Yeniden Ahmed Hâşim

Yeniden Ahmed Hâşim
Yeniden Ahmed Hâşim
Ahmed Hâşim, kendinden menkul ilericiliğimizin hışmına uğramış, bireyci, hatta gerici sayılmış
Haber: SELİM İLERİ / Arşivi

Birkaç hafta önce, Atillâ Birkiye, Radikal Kitap ’ta çok etkileyici bar Ahmed Hâşim yayımladı: “Hâşim, babam ve ben”. Sevgili Atillâ, üşenmeyip bir adım yol alsa, yine çok etkileyici bir Hâşim uzunöyküsü yazacak gibime geliyor...
“Hâşim, babam ve ben”den sonra Ahmed Hâşim tutkum depreşti. Önce, epey eskilere uzanıp, lise son sınıftaki edebiyat sınavımız geldi aklıma. Daha doğrusu, 1968 Haziran’ında bir sabah. Bitirme sınavları. Atatürk Erkek Lisesi. O günkü sınav, Türk Dili ve Edebiyatı sınavı.
Dört öğretmenimiz var: Bakiye Ramazanoğlu, Rauf Mutluay, Aysel Mutluay ve soyadını unuttuğum Hamdune hanım. Sorulardan biri, Yahya Kemal’le Ahmed Hâşim’in şiirimize getirdikleri yenilikler. Bugünün uyduruk test sorularından biri değil, çetin bir soru, eliniz kalem tutuyorsa yanıtlayabilirsiniz.
Bir tehlike de söz konusu: Yahya Kemal hem Rauf Bey’in, hem Bakiye Hanım’ın sevdiği şair. Hâşim’i fazla öne çıkartmak kaygı verici olabilir. Oysa ben daha o zamandan Hâşim’ciydim. Bir gönül akışı içinde Ahmed Hâşim’i savundum. Öğretmenlerim buna rağmen tam notu benden esirgemediler.
Şimdi yıllar sonra, her ikisini de sevgiyle, aşkla nasıl anmam!
Baştan Ahmed Hâşim, daima Ahmed Hâşim, bugün de. Kendinden menkul ilericiliğimizin hışmına uğramış, simgeci, bireyci, hatta gerici sayılmış Ahmed Hâşim. Ölümünden bu yana şu kadar yıl geçtiği için telafisiz kalmış Ahmed Hâşim. Yayınevleri biraz daha iştahlı basıyorlar şimdi onun eserlerini.
Ama Dergâh Yayınları, İnci Enginün’ün ve Zeynep Kerman’ın emeğiyle yıllar önce Ahmed Hâşim külliyatını bize kazandırmıştı. Söylemeden geçemeyeceğim.
Gidip ‘Bize Göre’yi (1928) buldum, herhangi bir sayfasını açtım; bakın ne çıktı karşıma:
“Gazetecilik, ticaret mahiyetini aldıktan sonra, kendisine ‘müşteri’ ismi verilmesi daha doğru olan okuyucunun hoşuna gitmek gayretiyle gazeteler, yavaş yavaş sütunlarından ‘fikir’in bütün şekillerini süpürüp attılar. Hareket etmeyen güzel bir vücudu nasıl her tarafından yağ tabakaları kaplarsa, gazeteler de bir taraftan yiyecek ve içecek ilânları, diğer taraftan metni kovan resimlerin istalâsı altında kaldı.”
Donup kalmadınız mı? Hâşim sanki bugünümüzü anlatıyor!
Dünya basınına göz atınca hükmedilir ki, mide ve bağırsak, dimağdan çok daha şerefli bir uzuv derecesine yükselmiştir. Hatta iri göbekli insanların etrafımızda çoğaldığına bakılırsa, birçoklarının şimdi, dimağlarını kemik mahfazasından çıkarıp karınlarında taşıdıklarına hükmetmek lâzım geliyor. Dimağ, haysiyetinden bu kadar kaybettikten sonra, hayat î faaliyette insanın filden, karıncadan, leylek ve zürafadan hiçbir farkı kalmıyor.”
Sonra “Merdiven” şairi bir hayalin peşine düşmüş:
“Rabbim! Her zevki tatmin edecek ve ismi yine ‘sanat ve edebiyat’ olacak felsefe taşını nasıl bulmalı?”
Mucizevî felsefe taşını Ahmed Hâşim bulamamış olmalı ki, git git, hayatın kılgısında edebiyatın, sanatın sokaklarını büsbütün daralmış görüyor. Ünlü, bence unutulmaz “Müslüman Saati” denemesinde, yakın gelecekte paldır küldür nasıl ‘Amerikanlaşacağımızı’ ilk o söylemiş. Gittikçe kuruyarak, gittikçe öz ve ruh yoksulluğuna düşerek, ama bundan gocunmayarak, tam tersine, yoksulluğumuzla, yoksunluklarımızla övüne övüne bugüne gelmişiz. Fakat buradan nereye varabiliriz? Böylesi bir gidişin yarın için umutlar uyandırması mümkün müdür?
Âdeta önseziyle ‘Bize Göre’ yanıtlıyor; Ahmed Hâşim bir dostunu tanımlarken diyor ki: “... zihninde fikirler, sonbaharın hasta sinekleri gibi zahmetle kımıldanıyordu.” Saptayım hepimize galiba tıpatıp uyuyor.

Gündeş öneriler:
a) Vilette, Charlotte Bronte, Nevhiz Aksungur’un çevirisi, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2011.
b) Sevgi, İlham Dilman, Ertürk Demiral’in çevirisi, Yapı Kredi Yayınları, 2011.