YERYÜZÜ KİTAPLIĞI

K Kitaplığı, üç Simenon kitabını art arda yayımladı. Soğukkanlı pipo tiryakisi Komiser Maigret'nin yaratıcısı Simenon
Haber: CELÂL ÜSTER / Arşivi

K Kitaplığı'ndan 3 K
K Kitaplığı, üç Simenon kitabını art arda yayımladı. Soğukkanlı pipo tiryakisi Komiser Maigret'nin yaratıcısı Simenon, kuşkusuz, yirminci yüzyılın en çok satmakla kalmayan en çok okunan, en çok okunmakla da kalmayan en çok yazan yazarlarının başında geliyor. 1922-1936 yılları arasında her gün yaklaşık 80 sayfa yazarak 1500 kadar öykü kaleme alan, sonraki yıllarda da yılda 10'dan fazla yapıt vermeyi sürdüren; kendi adıyla 200'den fazla, 17 ayrı takma adla da 400'den fazla roman yazan Simenon'a, "kalem efendisi"nden çok, "kalem emekçisi" nitelemesini yakıştırmak yanlış olmasa gerek.
1950'lerin Amerikan hoyratlığıyla yazan Mickey Spillane'in, sırtını şiddete ve cinselliğe dayayan hafiyesi Mike Hammer'ını ayrı tutarsak, Simenon'un Komiser Maigret'si, Agatha Christie'nin Hercules Poirot'suyla birlikte, polisiye roman türünün aklını kullanan iki büyük kahramanından biridir herhalde.
Ne ki, Simenon'un, ilk kez 1930'larda yayımlanan ve kısa bir süre önce
K Kitaplığı'ndan çıkan üç kısa romanı
-Kaçak, Kanaldaki Ev ve Katil- yazarın Maigret'siz yapıtlarından.
Kaçak ile Katil'in çevirmeni Tahsin Yücel, Simenon'un, polisiye romanı derinlemesine yenileyerek gerçeksek yazınsal bir türe dönüştürdüğü kanısında:
"Yalnızca bir karmaşık olaylar ve çok-bilinmeyenli veriler arasından suçluya ulaşmak söz konusu değildir artık. Bildiğimiz polis romanlarının fazlasıyla yüzeysel ruhbilimi de yerini derin ve özgün bir ruhbilime bırakmıştır. Kendini hep kovuşturduğu kişilerin yerine koyarak onlarla nesneler arasındaki derin bağıntıları kavramaya çalışan komiser Maigret bu özgün ruhbilimin ilginç bir örneğidir. Birdenbire sıra dışı bir olayla yaşamları altüst olarak bir başka gerçeklik düzlemine geçen, dünyayı, insanları ve olayları başka türlü görmeye başlayan ve, yavaş yavaş, ama kaçınılmaz bir biçimde, çevrelerindeki her şeyden kopan sıradan kişileri de bir başka örneği. Ayrıca, Georges Simenon puslu ve yağmurlu Kuzey Avrupa iklimlerini, küçük kentlerin bir gönenç ve dinginlik görüntüsü altında yalnız adamın gırtlağına yapışan boğucu havasını benzerine az rastlanır bir ustalıkla yansıtır..."
Simenon'un, zamanla Komiser Maigret'ye de gereksinimi olmadığını gösterdiğini vurgulayan Tahsin Yücel'e sorarsak, bu kısa romanların çoğunu "polis romanı" olarak nitelemek de yazara haksızlık olur. Yalnızca Kaçak'ı alıcı bir gözle okumak bile bunu anlamaya yeter.
Simenon'un okuru kıskıvrak yakalayışının gizi, belki de Tahsin Yücel'in şu gözleminde saklıdır:
"Simenon'un uzun çözümlemelere, uzun ve dolambaçlı tümcelere gereksinimi yoktur; tam tersine, okuru sıkmaktan korkarmış ya da acelesi varmış gibi, kısa tümcelerle, bir çırpıda söyleyiverir söyleyeceğini. Ama, neredeyse her tümcesi, küçük olduğu kadar da çarpıcı bir ayrıntıyla karşı karşıya getirir bizi. Ayrıntılar birbirine eklendikçe de iklim belirginleşir, kişiler somutlaşır, ortamları bizim ortamımız, bunalımları bizim bunalımlarımız olur..."
Yine Tahsin Yücel çevirisiyle yayımlanan Katil de bu gözlemi doğrulayan bir örnektir. Çevirmeninin deyişiyle, bir çifte cinayet çevresinde, yalnızca bu cinayeti işleyen seçkin kişinin kaçınılmaz çöküşünü değil, koca bir kasabanın insanlarının bakış açılarının değişmesini, değer yargılarının ve dostluklarının yüzeyselliğinin ortaya çıkışını birbirinden çarpıcı ayrıntılarla gösterir bize.
Kanaldaki Ev ise, Oktay Rifat'ın 1960'larda çevirdiği bir Simenon. Keyifli ve de talihli bir rastlantı sonucu, kırk yıldan fazla bir zaman sonra Samih Rifat'ın editörlüğünde yeniden yayımlanıyor. Babasının bu eski çevirisini güncelleştirip yeni basımına hazırlamak için masanın başına oturduğunda, birdenbire Samih Rifat da kapılmış Simenon'un büyüsüne; hem de, Kanaldaki Ev, kendisine pek tanıdık gelen bir dünyadan söz etmemesine karşın:
"Neredeyse hiçbir ilişkim olmayan bir iklimden, uçsuz bucaksız ıslak düzlükleri, kanalları, kanallarda atlarla çekilen mavnaları, neredeyse yabanıl (Flamanca) adlarını hiç duymadığım, küçük ve soğuk kasabalarıyla kaba saba bir kır yaşamından sözediyordu. Buralarda geçen, yer yer
ışıltılı, yer yer karanlık bir öyküyü, bir genç kızın yaşama başlamasının, belli belirsiz tragedya ögeleri taşıyan öyküsünü anlatıyordu. Bunu da oldukça tutumlu bir biçemle, uzun betimlemelere, açıklamalara girişmeden yapıyor, her şeyi bir iki usta fırça darbesiyle çiziyor, sanki 'yüzeyde' kalmayı yeğleyerek bakıyordu derinliklere..."
Samih Rifat'ın, Kanaldaki Ev'e yazdığı önsözde de belirttiği gibi, Simeonun'u dilimize hep usta yazarlar çevirmişler: Nurullah Ataç, Oktay Rifat, Bilge Karasu, Tahsin Yücel... Okuyucumuz, Simenon açısından şanslı. Hep iyi çevirilerden okuma olanağı bulmuş. Bu çok önemli. Kötü çevirmenlerin eline düşen yazarlar, Türkçede yok sayılmalı bence. Dahası, yok sayılmaktan da kötü bir durumdalar; çünkü kendi biçemlerinin asla yansımadığı ve berbat bir Türkçeyle yapılmış çeviriler okuru o yazardan soğutuyor, üstelik piyasa koşulları nedeniyle o yapıtların yeni ve iyi çevirileri yapılamıyor.
Evet, K Kitaplığı'ndan biri Oktay Rifat, ikisi Tahsin Yücel çevirisiyle üç Simenon romanı. Bu üç kısa romanı, tatile çıkarken çantanıza atabilir, bir deniz kıyısında, bir yayla serinliğinde ya da bir taş evin bahçesindeki ağaçlar altında okuyabilirsiniz. Hangi iklimde bulunursanız bulunun, Simenon'un iklimi sizi saracaktır.
Kitap Sırtı
Martı tapımı
Geçen hafta bahçeme düşen martının öyküsünü yazmıştım ya, birkaç gün sonra Oruç Aruoba'yla karşılaştım. Gülümsedi. "Melih Cevdet öldüğünde bir hayku yazmıştım" dedi. "Cumhuriyet'te yayımlanmıştı." Sonra, dudaklarının arasından sessiz sakin döküldü hayku: "Ağlaşır ya martı / denize doğru gider / Melih Cevdet de..." Hayku martıya yakışır, Melih Cevdet'e de...
"Uç, Martí!" yazısı yayımlandıktan sonra, Birgül adlı bir okurumdan mektup aldım. Birgül, martılarla kan bağı olanlardan! Bir sabah yolda bir martıyla karşılaşmış; otobüse bininceye kadar onunla birlikte yürümüş martı. Birgül, benim Martí'nin sağlığını soruyor. Martí iyi, selâm eder, ellerinden öper. Bahçede dolaşıp duruyor. Balıklarını yiyor, suyunu içiyor, yıkanıp temizleniyor. Çok usta bir balık ayıklayıcısı; değme balık düşkünleri onun kadar iyi balık ayıklayamaz. şimdilik uçamıyor, ama gittikçe daha güçlü kalkış denemeleri yapıyor. Uçacağına inanıyorum!..
Ben de geçen hafta Heybeliada'da bir yürüyen martıya rastladım. Kuşkusuz, ayrı bir dili var martıların; ama anlaşılan, insanların yazdıklarını da okuyabiliyorlar, kendileriyle ilgili yazıları ise hiç kaçırmıyorlar. Bu Heybeliadalı yürüyen martı da yanıma geldi, hal hatır sorduktan sonra, Melih Cevdet'in "Martılar" yazısı kadar olmasa da benim yazıyı da fena bulmadığını söyledi. "Senin Martí gibi bana da bir haller oldu, uçamıyorum" dedi...
Bu ara martı-yoğun yaşıyoruz ya, çok kişiden martı öyküleri dinliyorum. Geçenlerde Moda'da kaldırımda yürüyen bir martı görülmüş; belirli bir yere gidiyormuşçasına, kendi başına öyle yürüyormuş. Bir ara bir dükkâna girmiş çıkmış.
Yürüyen martıların sayısı hızla çoğalıyor. Korkarım, Melih Cevdet'in dediği çıkacak, martılar değişime uğrayacaklar, kent hayatına "ayak uyduracaklar" galiba.
Şimdilerde en büyük korkum bu. Ya bir gün tekmil martılar kanatlarından olur, uçamazlarsa! Şiir biter!