scorecardresearch.com

YENİ ÇIKANLAR

ZİHİN EMEĞİ, KOL EMEĞİ,
Alfred Sohn-Rethel, çeviren: Ayşe Deniz Temiz, Metis Yayınları, felsefe, 217 sayfa

Kojin Karatani, ‘Transkritik’te, Marx ve Kant arasında bir bağ kurmuş ve bunu da Kant’ın etik anlayışını merkeze alarak yapmıştı. Alfred Sohn-Rethel de, Marx ve Kant arasında bağ kurarak, Karatani’ye benzer bir yönteme başvuruyor. Fakat Sohn-Rethel burada farklı olarak Marx’ı, Kant’ın etik anlayışıyla değil, epistomoloji eleştirisi bağlamında değerlendiriyor. Teknoloji ile birlikte, kafa ve kol emeği arasında gerçekleşen kopuşun ne zaman ortaya çıktığını araştıran yazar, soyutlamanın tarihsel bir süreçle bağlantısını sergiliyor. İnsanın fikirleriyle değil, eylemleriyle varolduğu fikri, elimizdeki çalışmanın omurgasını oluşturuyor.

ALEVİLERİN SİYASAL TARİHİ,
Necdet Saraç, Cem Yayınevi, tarih, 496 sayfa

Necdet Saraç, iki cilt olarak tasarladığı ‘Alevilerin Siyasal Tarihi’nin elimizdeki ilk kitabında, 1300-1970 arası döneme odaklanıyor. Alevilerle ilgili mevcut çalışmaların “Sünni gölge”den mustarip olduğunu söyleyen Saraç, bu çalışmaların ele aldığı Alevilerin siyasal tarihlerinin, yer yer gerçeklerden uzaklaştığını ve abartıldığını belirtiyor. Resmi tarih ile abartılar ve efsanelerle örülü yaklaşımlarla arasına mesafe koymayı amaçlayan çalışma, Alevilerin devletlerin kuruluş süreçlerinin önemli aktörleriyken, devlet kurumsallaşmaya, merkezi iktidar kurulmaya başlandıktan sonra iktidardan nasıl tasfiye edildiklerini gözler önüne seriyor.

RAHİP MOURET’NİN GÜNAHI,
Émile Zola, çeviren: İsmail Yerguz, Kırmızı Yayınları, roman, 417 sayfa

Büyük Fransız yazar Émile Zola’nın ‘Rahip Mouret’nin Günahı’ adlı romanı, doğa ve din arasındaki sonu gelmez mücadelenin yetkin bir hikâyesi. Roman, Serge Mouret adlı bir papazın, Albine Serge isimli genç bir kıza âşık oluşuna dayanır. Papazlık okulundaki eğitimle adeta insanlıktan çıkmış olan Mouret, Serge’ye duyduğu aşkla, yeniden insanlığa dönmüştür. Fakat bu ilişki, Mouret’yi her ne kadar insanlığını keşfettirse de, din ve doğa arasında yaşayacağı büyük çelişkiden kurtaramaz. Aptalca yobazlıklara, dinin sonu gelmez tutuculuğuna saldıran Zola, papazın dramı ekseninde yeniyetmeliği, gençlik heyecanını, aşkı, şehveti ve günahı anlatıyor.

SON NEFESTE, SON SAVUNMA,
Türkan Saylan ve Hüseyin Karataş, Siyah Beyaz Yayınları, siyaset, 183 sayfa

‘Son Nefeste, Son Savunma’, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği kurucusu Türkan Saylan’ın kendisini hedefleyen saldırılar karşısında verdiği hukuk mücadelesini anlatıyor. Saylan bu kitabı, avukatlığını yapan Hüseyin Karataş ile birlikte yazmaya başlamış, fakat kitabın taslak metinlerine Ergenekon soruşturması kapsamında el konulmuştu. Saylan’ın vefatından bir hafta önce geri alınan taslaklar, avukatı tarafından kitap haline getirilmişti. Burada, Saylan’ı ve kurucusu olduğu derneği hedef alan suçlamalara yanıt veriliyor. Kitap, hakkında açılan davalardan beraat eden Saylan’ın, uğradığı haksızlıkları ve suçsuzluğunu ortaya koyma çabasının belgesi.

ROMAN KİTABI,
Semih Gümüş, Can Yayınları, eleştiri, 223 sayfa

Semih Gümüş’ün, aynı zamanda bir eleştiri serüveni olarak da değerlendirilebilecek ‘Roman Kitabı’, “iyi roman”ın ne olduğunu tartışıyor. Eleştirmenin bu kitabını ilgi çekici kılan hususların başında, başka bir sanatsal yaratım alanına gönül indirmeden, romanı nirengi noktası alarak çözümlemeye koyulması. Kitaptaki yazılarda, roman ve arayış, romanda tip, yazının kendiyle yüzleşmesi, romanda tarihsellik, roman ve tarihsel gerçeklik gibi konular ele alınıyor. Kitap bunun yanı sıra, eleştirel okuma, görüngü, içeylem, kitsch-roman, organik roman, retorik ve yanılsama gibi, roman türüne dair kavramları irdelemesiyle de rehber nitelikte bir eser.

OTOYOLDA PİKNİK, PADİŞAH-I HALİ OSMAN
Üstün Dökmen, Remzi Kitabevi, tiyatro, 256 sayfa

Oyunları Devlet Tiyatrosu’nca defalarca sergilenen Üstün Dökmen, bu kez iki tiyatro oyunu ve bir librettoyla çıkıyor okur karşısına. ‘Otoyolda Piknik’te kaygılar ve yaşamın hilelerinin bilinçte açtığı yaralarla yüzleştiriyor. Yazar, toplumsal korkuların iliklerimize işlediği günümüzde, kendi halimize gülmemizi sağlıyor. Anlayacağınız başrol olarak sahnede hepimiz varız… ‘Padişah-ı Hali Osman’da ise geçmişin gelecekle buluşmasına seyirci oluyoruz. Bu keyifli buluşma, geçmişimize ve günümüze ironik bir eleştiri getiriyor. Öte yandan yazar, bir padişahın kavuğu ve bir CEO’nun kravatı arasında uzanan esrarlı bir zaman tüneli açıyor.

OSMANLI PADİŞAHLARINDA PEYGAMBER SEVGİSİ,
Cemalnur Sargut, Nefes Yayınları, inceleme, 223 sayfa

Cemalnur Sargut bu çalışmasında, bilinen bir konuyu, Osmanlı padişahlarının Allah ve Peygamber sevgisini inceliyor. Sargut, padişahların her davranışlarında bu sevgiyi dile getirdiklerini ve kendilerini her daim Mekke ve Medine’nin hizmetçisi olarak addettiklerini söylüyor. Sargut, Osmanlı sarayında müezzinlik müessesesini, Osmanlı’da mevlid törenlerini, Yavuz Sultan Selim’le beraber Topkapı Sarayı’na kutsal emanetlerin akışının başlamasını, padişahların hat sanatında eser ortaya koymalarını ve Osmanlılarda, hilye geleneği olarak bilinen, peygamberin vasıflarını anlatan eserlerin gelişimini, söz konusu ilişkinin örnekleri olarak ele alıyor.

Tarih’le oyun olmaz

GAYRİ RESMİ YAKIN TARİH
Mustafa Akyol
Etkileşim Yayınları
2011, 202 sayfa.

“Yaşadıkları, anbean insanı oluşturur ve arkasında bıraktıkları, farkına varmadan önüne geçer.” Bu cümleyi, tarihçi İlber Ortaylıdan okumuştum. Tarih insanın geçmişidir. “Devlet doğruyu bilir, halk onu uygular” bu zihniyetle ergenleşen bir ülkede yaşıyoruz. “Tarihi bize kim doğru anlatır?” sorusunun cevabı insandan insana değişir. Bazen ideolojisine itibar ettiğimiz bir entelektüel, bazen güvendiğimiz bir tarihçi, bazen bir yazar... Ama en etkili ve lezzetlisi, söz konusu tarihi, ona tanıklık eden herhangi birinin ağzından dinlemek.
Gazeteci yazar Mustafa Akyol da ‘Gayri Resmi Yakın Tarih’ adlı kitabında hemen hemen aynı mevzulara eğiliyor. Kitabın bir kısmı, yazarın gazete yazılarından oluşuyor. Akyol, günümüz Türkiye ’sinin en önemli tartışma alanlarını tarihsel arka planı eşliğinde inceliyor. Yazar bunu yaparken resmi tarih algısındaki eksiklere ve yanlışlara cesaretle işaret ediyor ve düne dair ezberleri bozuyor…
Akyol, Türkiye’de demokrasi, Kemalizim, milliyetçilik, laiklik gibi tartışılmaya muhtaç kavramları irdelerken, birçok entelektüel bilgiye sahip olmak mümkün.
Kitaptaki başlıklardan bazıları şöyle: Türkiye’de Kemalizm Üzerinde Düşünceler, Resmi Milliyetçilik Üzerine Tezler, Büyüklere Masallar, Cumhuriyet Türkiyesi’nin İslam’la İmtihanı, İttihat Terakki’den Miras Kalanlar ve Yakın Tarihten Bugüne Yansıyanlar. Adını buraya sığdıramadığım diğer başlıklar da birçok kabuk bağlamış konuya ışık tutuyor.
Kürt sorununu yakından takip eden ve bu konuya vakıf olan Akyol, kitabında bu konuya geniş yer vermiş. Birçok konuda geçmişiyle yüzleşmeye hazır bir konjektör’le cebelleşen Türkiye’nin kabuk değiştirmeye gönüllü bir ülke olacak mı? Bu ülkede yapılan, devrimler, darbeler meşru muydu? Yoksa gayri meşru muydu? Daha çok bu iki kavramın hangisi uygulandı? Yapılan yanlışlar nelerdi? İşte tüm bu soruların cevabını tüm çıplaklığıyla göz ününe seriyor Mustafa Akyol.
Mehmet Ulaş

FELSEFEYE GİRİŞ,
Şehmus Yıldız, Cinius Yayınları, felsefe, 345 sayfa

Şehmus Yıldız’ın derlediği ‘Felsefeye Giriş’, filozofların erdem, özgürlük, mutluluk, yaşam ve insana dair görüşlerini bir araya getiriyor. Yıldız belli bir konuyu işlerken, tek yönlü bir yaklaşım yerine, düşünce tarihi boyunca ortaya konmuş farklı görüş ve fikirleri aktarmaya özen göstermiş. Burada hem erdemi hem erdemsizliği, hem hazcılığı hem çileciliği, hem bireyselliği hem toplumsallığı, hem bencilliği hem özgeciliği savunan felsefi akımlar ele alınıyor. Antik Çağ’dan günümüze, 2500 yıllık düşünce tarihinde yer etmiş önemli akımları ele alan kitabı, benzer türdeki çalışmalardan ayıran etkenlerden biri de, bizzat bir okur tarafından kaleme alınması. Kendisini ne yazar ne de akademisyen olarak tanımlayan Yıldız, okurların, anlaşılmasının zorluğundan şikayet etmeyecekleri bir felsefeye giriş kitabı hazırlamış.

MARX’IN EKOLOJİSİ,
John Bellamy Foster, çeviren: A. Ercüment Özkaya, Epos Yayınları, felsefe, 357 sayfa

Sosyoloji profesörü John Bellamy Foster, ana odağını Karl Marx’ın oluşturduğu ‘Marx’ın Ekolojisi’nde, devrimci bir ekolojik görüşü geliştiriyor; materyalizmin, ekolojik düşünce biçimlerinin gelişimine büyük bir katkıda bulunduğunu ortaya koyuyor. Marx’ın ekolojik perspektifinin onun materyalizminden kaynaklandığını ve onun eserlerinin, dikkate değer ekolojik sezgi içerdiğini belirten Foster, Marx’ın, modern burjuva ekoloji bilincinin ortaya çıkmasından daha önce, doğanın sömürülmesini kınadığını hatırlatıyor. Marx’ın ekolojik düşüncesini sistematik bir biçimde yeniden inşa etmeye koyulan Foster, bunun için ilk olarak ekolojinin kökenlerini araştırıyor. Kitap, bu kökenlerin oluşumunda, materyalizmin on yedinci yüzyıldan başlayıp on dokuzuncu yüzyıl boyunca devam eden gelişiminin önemli bir payı olduğunu gösteriyor.

ÖLÜM BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ,
José Saramago, çeviren: Mehmet Necati Kutlu, Turkuvaz Kitap, roman, 206 sayfa

1998 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi José Saramago, kısa bir süre önce, 2010’un haziran ayı ortalarında aramızdan ayrılmıştı. Yazar, yeni bir baskıyla raflardaki yerini alan ‘Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş’ romanında, insanlığın ezeli ve ebedi hayali olagelmiş ölümsüzlüğü hikâye ediyor. Bilinmeyen bir ülkede geçen roman, ölümün yeni yılla birlikte tüm faaliyetlerini durdurmasıyla açılır. İnsanlar artık hiçbir şekilde ölmemekte ve böylelikle çağlar boyu peşinde koştukları ölümsüzlüğe kavuşmuş görünmektedir. Fakat kısa bir süre sonra “ölümsüz ülke”de, korkunç bir sorun başgöstermiştir: ölüm ortalıkta görünmemekle birlikte, yaşlılık, hastalık ve kazalar, insan bedeni üzerindeki etkilerini aynı şekilde devam ettirmektedir. Ölümsüzlük bu aşamada, güzel bir rüyadan, tatlı bir hayalden çok, korkunç bir karabasana dönüşmüştür.

ÇAĞDAŞ ARAP AŞK ŞİİRLERİ ANTOLOJİSİ,
derleyen ve çeviren: Metin Fındıkçı, Can Yayınları, şiir, 295 sayfa

Metin Fındıkçı’nın hazırladığı ‘Çağdaş Arap Aşk Şiirleri Antolojisi’, 12 Arap ülkesinden çok sayıda şairin üretimlerine yer veriyor. Antolojinin en dikkat çeken yönlerinden biri, Sadi Yusuf, Muzaffer El Nevvab, Mahmud Derviş ve Hasan Tayyib gibi toplumcu şairlerin, hiç bilinmeyen, eskilerde kalmış şiirlerine yer vermesi. Mısır’dan Salah Abdelsabur’un, antolojide yer verilen ‘Rüya’ adlı şiirinden bir alıntı: “Her akşam, / Saatler gece yarısını vurduğunda, / Sesler köşelerine çekilir / Derimin içine girer canımı içer / Gölgemi duvarın üstüne serer / Özel tarihimde dolaşırım, anılarımda süzülürüm / Ölü günde çektiği cezada ufalan bedenimin sınırında / Ufalan bedenimde gömülü günlerim uyanır / Mahzun hâkimin, kimsesizliğin ve çocukluğun / penceresinden / Karar ve yanıt gibi hem gülüşüm hem ağlayışım / yaşlanır (...)”

KEMAL ÖZER İÇİN ANI FOTOĞRAFLARI,
hazırlayan: Simge Özer Pınarbaşı, Yordam Kitap, armağan, 240 sayfa

‘Kemal Özer İçin Anı Fotoğrafları’, 2009 yılında yitirdiğimiz sosyalist gerçekçi şiirin önemli isimlerinden Kemal Özer’e adanmış bir armağan. Özer’in kızı Simge Özer Pınarbaşı tarafından hazırlanan kitapta, şairin hayatı, şiirinin genel özellikleri, dergicilik ve yayıncılık alanındaki çalışmaları kapsamlı bir şekilde anlatılıyor. Özer’i tanıyan, Türkiye edebiyatının ünlü birçok kaleminin tanıklıklarıyla katkıda bulunduğu kitap, görsel açıdan da oldukça doyurucu. Uzun soluklu bir çalışmanın sonucunda ortaya çıkan eser, bu üretken ve değerli şairin hayatının, şiirinin ve eserlerinin hatırlanmasına, kuşkusuz önemli bir katkı sunuyor.

KÜLTÜRÜN KÖKENLERİ,
René Girard, çeviren: Mükremin Yaman ve Ayten Er, Dost Kitabevi, felsefe, 188 sayfa

‘Kültürün Kökenleri’, Fransız antropolog, filozof ve sosyal bilimci René Girard’ın söyleşi ve tartışmalarından oluşuyor. Türkçeye daha önce çevrilen eserlerinden de bildiğimiz gibi Girard, “kurban”, “mimetik arzu” ve “kurucu günah” gibi kavramları irdelemiş; bunu da ağırlıklı olarak, dinsel ve edebi metinleri analiz ederek yapmıştı. Yazarın elimizdeki kitabı da, toplumsal ve siyasal gelişmenin kendine has dinamiklerini irdeliyor ve çağdaş gerçekliği, söz konusu dinamikleri kavrayamadığı için eleştiriyor. Yazara göre toplumsal ve siyasal gelişme, nihilizm, postmodernizm ve “tarihin sonu” gibi formüllere indirgenemeyecek kadar karmaşık.

OYUN, TÖREN, GÖSTERİM,
Ayşın Candan, Norgunk Yayıncılık, tiyatro, 147 sayfa

‘Oyun, Tören, Gösterim’, Ayşın Candan’ın tiyatroya odaklandığı makale, eleştiri, tanıtım ve kuram gibi farklı türdeki yazılarından oluşuyor. Yazarın üç bölüme ayırdığı kitabının ilk bölümünde, performans, ritüel ve antik oyunlar ile Türk tiyatrosuna dair yazılar yer alıyor. Bu bölümün ilgi çekici yazılarından biri, Candan’ın, III. Selim döneminin gösteri olaylarını araştırarak, yakın çağda saray çevresinde oyunun yerini ortaya koyduğu makale. Kitabın ikinci bölümünde, yazınsal bir metne dayalı sahne yapımlarının gösterimsel çözümlemesine yer veriliyor; üçüncü ve son bölüm ise, sahnenin teorik açılımlarına yoğunlaşan yazılardan oluşuyor.

FOUCAULT VE DERRIDA’DA FEMİNİZM VE AYIRIM,
Roy Boyne, çeviren: Ayşe Banu Karadağ, Sel Yayıncılık, inceleme, 91 sayfa

Roy Boyne, elimizdeki nitelikli makalesinde, Fransız düşünürler Michel Foucault ve Jacques Derrida’nın “cinsiyet”, “ayırım”, “kadın-erkek ilişkileri” ve “erk” konulu çalışmalarını inceleyerek, bu metinlerin feminizme ilişkin mesajlarının olup olmadığını araştırıyor. Yaptığı çalışmayı “metin kazısı” olarak tanımlayan Boyne’un, iki düşünürün metinlerini ayrıntılı bir şekilde okuduğu görülüyor. Bir dönemin iki ünlü düşünürü Foucault ve Derrida’nın kadın özgürlüğü, kadının özne oluşu ve feminist mücadele konusundaki düşüncelerinin izini süren yazarın, aynı zamanda postmodern dönemin feminist harekete bakışını da ortaya koyduğu söylenebilir.

YILDIZLARDAN BİLE UZAKLARDA,
Aydın Boysan, Doğan Kitapçılık, roman, 335 sayfa

Aydın Boysan’ı, mizah dozu yüksek bir ehlikeyf olarak biliriz. Onun sohbeti ve lezzetli dili, muhabbet severlerin her daim ilgisini çekmiştir. Bir roman olan ‘Yıldızlardan Bile Uzaklarda’ ise, Boysan’ın daha önce kaleme aldığı kitaplardan farklı. Roman, Rumelihisarı’nda bir restoranda, gece yarısından biraz sonra gerçekleşen ilginç bir olayla açılır. Restoranın yedi gediklisi, aniden sırra kadem basmışlardır. Kısa bir süre sonra da, yedi arkadaşın uzaylılar tarafından kaçırıldığı ortaya çıkmıştır. Roman, bu yedi insan ile onları Kapo gezegenine kaçıran uzaylılar arasında, “kültür farkı”ndan kaynaklanan gülünç olayları hikâye ediyor.

KEÇİNİN ŞARKISI,
Konstantin Konstantinoviç Vaginov, çeviren: Kayhan Yükseler, Everest Yayınları, roman, 213 sayfa

Sıkı sansür uygulamalarına maruz kalmasına rağmen yayımlanabilen ‘Keçinin Şarkısı’, Ekim devriminden sonra hayata tutunmaya çalışan bir kesim aydının yaşadıklarını hikâye ediyor. Rus devriminin olumlu yönlerine rağmen, bilhassa Stalin döneminde artarak, aydınlar üzerinde baskı kurduğu biliniyor. Bundan ‘Keçinin Şarkısı’nın yazarı Konstantin Konstantinoviç Vaginov da nasibini aldı. İşte Vaginov’un romanı, birebir mağduru olduğu bu ortamı anlatıyor. Romanı ilgi çekici kılan hususların başında, baskıcı ortamı işlerken sembolik tarzın iyi bir örneğini vermesi. Vaginov, yaşadıklarını anlatırken, eski Roma’ya ve Yunan mitolojisine uzanıyor.

EZBER BOZMAK,
Stephen Kinzer, çeviren: Sulhiye Gültekingil, İletişim Yayınları, siyaset, 293 sayfa

Stephen Kinzer ‘Ezber Bozmak’ta, ABD’nin Ortadoğu politikalarının geçmişini araştırıyor, bu hatalı siyaseti yeniden düzenleyecek önerilerde bulunuyor. ABD’nin Ortadoğu politikasındaki ezberleri sorgulayan Kinzer, ilk olarak, Türkiye ve İran’ın demokrasi konusundaki gayretlerini gösterdiğini savunduğu modern tarihlerini ele alıyor; ardından, ABD’yi Suudi Arabistan’a bağlayan ilişki ile ABD’yi İsrail’e bağlayan ilişkinin kökenlerine iniyor. ABD’nin Ortadoğu’ya dair ezberlerinin bu ilişkiyle şekillendiğini belirten Kinzer, İran ve Türkiye’yi önemseyerek, ABD’nin bu iki ülkenin bölgedeki anahtar rolünü de hesaba katması gerektiğini söylüyor.

Dört adamdan geriye kalanlar

4’TE 1
Nick Schuyler, Jere Longman
Çeviren: M. Fatih Pazarbaşı
Derin Kitap
2011, 272 sayfa.

İşte aynen sizin benim gibi bir insan hayal edin şimdi. Henüz yirmi dört yaşında bir genç adam. Sporcu. Bir sevgilisi, ailesi var, köpekleri, yakın arkadaşları var, hepimizin olduğu gibi. Beraber spor yapıyorlar, vücut gelişimi hayatlarında en ön planda. Sonra bir gün, eğlenmek için balığa çıkmaya karar veriyorlar. Dört kişi tekneyle Meksika Körfezi’ne açılıyorlar. Fırtına çıkıyor. Geri dönelim, diyorlar. Çapa dipten çıkmıyor. Yanlış bir karar vererek, çapayı çıkarmak için ipi kesecekleri yerde tekneye gaz veriyorlar ve tekne alabora oluyor. Tekneye ve onları hayata bağlayan diğer şeylere tutunmaya çalışıyorlar. Dalgalarla, susuzluk ve açlıkla, ahtapot ve köpekbalıklarıyla, halüsinasyonlar ve korkuyla boğuşuyorlar. Teker teker can veriyorlar. Sadece yirmi dört yaşındaki adam kalıyor geriye. Romanın ‘4’te 1’ adını taşımasının nedeni de bu, dört kişiden geriye sadece birinin kalması…
Okuyunca insana bir film hikâyesi gibi geliyor, değil mi? Tahmin ettiğiniz üzere, bu bir film ya da kurgu roman değil. Bu, yaşanmış bir hikâye. Amerika’nın Florida Eyaleti’nin kalabalık şehirlerinden Tampa’da yaşayan Nick Schuyler’ın başından geçmiş bir olay. Schuyler’ın denize açıldığı arkadaşlarından ikisi Ulusal Futbol Ligi (NFL) oyuncusu olduğundan, olay Amerika’da ülke çapında haber olmuş. Daha sonra, olay hakkında çıkan dedikodulara son vermek için spor yazarı Jeré Longman’ın da yardımıyla yaşadıklarını elinden geldiğince hikayelemeye çalışmış Nick Schuyler ve böylece ortaya çıkmış ‘4’te 1’.
Romanın hikâyesi kadar ilgi çekici bir diğer özelliği de dili. Bir sporcunun mantık temelli disiplininin yansıdığı abartıdan ve süslemeden uzak dil, okurken insanın dikkatini çekiyor. Hiçbir ayrıntı fazla görülmemiş. Romanın tamamı, erkeklere özgü diye tanımlanabilecek ölçülü bir duygusallıkla anlatılmış; hatta yazarın kaderine isyan ettiği, can veren arkadaşlarına onları sevdiğini söylediği bölümlerde bile. Yazarın yaşadığı şoku atlatamadığını, bazen kurduğu kısa ve kesik kesik cümlelerden çıkarabiliyoruz. O donuk, buz gibi duygu okuyucuyu da ele geçiriyor. İşin sonunda o dört adamdan birinin hayatta kalacağını bilsek bile romanın sürükleyiciliği azalmıyor. Gerçek bir insanın, gerçek duygularını yansıtmış olması merakımızı körüklüyor. ‘4’te 1’de yaşanmış bir felakete şahit olurken, bir yandan da arkadaşlığı, hayata tutunmayı ve kaybedilen bir savaşı okuyacaksınız.
Darya Demir

ZİNDANA TIKILAN İKTİDAR,
Mithat Perin, Doğan Kitap, anı, 232 sayfa

‘Zindana Tıkılan İktidar’, 27 Mayıs darbesinin mağdurlarından Mithat Perin’in anılarından oluşuyor. Perin, 27 Mayıs sanığı bir milletvekili olarak 16 ay yaşadığı ve beş ay ağır hapse mahkum olarak ayrılıp geriye kalan cezasını çekmek üzere sevk edildiği Kayseri Bölge Cezaevi’yle ilgili anılarını anlatıyor. 27 Mayıs darbesi, halkın seçtiği bir iktidarı hedeflediği kadar, Türkiye’de askeri darbe geleneğini başlatmasıyla da, etkileri daha sonra da devam eden olaylardan. Perin’in bir döneme ışık tutan anılarında, 27 Mayıs’ın askeri darbesinin tohumlarının atılışı, Türkiye’nin NATO’yu uyarması, CHP’nin Demokrat Parti’yi kapattırması, Yassıada duruşmaları, Celal Bayar’ın intihar teşebbüsü, Yassıada’daki hakimler ve savcılar, savunma avukatları ve Menderes ile iki bakanın idam edilişi gibi önemli detaylar yer alıyor.

ARAP KAYMAKAM,
Orhan Koloğlu, Aykırı Yayınları, biyografi, 204 sayfa

Libya’da başlayan halk isyanı, tüm dikkatleri bu ülkeye yöneltti. Dünyanın anlamaya çalıştığı bu durumun ipuçları, aslında Ortadoğu’nun tarihinin ayrıntılarına bakıldığında günyüzüne çıkıyor. Bu ayrıntıların izini süren bir eser olarak değerlendirilebilecek Orhan Koloğlu imzalı ‘Arap Kaymakam’, Libya’ya Başbakan olan Türk kaymakam Sadullah Koloğlu’nun yaşamöyküsüne dayanıyor. Kitabın yazarı olan Orhan Koloğlu, aynı zamanda Sadullah Koloğlu’nun da oğlu. 1884 yılında Derne’de dünyaya gelen Koloğlu, 1909-1938 arasında çeşitli şehirlerde kaymakamlık yapmasının yanı sıra, Bingöl ve Hakkari illerinde de valilik görevini yürütmüş. Emekli olduktan sonra Libya’ya davet edilmesi ise, onun hayatının dönüm noktası olmuş. Kitap, Libya’da 1949-1952 arasında Başbakanlık yapan “Arap Kaymakam” lakaplı Koloğlu’nun hayatını anlatıyor.

İSTANBUL’LA YÜZLEŞME DENEMELERİ,
Jean-François Perouse, İletişim Yayınları, sosyoloji, 394 sayfa

Jean-Françoise Perouse ‘İstanbul’la Yüzleşme Denemeleri’nde, “çeperler” olarak kavramsallaştırdığı, İstanbul’un birbirinden koparılmış, belli gruplarca sahiplenilmiş bölgelerini, kentin gündelik yaşamını ve kent sakinlerinin kentsel politikalara müdahalelerini ele alıyor. Yeniden canlanan deprem korkusunun, yeni korunaklı sitelerin pazarlanması ve kentsel dönüşüm uygulamalarının hızlandırılmasının güçlü bir gerekçesi haline geldiğini savunan Perouse, kitabının ilk bölümünde, İstanbul’un kaderinin ve merkezin dinamiklerinin anlaşılabilmesini sağlayan çevre semtleri inceliyor. Kitabın ikinci bölümünde, “korku kenti” teması ve İstanbul’un, kapalı ve belli kişilere ayrılmış olan karmaşık yaşam alanları inceleniyor; son bölümde ise, “kent hareketliliği” bölgesel, ulusal ve uluslararası ölçeklerde değerlendiriliyor.

SANATÇILAR VE DÜŞÜNÜRLER,
Louis William Francis, çeviren: Orhan Düz, Kapı Yayınları, felsefe, 181 sayfa

Şu ana kadar sanat ve felsefe temalı muhtelif çalışmalara imza atmış olan Louis William Francis ‘Sanatçılar ve Düşünürler’ adlı kitabında, filozof ve sanatçıların sanat hakkındaki düşüncelerini, çalışma yöntemlerini ve onların eserlerindeki önemli düşünsel ve sanatsal motifleri açığa çıkarmayı amaçlıyor. Francis bu bağlamda, Maeterlinck, Wagner, Rodin, Hegel, Tolstoy ve Nietzsche’yi ele alıyor. Yazar, bu altı ismin sanatla ne tür bağlar geliştirdiğini irdelerken, aynı zamanda bir meseleye ve böylelikle bir felsefeye sahip olmanın, tümünün ortak yönü olduğunu gözler önüne seriyor. “Sanatçı aslında bir düşünür, düşünür de bir sanatçı mıdır?” sorusunun yanıtını arayan Francis’in burada ilgilendiği asıl konu, sanat ile felsefe arasındaki etkileşim ile sanatçıdaki düşünürün ve düşünürdeki sanatçının izini sürmek.

http://www.radikal.com.tr/104328310432830

YORUMLAR

Bu habere henüz yorum yazılmamış.