Yeni çıkanlar

Yeni çıkanlar
Yeni çıkanlar
Haber: ERKAN CANAN / Arşivi

HONECKER 21
Jean-Yves Cendrey, çeviren: Z. Canan Özatalay, Everest Yayınları, roman, 209 sayfa

Jean-Yves Cendrey, ironik üslubuyla öne çıkan romanı ‘Honecker 21’de, bir yandan otuz yaş bunalımının, öte yandan sıkıcı ve baskıcı iş ilişkilerinin üstesinden gelmeye çalışan Matthias Honecker’in trajikomik hikâyesini kaleme getiriyor. İşinde büyük bir yabancılaşma yaşayan Honecker, depresif bir dünyaya adım atmak üzeredir. Bu esnada, karısı da ona, bir çocuklarının olacağını “müjdeler”. Bu sürpriz, onun gerilimli hayatına, kendini hiç hazır hissetmediği sorumluluklar da ekler. Rüzgârın estiği yöne göre savrulan bir adam haline gelmiş Honecker, patronunun dayatmalarının da arttığı bu dönemde, hayatına dair kritik bir karar almak zorundadır.

ÖLÜM MELEĞİNİN ŞARKISI
Craig Russell, çeviren: Boğaç Erkan, Doğan Kitap , roman, 365 sayfa

Polisiye-gerilim türünün ünlü kalemlerinden Craig Russell, son romanı ‘Ölüm Meleğinin Şarkısı’nda, uzun bir aradan sonra yeniden hortlayan seri cinayetleri çözmeye çalışan Komiser Jan Fabel’in bir katille yaşadığı kovalamacayı anlatıyor. Hamburg’ta, İngiliz bir pop şarkıcısı vahşice öldürülür. Cinayet, bu bölgede on yıl önce işlenen benzer cinayetleri akla getirir. Fabel, bir dizi cinayeti aydınlatmaya çalışırken, olayların çok daha geniş bir alana yayıldığını, hatta ülke sınırlarını aşan bir boyuta sahip olduğunu keşfedecektir. Komiser, bu acımasız dünyanın merkezinde yer alan, tarihin en vahşi kiralık katilini yakalamak zorundadır.

KIBRIS
Ahmet Gözlü, Çizgi Kitabevi, arkeoloji, 416 sayfa

Ahmet Gözlü elimizdeki kitabında, sıklıkla dış politika ve jeostrateji gibi disiplinlerin jargonlarıyla değerlendirilmesine alışık olduğumuz Kıbrıs adasını, farklı bir bakış açısıyla ele alıyor. Gözlü kitabında, adanın tarihi, yani 11 bin 500 yıllık mazisiyle ilgileniyor. Kitapta, adanın jeopolitiği, coğrafi yapısı, ilk insanları, ilk barınakları, ilk şehir ve yerleşimleri, ilk çiftçileri, yerel monarşilerinin çatışmaları ve tarih boyunca bölgesel güçlerin adaya nasıl yaklaştıkları gibi konular anlatılıyor. Çalışma, kapsamı da düşünüldüğünde, Kıbrıs Prehistoryası ve Eskiçağ tarihi konusunda kılavuz bir eser olarak değerlendirilebilir.

DOĞAÜSTÜ
Kiersten White, Barış Emre Alkım, DEX Kitap, roman, 236 sayfa

Kiersten White, daha önce yayımlanan ‘Paranormal’de, baş kahramanı Evie’nin vampirler, kurt adamlar, periler ve katliamlarla iç içe geçmiş hayatını anlatıyordu. Paranormal Tecrit Ajansı için çalışan Evie, Lend’le birlikte paranormalleri hedef alan cinayetlerin üstesinden gelmeye çalışmıştı. White, serinin devam romanı olan elimizdeki hikâyesinde de, Evie’nin normal hayata dönüşünden sonra yaşadıklarını hikâye ediyor. Evie, severek girdiği bu normal hayatta, bir ayrıntıyı gözden kaçırmıştır: o da, normalliğin bazen fazlasıyla sıkıcı olabileceğidir. Tabi, kısa süre sonra oluşan yeni tehditler, genç kadını bu sıkıcı hayattan kurtaracaktır.

MİMARİ TASARIM
Jane Anderson, çeviren: Neslihan Şık, Literatür Yayıncılık, mimari, 183 sayfa

Yayınevinin ‘Mimarlık Temelleri’ dizisinden yayımlanan Jane Anderson’ın ‘Mimari Tasarım’ı, her mimar için farklı olabilen mimari tasarım süreçlerine odaklanıyor. Uygulamacı ve eğitimci mimarların deneyimlerini bir araya getirerek tasarım konusundaki çeşitlilik ve zenginliği ortaya koyan çalışma, öğrencileri, akademisyenleri ve profesyonelleri hedefliyor. Mimari tasarımın üretildiği yerle, yani tasarım atölyesiyle kitabına başlayan Anderson, tasarım süreci, problemlerin çözümü, kavram geliştirmek, projelendirme süreci, proje geliştirme ve detaylandırma, uygulama ve kullanım gibi, mimari tasarım sürecinin tüm aşamalarını adım adım anlatıyor.

SANAT VE KURAM
editör: Charles Harrison ve Paul Wood, çeviren: Sabri Gürses, Küre Yayınları, sanat, 1304 sayfa

‘Sanat ve Kuram’ başlıklı elimizdeki eser, 1900-2000 yılları arasında konuya dair farklı kişilerce kaleme alınmış ve çok çeşitli kaynaklardan derlenmiş metinleri bir araya getiren bir antoloji. Bu geniş kapsamıyla antoloji, sanat araştırmacılarının olduğu kadar, konuya ilgi duyan okurların da ilgisini ziyadesiyle çekebilecek nitelikte. Kitapta, sanat ve kurama simgeciliğin katkılarından modern dünya düşüncesine, sanattaki rasyonalizasyondan sanat ile özgürlük, sorumluluk ve güç arasındaki ilişkiye ve bireyciliğin toplum ve sanatta kendine nasıl yer bulduğundan postmodern sürecin sanattaki yansımalarına kadar birçok konu yer alıyor.

FETHULLAH GÜLEN’İN HUKUK SERÜVENİ
James C. Harrington, çeviren: Mehmet Çakmak, Alfa Yayınları, siyaset, 212 sayfa

Texas Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde profesör olan James C. Harrington bu kitabında, 1999’da Ankara DGM tarafından Fethullah Gülen hakkında başlatılan soruşturmayı ve Gülen’in uzun yıllara yayılan yargılanma sürecini anlatıyor. Harrington kitabında, davanın iddianamesinden altı yıl süren yargılama sürecine, Gülen’in savunmasından Avrupa Birliği’nin davaya yaklaşımına ve Gülen’in bu davadan oy birliğiyle beraat edişine kadarki süreci izliyor. Yazar, dava sürecinin yanı sıra, Fethullah Gülen’in kişiliğini, Gülen hareketinin dinamiklerini, Türkiye mahkemelerinin tarafsız olup olmadığını ve medyada karşılaşılan nefret suçlarını da irdeliyor.

Küçük sürtünmelerle yetinmeyenler

KARAHİNDİBA
Sinan Sülün
Sel Yayıncılık
2011, 136 sayfa.
Kitaplarla haşır neşir olmaya başladığımdan beri kitap kapaklarının ayrı bir yeri olduğunu düşünürüm hep. Dış güzelliğin içe de yansımasını bekler, çoğu kez sükutu hayale uğrasam da inancımı kaybetmemeye çalışırım. Sinan Sülün’ün ilk öykü kitabı ‘Karahindiba’yla karşılaştığımda da bunu düşünmeden edemedim. Zira kapağı gerçekten etkileyici, hakkını teslim etmemek olmaz. Peki havada savrulan çocukluğumuzun pamuk çiceklerinin güzelliği kitabın içine de yansımış mıydı acaba?
“Aralık”, “Mavi Pelikan” ve “Karahindiba” adlı üç öyküden oluşan bu ilk kitap, yazarın kendi kuşağının hikâyelerini mağlup olmuşların gözüyle anlatıyor. Üç ayrı öykünün buluşma noktasında modern toplumun sıkışmış hayatları, varlık yokluk halleri, orta sınıf yaşamının yavanlığı, toplumsal dayatmaların sebep olduğu yalnızlıklar var. Sinan Sülün, Notos dergisindeki söyleşisinde yazmaya, kendi kuşağının dertlerini anlatmaya devam edeceğini söylerken beslendiği yazarları sıralıyor: Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Sabahattin Ali, Murathan Mungan. Gerek yapısıyla gerekse yazarın kulladığı dille iyi ki üstatlardan beslenmiş dedirten bir kitap ‘Karahindiba’. Kitaptaki ilk öykü “Aralık”ta, var olmak için vermek zorunda olunan mücadelenin yarattığı bunaltıları, ödemek zorunda kalınan bedellerin ruhta yarattığı acıları, alınan her kararın aslında birer vazgeçiş olabileceğini Rıfat’ın hayatında gözlemliyoruz. Hayatı düzenli bir şekilde yürürken bir anda her şey altüst oluyor, abisinin ve abisiyle birlikte yaşayan annesinin yanına yerleşmek zorunda kalıyor Rıfat. Koca bir enkazdan çıkmak isterken belki de enkaz olarak kalmanın sınırlarında dolaşıyor, varoluş çabasını sorguluyor. İş görüşmelerinde, “Eğer ormanda bir canlı olsaydınız ne olurdunuz?” sorusunun sorulduğu dünyaların absürdlüğünü anlamakta da zorlanıyor. İkinci öykü “Mavi Pelikan”da kırtasiyede çalışan Numan’ın bir pelikana olan aşkını sürreal çizgilerde anlatıyor. Mizahın karalarında dolaşırken fantastik bir dünyada ötekileştirilen “aşk”lara da göndermede bulunmadan geçmiyor yazar. Ve kitaba adını veren “Karahindiba” öyküsü. Rüzgârda savrulan o tohumcukların hayata yansıması gibi, gidilecek yeri sadece rüzgârın belirlediği, ayrı yerlere düşen birer çiçek tanesi... Üstadın dediği gibi küçük sürtünmelerle yetinmeyen öykülerle dolu, okunası bir ilk kitap ‘Karahindiba’.
Sinan Kandemir

SELÇUKLULAR
Erdoğan Merçil, Bilge Kültür Sanat Yayınları, tarih, 384 sayfa

Prof. Dr. Erdoğan Merçil, şu ana kadar Selçuklular ile ilgili kaleme aldığı çok sayıda çalışmayla bilinen bir isim. Bu çalışmaların son ürünü olan elimizdeki eser de, Merçil’in Selçuklular’la ilgili yirmi dokuz makalesini bir araya getiriyor. Kitapta, Fars Meliki Selçuk-Şah’ın hayatı ve paraları; Tuğrul Bey zamanındaki İran; Türkiye Selçukluları devrinde Türkçenin resmi dil olarak kabul edilmesini kimin kabul ettiği; Haçlı Seferleri sırasında Selçukluların durumu; Sultan Sencer’in Bizans İmparatoruna mektubu ve Selçuklularda Taştdâr ve Emir Dâd müesseseleri gibi konular ele alınıyor. Çalışmada ayrıca, Büyük Selçuklularda kütüphaneler, Selçuklularda rüşvet, Selçuklularda meslekler ve Selçuklularda ordu pazarı gibi, o dönemin toplumuna dair önemli ve aynı zamanda keyifli detaylar barındıran yazılar da yer alıyor.

NE DEĞİŞTİ?
Handan Çağlayan, Şemsa Özar ve Ayşe Tepe Doğan, Ayizi Kitap, kadın, 206 sayfa

Bilindiği gibi Kürtler, en yoğun şekilde 1990-1995 yılları arasında, Doğu ve Güneydoğu’da zorunlu göçe tabi tutulmuştu. Göç, ardında boşaltılmış, yakılmış ve harabeye çevrilmiş binlerce köy bırakırken, yerlerinden yurtlarından edilen Kürtler kendilerini köylerinden çok uzakta, başka kentlerde buldular. İşte, Handan Çağlayan, Şemsa Özar ve Ayşe Tepe Doğan gibi, alanında uzman üç ismin çabasıyla ortaya çıkan bu kitap, zorunlu göçü Kürt kadınlarının gözünden izliyor. Yirmi beş kadın ve kız çocuğu ile yapılan yüz yüze görüşmelere dayanan çalışma, kadınların zorunlu göç sürecine dair anılarına; ailelerin parçalanması, cezaevleri, ev baskınları, işsizlik, evsizlik ve yoksulluk gibi travmalarla dolu hayatlarına iniyor. Kitap, Kürt kadınlarının deneyimlerini ve taleplerini görünür kılmasıyla önemli bir boşluğu dolduruyor.

EMPATİK BEYİN
Christian Keysers, çeviren: Aybey Eper, Alfa Yayınları, inceleme, 320 sayfa

Christian Keysers, ‘Empatik Beyin’ de belki ismen yabancı olduğumuz ama aslında işlevini çok iyi tanıdığımız bir buluştan bahsediyor: ‘ayna nöronları’.
1990’ların ortalarında Vittorio Gallase, Giacomo Rizzolatti ve ekibinin makak maymunlarının beyinlerini incelerken keşfettikleri ayna nöronları, nörobilimde çığır açtı. Aynı işi yapan bir maymun ve bir insanın beyinlerinde aynı nöronun tetiklendiğini ortaya koyan bu buluş sayesinde empati yeteneğinin kökenine dair oluşan soru işaretlerine bir yanıt bulunmuş oldu. ‘Empatik Beyin’, sadece empati değil sezgi, algı, konuşma yeteneği , toplumsallaşma ve paylaşma etkinliği gibi insana dair birçok kavramın temelinde yatan ayna nöronlarını farklı boyutlarda irdeliyor ve bu keşfi psikolojiden toplumbilime, hukuktan etiğe kadar pek çok dala taşıyor.

GÜNÜMÜZDE EMPERYALİZM
İbrahim Okçuoğlu, Akademi Yayınları, siyaset, 333 sayfa

İbrahim Okçuoğlu ‘Günümüzde Emperyalizm’de, serbest rekabetçi küreselleşmeden emperyalist küreselleşmeye, kapitalizmde gözlenen temel değişimlere odaklanıyor. Okçuoğlu, bu değişimleri saptarken, “emperyalizm”, “mülksüzleştirme ekonomisi”, “sermaye birikimi” gibi kavramlar konusunda teorinin yaşamakta olduğu sorunları da tartışmaya açıyor. Tekellerin oluşma koşulları ve dünya pazarı üzerinde hakimiyet mücadelesi; modern mali sermayenin oluşumu ve 21. yüzyılın başında bankalar ile borsalar; uluslararası üretimin ve çalışma sürecinin yeniden örgütlenmesi; emperyalist küreselleşme ve yeni sömürgecilik, Okçuoğlu’nun kuşatıcı bir bakış açısıyla ele aldığı konulardan birkaçı. Kitap, günümüz emperyalizminin temel sorunlarını, sermaye ve üretimin uluslararası hareketini ve bunun sonuçlarını merak edenler için iyi bir kaynak.

KUTUDAKİ CANAVAR
Ruth Rendell, çeviren: Yeşim Seber Kafa, Doğan Kitap, roman, 248 sayfa

Polisiye romanın meşhur ismi Ruth Rendell, son romanı ‘Kutudaki Canavar’da, daha önceki kitaplarının değişmez baş kahramanı polis müfettişi Reginald Wexford’u artık emekliye ayırıyor. Wexford bu sefer, hayatının yarısı boyunca acısını çektiği bir saplantıyla hesaplaşmaktadır. Bu saplantı da, yıllardır peşinde olduğu Eric Targo’nun ta kendisidir. Wexford şimdi, Targo’yla son bir kez karşı karşıya gelirken, onun için çok zor olsa da, Targo’nun gerçekte bir seri katil olmadığı gerçeğini de kabul etmek zorundadır. Bu yönüyle roman, maharetli polis müfettişinin geçmişiyle yüzleşmesi kadar, Targo’nun onurunun iade edilmesi olarak da okunabilir.

HASTANEDE DİNİ HAYAT
Arif Korkmaz, Çizgi Kitabevi, inceleme, 198 sayfa

Arif Korkmaz’ın ‘Hastanede Dini Hayat’ı, son zamanlarda Türkiye’de artış gösteren dine yönelik deneysel araştırmaların yeni bir örneği. Korkmaz burada, din ve hastane sosyolojileri disiplinlerinden yararlanarak, Konya bağlamında, hastanelerdeki dini hayatı ve sorunlarını inceliyor. Çalışmasına, hastaneleri tarihi ve sosyolojik bir perspektifle inceleyerek başlayan yazar, ardından, hastanedeki dini hayatın temel öğelerini tespit ediyor. Korkmaz, araştırmasının uygulamalı kısmında da, hasta ve hemşirelere uygulanan anketlerden elde edilen bulguları yorumluyor ve buradan yola çıkarak Konya hastanelerinde yaşanan dini hayatı tasvir ediyor.

BEKÂRET BONCUĞU
Zeynep Aliye, Kavis Kitap, öykü, 216 sayfa

Zeynep Aliye ‘Bekâret Boncuğu’nda bir araya gelen öykülerinde, Türkiyeli kadınların toplumsal konumunu masaya yatırıyor. Öykülerinde kadınları anne, eş, evlat ve çocuk olarak karşımıza çıkaran Aliye, muhafazakâr bir toplumda hayatta kalmaya çalışan kadınların maruz kaldığı büyük kuşatılmayı ve baskıları resmediyor. Yazar, kitaba adını veren öyküsünde de, Sevinç isimli karakterinin, masumiyetini yitirme korkusunu anlatıyor. Yakın zamanda evlenecek olan Sevinç, geçmişinde yaşadığı bir gönül macerasının vicdan azabını yaşamaktadır. Sevinç, toplumca kabul edilen ve onaylanan evlilik ile hayal ettiği hayat arasında kararsızlık yaşamaktadır.

DİL YARASI
Fadime Özkan, Okur Kitaplığı, siyaset, 590 sayfa

Fadime Özkan’ın ‘Dil Yarası’, aydın ve entelektüellerle yapılan, Kürt sorunu konulu söyleşilerden oluşuyor. Özkan’a konuşan kişilerin farklı görüşlerden gelmesi, sorunun çözümüne dair farklı düşünce ve bakış açılarının bir arada bulunmasını da sağlamış. Bununla birlikte, Kürt sorununun özünde bir demokrasi sorunu olduğu ve ancak barışçıl yaklaşımlarla çözülebileceği fikri, neredeyse tüm isimlerin buluştuğu ortak payda. Fuat Keyman, Ümit Fırat, Faruk Loğoğlu, Tarık Ziya Ekinci, Ayhan Aktar, Altan Tan, Bejan Matur, Doğu Ergil, Selahattin Demirtaş, Hüseyin Çelik, Orhan Miroğlu, Cevat Öneş ve Mesut Yeğen, söyleşilere katılan isimlerden bazıları.

GİZ YOLCULUKLARI
Nevra Bucak, Aya Kitap, roman, 95 sayfa

Nevra Bucak ‘Giz Yolculukları’nda, imkansız bir aşkı anlatıyor. Öykünün merkezinde, bir milletvekili ile bir yazar yer alıyor. Kadın yazar Nil Hanım’ın gözünden verilen roman, genç kadının çalıştığı gazetenin baş yazarının gözaltına alınmasıyla açılır. Bu esnada gazeteye, destek vermek amacıyla birkaç milletvekili de gelir. İşte Nil Hanım, bu milletvekillerinden biri olan Sedat Bey’e, yıldırım aşkıyla vurulur. Tabi, işin ilginç tarafı, Sedat Bey’in de benzer duygular yaşamasıdır. Arka planında, Türkiye’de son zamanlarda doruğa çıkan siyasî kamplaşmaların ve çatışmaların yer aldığı roman, iki aşığın birbirine kavuşma çabasını anlatıyor.

FELSEFE TARİHİ, CİLT 1: KURUCU DÜŞÜNCELER
kolektif, çeviren: İsmail Yerguz, İletişim Yayınları, felsefe, 288 sayfa

Farklı yazarların katıldığı ‘Kurucu Düşünceler’, kültürün ve düşüncenin temellerini atan önemli uğrakların ortaya çıkışını tasvir ediyor. Kitapta Yunan, Yahudi ve Ortadoğu, Hıristiyan, Hindistan, Çin ve İslam kurucu düşünceleri değerlendiriliyor. Kitapta yer alan makaleler, Platon’dan Aristoteles’e, Helenistik felsefeden Mezopotamya’daki felsefe öncesi düşünceye, Kutsal Kitap’tan kilise babalarının düşüncelerine, Augustinus’un öğretisinden Hint düşüncesinin kaynaklarına ve İslam kurucu düşüncesindeki üç büyük meseleye kadar birçok konuyu ele alıyor. Felsefenin ana kaynaklarını saptayan çalışma, konuya ilgi duyan her okura hitap ediyor.

BÜTÜN MUTLU AİLELER
Carlos Fuentes, çeviren: Zeynep Önal, Can Yayınları, roman, 420 sayfa

Carlos Fuentes, elimizdeki romanı ‘Bütün Mutlu Aileler’de, ülkesi Meksika’nın aile yapısını masaya yatırıyor. Fuentes, buradaki öyküleri yoluyla, ülkesinin tezatlarla dolu dokusunu tasvir ederken, aynı zamanda evrensel bir insan hikâyesi de ortaya koyuyor. Roman, Meksikalıların bugününü, kendilerini tanımladıkları kimlik anlayışları eşliğinde izlerken, yetkin bir üslupla, bu kimliğin belirleyici unsuru olan travmaların kökenine iniyor. Roman, ailelerin mikro hayatı ekseninde ve farklı kesimleri temsil eden karakterlerinin bakış açısından, Meksika’nın aile yaşamını, alışkanlıklarını, sınıfsal hiyerarşilerini ve ataerkil yapısını irdeliyor.

Macar rapsodileri gibi bir roman

KIRIK RAPSODİ
Neslihan Stamboli
Altın Kitaplar
2011, 496 sayfa.

Rapsodiler yerel tema ve ezgilerin, milli duyguları yansıtan şarkılarla birleştirilmesiyle oluşturulur. Bu türdeki en önemli eserler şüphesiz Liszt’in Macar Rapsodileri’dir. Neslihan Stamboli’nin romanında da bestecinin 13. Macar Rapsodisi’ne atıflar var; 13. rapsodinin ilk bölümü ağır ve telaşsız başlar. Dinleyenlerde yaşama sevinci uyandırır ki bu coşkunluk yerini yavaşça melankoliye bırakır. Durgunlaşır ve içine kapanır melodoliler. Romanın ilk bölümü de rapsodinin başlangıcında verdiği duygulara uygun kurgulanmış:
Macaristan’ın soylu ve varlıklı ailelerinden Kurzon’ların 20. yüzyılın başlarındaki mutlu günleriyle başlıyor roman. Gusztav ve Kelemen isimli iki kardeş, el birliğiyle giriştikleri işlerde başarılar elde edip prestij kazanmaktadırlar. İşleri yolunda giden Kurzon kardeşlerden Gusztav’ın ilk çocukları Karoly’den sonra 1910 yılında Alex ve Magda adlı ikiz kızları dünyaya gelir. ‘Kırık Rapsodi’de ilerleyen sayfalarda ikizlerden Alex’in hayat hikayesini okuyoruz.
Liszt’in rapsodisinde ilk bölümdeki neşeli melodiler bir süre sonra yerini melankolik duygulara bırakıyor. Kurzon ailesinin mutlu günleri de Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle sona eriyor. İtalya’nın kuzeyinde yaşamakta olan aile, savaş başladıktan sonra ülkeleri Macaristan’a dönmek zorunda kalıyor. Orduya katılan Gusztav, cepheden dönemez. Avrupa’nın büyük devletlerinden biri olarak savaşa katılan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, savaş sona erdiğinde hem imparatorluğunu hem de topraklarının büyük bölümünü kaybeder.
Alex’in çocukluk yılları, babasının yolunu gözleyerek geçer. Genç kızın, okul arkadaşlarından Rudi’ye olan aşkıyla devam eder ‘Kırık Rapsodi’. Rudi’yle evlenmek isteyen Alex, ikiz kardeşi Magda’nın evlenmesinden sonra Rudi’nin evliliğe yanaşmadığını ve kendisini oyaladığını düşünüp umutsuzluğa kapılır. Alex’in bu mutsuz günlerdeki tesellisi, Aziz’in ilgisi ve yakınlığıdır. Dedesi Osmanlı yönetiminde sadrazamlık yapmış olan Aziz, Karoly’nin davetiyle Macaristan’a gelmiştir. İyi eğitimli ve kibar bir genç olan Aziz, Alex’e evlilik teklif eder. Ani bir kararla Aziz’in teklifini kabul eden Alex, Macaristan’dan ayrılıp İstanbul’a yerleşir. Alex’in hayatındaki fırtınalar İstanbul’da da dinmeyecek, artarak devam edecektir. Romanda, Macaristan kökenli Alexandra’nın 20. yüzyılın ilk yıllarından itibaren yaşadıklarını okurken, yüzyılın önemli olaylarına da tanıklık ediyoruz.
Recep Usta