YERYÜZÜ KİTAPLIĞI

YERYÜZÜ KİTAPLIĞI
YERYÜZÜ KİTAPLIĞI

Hasan Ali Taptaş

Sincan istasyonu adlı dergide bir karşılaştırma var ki, insanın ağzı açık kalıyor. İki yazarın yapıtlarından birer alıntı verilmiş. Biri, Hasan Ali Toptaş'ın, 'Sonsuzluğa Nokta' adlı yapıtından; öbürü de, Yavuz Ekinci'nin 'Sırtımdaki Ölüler kitabından
Haber: CELÂL ÜSTER - celal@celaluster.com.tr / Arşivi

Hep söylemişimdir: Edebiyatın nabzı, kitaplardan çok, dergilerde atar. Gerçi son yıllarda, daha önce dergilerde hiç rastlamadığınız bir yazarın 600 sayfalık olmadık bir romanıyla da karşılaşabiliyorsunuz ya da gerçekten nitelikli bir yazar, dergi duraklarına hiç uğramadan, ilk yapıtıyla sizi şaşırtabiliyor, ama yine de birçok yazarın çeşitli dergilerin imbiğinden geçip demlendikten sonra kitap aşamasına vardığı söylenebilir.
Sonra, yalnızca genç ya da yeni yazarlar ve şairlerin öyküleri ve şiirleri değil, ustaların öykü ve şiirlerinin bir bölüğü de kitaplaşmadan önce dergilerde yayımlanmaz mı? “Varlık” dergisinin yapraklarından, yapıtları henüz kitaplaşmamış kimbilir kaç yazar ve şair geçmiştir? Altmışlı, yetmişli yıllarda, şiirimizin, öykücülüğümüzün ustalarının en yeni yapıtlarını “Yeni Dergi”nin, “Papirüs”ün sayfalarında taze taze okumuşuzdur.
Şimdilerde de -özellikle son yıllarda- çok sayıda edebiyat dergisi yayımlanıyor. Bu dergilerin sayfalarını karıştırdığınızda, edebiyatımızın güncel yaşamını, günümüz yazarlarının yeni ürünlerini, kimi tartışmaları, edebiyat ve yayın dünyamızda olup bitenleri izleyebiliyorsunuz.
Sözünü ettiğim dergilerden biri de, bu ay 14. sayısı yayımlanan “Sincan istasyonu”. Abdülkadir Budak’ın Ankara’da aylık olarak yayımladığı “Sincan istasyonu”, bildik yazar, eleştirmen ve şairlerin yanı sıra gençlerin yazdıklarını sunmaya da önem veren bir dergi. Nitekim, Ekim 2008 sayısında A. Budak, Mustafa Öneş, Sabit Kemal Bayıldıran gibi yazarların yanında, Engin Berk gibi 1980 doğumlu gençlerin yazılarını da bulmak olası. Engin Berk, “İroni Damıtan Şair” başlıklı yazısında, edebiyatımızın tek kitaplı tekil şairlerinden Halim Şefik Güzelson’u incelemiş. Sevgiyle, içtenlikle kaleme alınmış bir inceleme.
Kimi dergilerde, gündem dışı açılmış “kutular” vardır. Çok sevdiğim bu küçük kutularda bir yazarın düşündüren bir sözüne, eski dergiler ya da gazetelerden gülümseten bir alıntıya, yazarlara atılmış sivri taşlara rastlarsınız. “Sincan istasyonu” da, sayfalarını çevirdikçe böylesi kutularla karşılaştığınız dergilerden.
Bu sayıda, bir İzmir gazetesinde çıkmış bir ilana yer verilmiş. Lütfü Dağtaş’ın, 2004’te İzmir Büyükşehir Bilediyesi Kültür Yayınları’ndan çıkmış olan İzmir Gazinoları: 1800’lerden 1970’lere adlı kitabından alınmış. “Bir Şair Aranıyor” başlıklı ilanda şöyle denmiş:
“Fuar Ada Gazinosu sosyetik tavernasında aşk, kadın ve içki mevzuunda davet edildiği masalarda şiir söyleyebilecek bir şaire ihtiyaç vardır. Ücret kabiliyetine göre verilecektir...”

Benzerlik mi?
Ama “Karşılaştırmalar” başlığını taşıyan bir kutuda bir “karşılaştırma” var ki, insanın ağzı bir karış açık kalıyor. İki yazarın yapıtlarından birer alıntı verilmiş bu kutuda. Biri, Hasan Ali Toptaş’ın, 1992’deki Kültür Bakanlığı Roman Ödülü’nde mansiyon alan Sonsuzluğa Nokta adlı yapıtından; öbürü de, Yavuz Ekinci’nin 2007’de Doğan Kitap’tan çıkan Sırtımdaki Ölüler adlı kitabından.
Toptaş’ın ilk kez 1993’te Kültür Bakanlığı Yayınları’ndan çıkan Sonsuzluğa Nokta’sından aktarılan bölüm şöyle:
“Otobüsün ön koltuğuna yorgun bir tavşan gibi büzülmüş, öylece bakıyordum.
“Çantam dizlerimin üstündeydi; onu tepemdeki rafa ya da aşağıdaki bagajın karanlığına, onca sepetin, naylon torbanın ve içlerinde ne olduğu bilinmeyen eciş bücüş bavullarla çuvalların arasına koyamazdım. İçinde kitaplarım vardı çünkü; kimselere göstermediğim, herkesten köşe bucak sakladığım şiirlerim vardı ve annemin babamın uykuya gömüldüğü, kardeşimin kolunu bacağını dağıtarak ölü gibi kalakaldığı ve evdeki sessizliğin kalemimin cızırtısına doğru eğilip eğilip...”
Şimdi de, Ekinci’nin Sırtımdaki Ölüler’inden aktarılan bölüme bir göz atalım:
“Minibüsün arka koltuğunda, yeni yakalanmış bir tavşan gibi büzülmüş, öylece bekliyordum. Gökyüzünde irin sarısı bir gerginlik...
“Çantam dizimin üstündeydi. İçinde iki üç parça elbise ve dolu dört defter. Yazılarım. Kimselere gösteremediğim, herkesten sakladığım, odadakiler uykuya daldığında yazdığım. Geceleri defterimi çıkarıp kalemimin cızırtısına eğilerek...”
İki yazardan, şaşırtıcı benzerlikler, dahası afallatıcı aynılıklar taşıyan satırlar. Ne ki, Toptaş’ın kitabı, Ekinci’nin kitabından tam 14 yıl önce yayımlanmış. Yorum yok. Bunu neye yoracağımızı ancak yazarlar açıklayabilir. Toptaş’ın bir bildiği vardır mutlaka. Ama ben bir okur olarak Ekinci’nin ne diyeceğini çok merak ediyorum...

VİTRİN

Casanova’nın peynir kokan kadınları

Rahip, oyuncu, Kabalacı, kemancı, asker, simyacı, yazar, casus, diplomat, filozof, serüvenci, kumarbaz, mahkûm, kaçak, entelektüel, kütüphaneci, âşık... 18. yüzyılda adını “hovarda” sözcüğüyle eşanlamlı kılmış olan Giovanni Giacomo Casanova, dile kolay, yetmiş üç yıllık yaşamına bunca sıfat sığdırmış. Ya bunların hepsi ya da hiçbiri değil. Aslında bu sıfatlara çevirmenliğini de eklemek zorundayız, çünkü Homeros’un İlyada’sını çevirdiği de biliniyor.
Yazarlığına gelince, on iki cilt tutan özyaşamöyküsü, kendi alanında hâlâ bir başyapıt. Hem yaşadığı akıl almaz serüvenleri, hem 18. yüzyıl Avrupa’sının toplumsal ortamını, hem de Avrupa başkentlerini o kadar canlı ve ayrıntılı betimlemiş ki, sonradan yaşamöyküsünü yazmaya kalkışanlara anlatacak pek bir şey kalmamış. İşin uzmanlarına göre, Casanova’nın yaşamöyküsünü yazmaya kalkışanlar, çoğu kez, onun hemen her şeyi kapsayan özyaşamöyküsünü ayıklamakla yetinmek zorunda kalmışlar.
Ancak İngiltere’deki gazete ve dergilerde çıkan eleştirilere bakılırsa, Ian Kelly’nin bir süre önce Tarcher’dan yayımlanan Casanova: Actor, Lover, Priest, Spy (Casanova: Oyuncu, Âşık, Rahip, Casus) adlı kitabı, bugüne kadar yayımlanmış olan Casanova biyografilerinden farklı. Eleştirmenler, İngiliz dilinin sözlüğünü yazan Samuel Johnson’ın yaşamöyküsüyle ünlü İskoçyalı yazar James Boswell’a gönderme yaparak, Casanova’nın en sonunda “Boswell’ını bulduğunu” söylüyorlar.
Kelly’nin kitabını okumuş değilim. Ama kitapla ilgili yazılardan anlaşıldığı kadarıyla, Kelly, Casanova’nın yaşadığı önemli olaylar ve sahnelerden yola çıkarak, efsanevî hovardanın yaşamına ilginç yorumlar da getirmekten geri kalmamış.
Kelly’ye göre, Casanova’nın yemek düşkünlüğü de en az kadın düşkünlüğü kadar dillere destanmış. O yüzden, kitabında yemek konusuna özel bir yer ayırmış Kelly. “Sevişmek yemek yemeye benzer, yemek yemek de sevişmeye,” diyen Casanova, Kelly’nin yalancısıyım, istiridyenin afrodizyak olarak yenmesinin mucidiymiş. Venedik mutfağının son büyük çağında dünyaya gelen Casanova, özellikle yaşlılık yıllarında, kahveden tutun da spagettiye kadar birçok yiyecek ve içeceği beğenmez, gittiği lokantalardaki garsonlar ve aşçılara hakaretler yağdırırmış.
Ama Kelly, Casanova’nın huyu suyu konusunda bir bilgi daha veriyor ki, hepsinden daha ilginç: Casanova, en çok, “peynir kokan kadınlar”ı severmiş. Ataol Behramoğlu’nun “Kör Bir” adlı şiirini anımsıyorum: “... onlar konuşurken akşam olurdu/ biz sevişirdik acıyla/ sevgilim! biz acıyla sevişirdik/ ellerin soğan ve sabun kokardı...” Behramoğlu’nun en sevdiğim şiirlerinden biridir “Kör Bir”. Sevgilinin ellerinin soğan ve sabun kokması, hep aklımda kalmıştır. Eh, Casanova’nın da ruhunda şairlik vardı herhalde. “Peynir kokan kadınlar”da şiirsel bir imgenin tadı da var, erotik bir çağrışım da. Ama yine de, bizim peynir ve kadın konusundaki bilgi ve deneyimimizi aşan bir konu olduğunu sanıyorum. Hele peynir konusunda. Peynir deyip geçmek mümkün mü? Bin bir çeşit peynir var. Gravyer mi, rokfor mu, parmesan mı, keçi peyniri mi? Casanova kazara Anadolulu olsaydı, kadında hangi peynir kokusunu severdi acaba? Beyazpeynir mi, çökelek mi, ekşimik mi, kaşarpeyniri mi, kaşkaval mı, kirlihanımpeyniri mi, tulumpeyniri mi, kelle peyniri mi, yoksa imansız peynir mi?..