatlarına dair ilginç ayrıntılar barındırmasıyla dikkat çekiyor diyebiliriz. İstanbul’da Rum vatandaşların işyerlerinin yağmalandığı 6-7 Eylül olaylarıyla açılan kitap, Beyoğlu’ndaki eski eğlence adetlerini; Saray sineması ile Lebon, Markiz ve Baylan pastanelerini; bir zamanların hareketli mekânlarından Yeşilçam’ı; konsomatris çalıştıran lokalleri; Doğan Nadi, Erol Simavi ve Yaşar Kemal gibi isimlerin müdavimi olduğu Park Otel’in barını; Demokrat Parti döneminde Başbakan Adnan Menderes’in nutuklarını; sinema, sahne dünyası yıldızlarını ve buna benzer daha birçok konuyu kaleme getiriyor.

GÖRSEL GRAFİK TASARIM SÖZLÜĞÜ
Gavin Ambrose ve Paul Harris,
Çeviren: Bilge Barhana,
Literatür Yayınları,
sözlük, 288 sayfa

Grafik tasarımcı Gavin Ambrose ile serbest yazar ve gazeteci Paul Harris’in hazırladığı ‘Görsel Grafik Tasarım Sözlüğü’, grafik tasarımında ve onun bağlantılı olduğu çok çeşitli başka disiplinlerde sıklıkla kullanılan çok sayıda terimi açıklıyor. Bu pratik sözlük, “italik” ve “oblique” gibi çoğu zaman yanlış kullanılan veya kafa karıştıran terimlerin anlamlarını açıklamakla kalmıyor; aynı zamanda, “üst baskı”, “sürprint” ya da “yazının dişi kullanımı” gibi işlemler arasındaki farkları da netleştiriyor. Sözlüğü özgün kılan bir husus da, alana dair çok sayıda terimi, grafik tasarımın gelişimini etkileyen tarihi ve kültürel olaylarla harmanlayarak ele alması. Kaliteli baskısı ve görsel zenginliğiyle de dikkat çeken sözlük, profesyonellere olduğu kadar, grafik tasarımı merak edenlere de ziyadesiyle hitap ediyor.

TARİHİN ADLARI
Jacques Rancière,
Çeviren: Cemal Yardımcı,
Metis Yayınları,
felsefe, 139 sayfa

‘Tarihin Adları’, tarih söyleminin siyasi, bilimsel ve edebi durumuna ilişkin bir deneme olarak düşünülebilir. Jacques Rancière’in, bir seminere sunulmak üzere hazırladığı deneme, tarih araştırması ve tarih yazmanın politikasını konu alıyor; tarihçilerin ortak araştırma nesnesi saydıkları “tarihi” nasıl kavramsallaştırdıklarına, bu “tarih” üzerine nasıl konuşup yazdıklarına ve bu konuda yazarken siyasi anlam taşıyan birtakım yöntemlerle bu “tarihi” nasıl fiilen kurduklarına odaklanıyor. Rancière bunu yaparken de, Jules Michelet, Fernand Braudel ve Annales Okulu mensupları ile E. P. Thompson gibi tarihçilerin tekniklerini, siyaset ve bilim felsefeleri açısından inceliyor ve tarihçiliğin dil ve edebiyatla ilişkisini irdeliyor. Kitap bilhassa tarihyazımı ve tarih felsefesiyle ilgilenenler için iyi bir kaynak.

ZİHİN HARİTALARI
Tony Buzan ve Barry Buzan,
Çeviren: Güntülü Tercanlı,
Alfa Yayınları,
kişisel gelişim, 212 sayfa

Tony ve Barry Buzan, çok satan kitapları ‘Zihin Haritaları’nda, zihnin potansiyellerini inceliyor ve beynimizi, çoklu zekâmızı nasıl kullandığımızı irdeliyor. İnsanı güçlü bir biyo-bilgisayar olarak tanımlayan yazarlar, bu bilgisayarın kullanım kılavuzunun olmadığını ve zihin haritalarının tam da bu işlevi üstlendiğini savunuyor. Onlara göre zihin haritaları, öğrenmenin nasıl gerçekleştiğini ve düşüncenin doğasının ne olduğunu açıklıyor; aynı zamanda ezberlemenin, yaratıcı düşünmenin ve daha etkili okumanın en iyi yollarını da gösterebiliyor. Yazarlar bu haritalardan hareketle, parlak fikirlerin nasıl üretilebileceği; bir sunum, rapor ya da makalenin nasıl planlanacağı; beyinsel etkinliklerin nasıl güçlendirilebileceği; kişisel ve profesyonel hedeflerin nasıl belirlenebileceği gibi konularda önerilerde bulunuyor.

HAREM
Nurhan Atasoy,
Bilkent Kültür Girişimi Yayınları,
biyografi, 200 sayfa

Nurhan Atasoy’un kaleme aldığı ve İngilizce yayımlanan ‘Harem’, Osmanlı’nın, sarayın kapıları arkasında yaşadığı hayatına iniyor. Osmanlı’da haremin önemi ve düzenine odaklanan çalışma, kaliteli baskısı ve görsel zenginliğiyle de dikkat çekiyor. Haremin önemli alanlarını hikâye ve anekdotlarla anlatan Atasoy, haremde doğum, yemek, eğlence, müzik, tiyatro, bayram ve düğün konularını irdeliyor. Kitapta ayrıca, harem ağaları, hizmetkârlar ve cariyeler başta olmak üzere, haremin bünyesinde barındırdığı insanların ne şekilde eğitildiği, hayatlarını nasıl sürdürdükleri ve harem hayatına ne gibi katkılarda bulundukları da araştırılıyor.

DÜŞLERİMİ
ALIR YANIMA GİDERİM
M. Fikret Ünlüer,
Kora Yayın,
şiir, 200 sayfa

M. Fikret Ünlüer’in şiir, öykü ve çocuk öyküsü gibi türlerde yayımlanmış kitapları bulunuyor. ‘Düşlerimi Alır Yanıma Giderim’ ise, Ünlüer’in yine şiir türünde kaleme getirdiği ürünlerden oluşuyor. Ünlüer’in lirik şiirleri, ağırlıklı olarak yoksulluğu, hayat tutkusunu ve işçi mücadelesini anlatıyor. Kitaba adını veren şiirden bir alıntı: “her gün / bir başkası olurum / yıkar yoksulluğun düşleri / yenileyemem umutların gücünü / direncimi alırım yanıma / yaşam olur, ben yarım yamalı gerçek. // yaşamak en doğallıktır / direnci yitirmeden / bilinmeyesi değil / yoksulun emeği, ekmeği / baş tacıdır her ereğin / yaşatacaktır yüreğini. (...)”

SULTAN ABDÜLAZİZ HAN VE DARBECİ PAŞALAR
Can Alpgüvenç,
Kaynak Yayınları,
tarih, 224 sayfa

Can Alpgüvenç ‘Sultan Abdülaziz ve Darbeci Paşalar’da, Sultan Abdülaziz Han’ın 1876 Darbesi ile tahttan indirilişini anlatıyor. Abdülaziz, kuvvetli bir ordu ve donanma meydana getirme, zırlı savaş gemileri satın alma ve yeni gemiler inşa etme gibi birçok başarıya imza atmış padişahlardan. Fakat bilindiği gibi, Bulgar ve Balkan isyanları gibi Osmanlı’yı zor durumda bırakan olaylar da, yine Abdülaziz döneminde ortaya çıkmıştı. Padişahın tahttan indirilişinin İngilizlerin işi olduğunu savunan Alpgüvenç, Abdülaziz dönemini kapsamlı olarak inceliyor; Hüseyin Avni Paşa, Midhat Paşa ve Süleyman Paşa gibi darbeye katılan isimlerin izini sürüyor.

ZİHİN KULLANMA KILAVUZU
Rick Hanson ve Richard Mendius,
Çeviren: Emre Akçaoğlu,
Derin Kitap, kişisel gelişim,
347 sayfa

‘Zihin Kullanma Kılavuzu’, bireyin zihnine odaklanma kabiliyeti ile dikkat gücünü geliştirmesi konusunda öneriler sunuyor. Kitabın asıl özgünlüğü, Budist geleneklerde yer alan tefekkür uygulamalarıyla sinirbilim alanınının kavramlarını harmanlaması. Yazarlar bu bireşimden oluşturdukları egzersizler aracılığıyla, odaklanmayı güçlendirmeyi, modern hayatın hız düşkünü zamanını yavaşlatabilmeyi ve karmaşa içinde yönünü bulmaya çalışan beyni dengelemeyi amaçlıyor. Buddha’nın temel bilgelik öğretileri ile uzun soluklu meditasyonları barındıran kitap, hayatını sakin yaşamak isteyenler için.

KADIN İSTEDİĞİNDE SEKS, ERKEK İSTEDİĞİNDE
EVLİLİK OLUR
Murat Ünalan, Cinius Yayınları, roman, 286 sayfa

‘Kadın İstediğinde Seks, Erkek İstediğinde Evlilik Olur’, Murat Ünalan’ın ilk kitabı. Adından da anlaşılacağı üzere roman, edebiyatın pek sevdiği alanlardan olan kadın-erkek ilişkilerini işliyor. Ünalan’ın yapmaya çalıştığı şeyse, kadın ve erkek “doğaları”na dair dile getirilen bildik tarifleri sorgulamak. Roman, birkaç çiftin ilişkisi ekseninde, aşkı, anlaşamamayı, geçimsizliği, seksi, evliliği ve tabi, en çok da aldatmayı anlatıyor. Bilhassa aldatma söz konusu olduğunda, erkeğin her zaman günah keçisi ilan edildiğini savunan yazar, kadınlarla erkekler arasındaki “ezeli ve ebedi” çekişmenin hikâyesini kaleme getirmeye çalışmış.

FRÄULEIN STARK
Thomas Hürlimann,
Çeviren: Sabir Yücesoy,
Pan Yayıncılık,
roman, 192 sayfa

Thomas Hürlimann ‘Fräulein Stark’ta, bir gencin hayatı ve cinselliği keşfedişini hikâye ediyor. Bir manastırda görevli kütüphaneci, yaz tatilinde yeğenini çalıştığı yere alır. Çocuğun görevi, değerli döşemenin korunabilmesi için ziyaretçilere keçe terlik giydirmektir. Kahramanımız burada, hem kitapların gizemli dünyasına adım atacak hem de kendisinde yeni yeni uyanan cinsel güdüleri keşfedecektir. Kadınlardan onu en çok etkileyeni ise, kütüphaneciye hizmet eden Fräulein Stark olacaktır. Kadın ilk başlarda, çocuğun burada bulunmasına pek sıcak bakmaz; fakat ikili arasındaki çekişme, kısa süre sonra ilginç bir yakınlaşmaya dönüşecektir.

HÜRREM SULTAN İLE SÖYLEŞİ
Adnan Nur Baykal,
Galata Yayınları,
anlatı,
159 sayfa

Kısa süre önce burada ‘Şeytanlaşan İnsanlar’ kitabını tanıttığımız Adnan Nur Baykal, ‘Hürrem Sultan ile Söyleşi’de, Hürrem Sultan’ı farklı yönleriyle resmediyor. Hürrem Sultan’ın buradaki portresi, hem olumlu hem olumsuz nitelikler barındırıyor. Bunlardan ilkinde Hürrem, kadınlar saltanatını başlatan ve üvey oğlunu öldürten kötücül bir figür olarak; ikincisinde ise, kendi ayakları üzerinde durabilen güçlü bir kadın olarak. Hürrem Sultan’a dair algı, kendisine atfedilen olumsuzluklar nedeniyle, bilindiği gibi pek parlak değil. Baykal’ın kitabı, söz konusu suçlamalar karşısında, Hürrem Sultan’a söz hakkı tanıma çabası olarak düşünülebilir.

Her şey satılıktır!

İĞFAL
Avrupa Birliğinin İğfal Ettikleri
Yılmaz Dikbaş
AsyaŞafak Yayınları
2011
623 sayfa.

Araştırmacı yazar Yılmaz Dikbaş, ‘Avrupa Birliği: Tabuta Çakılan Son Çivi’ adlı kitabında AB’yi mercek altına almış, kaynak, belge, gözlem ve AB’li parlamenterlerin beyanatlarına yer vererek bilinmeyenleri yazmıştı. Yılmaz Dikbaş, yeni kitabı ‘İğfal’de ise AB’yi irdelemeyi sürdürüyor. Yazar, küresel güçlerin Türkiye üzerinde sömürü çarkının nasıl işlettiğini tüm ayrıntılarıyla verirken, emperyalist yayılmacıların dayattığı Yeni Dünya Düzeni’nde serbest ekonominin şifresini de basının para sihirbazı diye lanse ettiği, fakat gerçekte emperyalist güçlerin para kasası olan Soros’un ağzından veriyor: “Piyasa ahlak içermez! Her şey satılıktır!” 

Bağımsız olmak
İşte bu bağlamda yazar Dikbaş; örnek, belge, kaynak ve kanıtlarla Türkiye’nin çok tehlikeli bir dar geçitten geçtiğini, AB yasaları tamamlandığında ulusun tam bağımsızlığının sona ereceğini iddia ediyor ve dünya ülkelerinden örneklerveriyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün söylevinden şu alıntıyı yapıyor: “Temel ilke,Türk ulusunun onurlu ve şerefli yaşamasıdır. Bu, ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir.”
Demokratik bir topluluk!
AB konusunda uzman olan araştırmacı yazar Yılmaz Dikbaş; kişi, kurum, kuruluşlardan bazılarını önceki kitabında da açıklamıştı. Bu kitabında da üzerinde durulması/düşünülmesi gereken Avrupa Birliği hakkında çarpıcı açıklamalarda bulunuyor. Bir anlamda şunu demek istiyor yazar: AB’yi incelediğinizde, ne kadar uygar ve demokratik bir topluluk(!) olduğuna kendiniz şaşırarak karar vereceksiniz.
27 üye devletten oluşan, yaklaşık 494.8 milyon nüfusa sahip AB’de işsizlik oranı 16 milyona dayanmışken, üye devletlerin toplamında 37 milyon kişi yardıma muhtaç ve fakirlik sınırında yaşıyorken ve Türkiye AB’ye henüz üye değilken, AB Türkiye’ye neden milyarlarca para (avro) dağıtıyor? Yazar bu soruyu, AB’den hibe alanlara sormuş. Bu soruya verilen ortak cevap ise “ Türkiye AB bütçesine katkıda bulunuyor. Aldığımız hibeler bir bakıma kendi paramız!” şeklinde olmuş. Oysa Yılmaz Dikbaş, AB Müktesebatın da “AB ye sadece üye devletler katkıda bulunur” maddesini açıklayarak bu durumu açıklıyor.
Veysel Boğatepe

İMAJINIZI NASIL ALIRSINIZ?
Suna Kabadayı,
Elma Yayınevi,
iş dünyası,
210 sayfa

Son zamanların popüler iş alanlarından biri de, imaj danışmanlığı. Renklerin ve kıyafetlerin dilini öğrenebilmek, beden ve kıyafetlerle doğru mesajları verebilmek, gardıropları işe yarar bir şekilde düzenleyebilmek ve akıllı alışverişle bütçede tasarruf yapabilmek, bir imaj danışmanının olmazsa olmaz niteliklerinden bazıları. İşte Suna Kabadayı ‘İmajınızı Nasıl Alırsınız?’da, bir imaj danışmanının yapması gerekenleri derli toplu bir şekilde ele alıyor. Kabadayı’nın kitabı, yalnızca profesyonellere değil, evde olduğu kadar işte, seyahatte ve davetlerde kendilerine yakışan giysiler giymeyi ve şık görünmeyi isteyen herkese hitap ediyor.

KUM ŞEYTANLARI
Esra E. Karaosmanoğlu,
Yitik Ülke Yayınları,
öykü,
94 sayfa

Daha önce öykü derlemelerinde ürünleri yayımlanan Esra E. Karaosmanoğlu, ilk kitabı olan ‘Kum Şeytanları’nda, genel olarak insanlık hallerini irdeliyor. Burada, ağırlıklı olarak acı çekmiş, kaderine küsmüş, kısacası hayattan ötelenmiş insanların hikâyeleri karşımıza çıkıyor. Kitap adını, çölde fırtınayla yuvarlanan çalı toplarından alıyor. Karaosmanoğlu, rüzgar estikçe diğer çalıları kendilerine katarak büyüyen ve sürüklenmeye devam eden kum şeytanları imgesiyle, insanı ürküten ama aslında geçici olan korkulara gönderme yapıyor. Yazarın üç bölüme ayrılan kitabı, okurunu, sonbaharda geçen kısa öykülerin hüzünlü atmosferine davet ediyor.

BEN; ŞAMAN
Murat Hiçyılmaz,
E Yayınları,
roman,
264 sayfa

Murat Hiçyılmaz’ın ilk romanı ‘Büyük Yapıt’, baş kahramanı Fırat Atasoy’un yaşadıkları ekseninde, cinselliği ve dünyanın oluşturan büyük patlamayı işlemişti. Hiçyılmaz’ın ‘Büyük Yapıt’ını, ‘Aum’ romanı izlemişti. Şimdi de elimizde, yazarın yaşam ve ölüm çelişkisini ele aldığı son romanı yer alıyor. Kurgunun merkezinde, dört arkadaşın başından geçen olaylar bulunuyor. Arkadaşların ilişkisi, bir felaket nedeniyle sona ermiştir. Bu dört kişiden biri, geçmişin ağır yüküne dayanamayarak intihar etmeye karar vermiştir. Fakat o, intiharı esnasında, ölülere öteki dünyaya yaptıkları yolculukta refakat eden bir şamanı da yanında istemektedir.

PARÇALI HAM.
Ahmet Güntan,
Yapı Kredi Yayınları,
şiir,
262 sayfa

Ahmet Güntan ‘Parçalı Ham.’da, 2005-2010 yıllarında ürettiği ve “parçalı ham.” adıyla yayımladığı kırk şiirini bir araya getiriyor. “Şiiri yaratma, yavaşça ara.” diyen Güntan’ın manifestolu şiirler olarak tanımlanabilecek bu ürünleri, yeni şiir ihtiyacından hareketle kaleme alınmış. Güntan’ın kitabında yer alan ‘Yalçın Küçük Kayıtları’ adlı şiirden bir alıntı: “(Yalçın Küçük) [şair] [somuta bakıyor]: // Gözümü kapattığım zaman / daha çok gördüğümü düşünüyorum. / İnsan bakıştır. / [hangisi daha tuhaf] / [bakarken rastladığım tuhaflıklar][mı] / [dilde rastlanan tuhaflıklar] [mı] [ayır] // Çocukça olmadığı müddetçe bilim yapamazsınız. (...)”

TELKİN VE HİPNOZLA ÖĞRENME
Adil Maviş,
Yediveren Yayınları,
kişisel gelişim, 255 sayfa

Eğitim danışmanı Adil Maviş, ‘Telkin ve Hipnozla Öğrenme’de, bilhassa öğrenim çağındaki gençleri hedef alarak, “kendi kendine telkin” yöntemiyle, bilgi edinmeyi sağlayacak ve öğrenmeyi daha nitelikli hale getirecek önerilerde bulunuyor. Bireyin, bedensel ve ruhsal kabiliyetlerini kullanarak başarı ve öğrenmeyi daha üst boyuta taşıyabileceklerini belirten Maviş, hipnoz tekniğine de, kişinin telkin alabilmesini kolaylaştıran bir araç olarak başvuruyor. Bilinç ve bilinçaltı yasaları, bireyin öğrenme tipi, kişisel mutluluk, başarının araçları, zaman yönetimi ve öğrenme kaynaklarının etkili kullanılması, kitapta yer alan konulardan birkaçı.

ALİ ŞİR NEVÂÎ
Yusuf Çetindağ,
Kaynak Yayınları,
biyografi,
376 sayfa

Yusuf Çetindağ elimizdeki çalışmasında, “Türk medeniyetinin ilk Rönesansındaki önemli aktörlerden birisi” dediği Ali Şir Nevâî’nin hayatını, sanatını ve eserlerini anlatıyor. Herat doğumlu şair Ali Şir Nevâî’nin Çağatayca edebiyatın oluşmasında önemli rolü var. ‘Çağatayca Divan’, ‘Farsça Divan’, ‘Çihil Hadis (Kırk Hadis)’ ve ‘Muhakemet’ül Lugateyn’ gibi eserleri bulunan Nevâî’nin, kendinden önceki şairlerin aksine, Farsça yerine Çağatay Türkçesine öncelik verdiği bilinir. Çetindağ’ın bu çalışması, Nevâî’nin hayatına, edebiyatına, eserlerine ve yetiştiği dönemin siyasî ve kültürel atmosferine odaklanmasıyla, türünün iyi bir örneği.

GEÇ KALMIŞ ŞİİR
Hüseyin Gazi Ekşioğlu,
Biltur Basım Yayın,
şiir,
130 sayfa

Hüseyin Gazi Ekşioğlu, çocukluğundan itibaren şiir yazmaya heveslenmiş, fakat bazı sebeplerden dolayı, bunu devam ettirememiş. Elimizdeki kitap ise, Ekşioğlu’nun yıllar sonra içindeki sese kulak verip kaleme getirdiği şiirlerinden oluşuyor. Kitaptaki ‘Yaşam ve Ölüm’ şiirinden bir alıntı: “Türlü türlüdür yaşam, / Zaman açısından, / Bir dakikada biten de var / Yüzyıl süren de. / Öte yandan, / Refah içinde geçer kimisi, / Bir elin yağda, bir elin balda. / Kuru ekmeğe talim etmek de var hesapta... / Kimi yaşam hastalıklarla geçer yatalak, / Hastane odalarında. / Kimi özlemle yoğrulmuştur, / Kimi yarın kucağında. / Türlü türlüdür yaşam (...)”

Eski bir arkadaş gibi

AÇIK ÇEKMECE
Selim Esen
Evrensel Basın Yayın
2010
245 sayfa.

Selim Esen’in ‘Açık Çekmece’si son zamanlarda severek okuduğum anı kitaplarından oldu. Benim de romanlarımın konusu olan, dokuz yaşımda geldiğim Ankara’yı anlatan kitaplara ayrı bir ilgi duyuyorum. Bütün kentlerimiz hızla değişiyor, keşke hızla güzelleşiyor da diyebilseydik. Bu büyüme, çirkinleşme yarışının birincisi var mı bilemiyorum, ama Ankara’nın çok hızlı değiştiğini, büyüdüğünü, bu anlamda en önde koştuğunu biliyoruz. Selim Esen’in kitabını okurken, bu hızlı değişim içinde unuttuğumuz pek çok şeyi yeniden anımsadım. Yazar, yalnız kendi anılarını değil, duyduklarını, işittiklerini, okuduklarını da yazıyor. Ankara’nın eski sokakları, sinemaları, tiyatroları, meyhaneleri, lokantaları, anıtları bir bir gözümüzün önünden geçiyor. Kabadayısından şairine, yazarına, şarkıcısına değin, Ankara’da yetişmiş ünlüler de var anlattıkları arasında. 

Minik bir düzelti
‘Açık Çekmece’, yıllar sonra karşılaştığınız bir mahalle arkadaşınızla eski günleri yad eder gibi bir tat alarak okuyorsunuz. Böylesi buluşmalarda unutulanlar anımsatılır, eksikler tamamlanır, bazen de yanlış bilinenler düzeltilir. Ben de eski günleri yad ettiğim bir arkadaşın yanlışını düzeltir gibi, kitabın bir yerinde önemli saydığım bir yanlışı düzeltmek istiyorum: “Türk Dil Kurumu’nun 1955 yılında ‘bilim’ dalında ödüle layık gördüğü isim ise Abdülhak Hamid Tarhan’dı. Tarhan (1852-1937), nedense ölümünden tam 18 yıl sonra, ödüle layık görülmüştü. Ödül bilim dalında verilmişti ama, Tarhan bilim adamı değildi. 1928’de milletvekili seçilmiş, ölünceye kadar da milletvekili kalmıştı… Tanzimat dönemi edebiyatçıları arasında sayılan Tarhan, lirik, epik ve felsefi şiirler yazmıştı.”
Eski Türk Dil Kurumu böyle bir yanlış yapmadı; Kurum’un o günlerini iyi bilenler, şaire bilim ödülü vermek gibi bir yanlışı, yanlıştan da öte, böyle bir saçmalığı akıllarının ucundan bile geçirmezler. Türk Dili Kurumu’nun 1955 yılında verdiği bilim ödülünü kazanan Abdülhak Hâmit Tarhan değil, onu konu alan eseriyle Prof. Dr. Gündüz Akıncı’dır. İnternette de karşımıza çıkan, gittikçe yaygınlaşan bu yanlışı düzeltmek ise öncelikle TDK’nin işi olmalıydı, ama onlar Kurum’un geçmişini kusurlu gösterecek her şeyden mutlu olduklarından mı nedir, oralı bile değiller.
Kemal Ateş