Yetişkinlere cadı masalı

Yetişkinlere cadı masalı
Yetişkinlere cadı masalı

Cadı , bir dönem Radikal Kitap ın editörlüğünü de yapan Oylum Yılmaz ın ilk kitabı.

Oylum Yılmaz'ın ilk kitabı 'Cadı', kadın kalbinin dehlizlerine dalıyor, dipsiz tekin olmayan sulara atlıyor, bazen ışıksız bırakıyor, göz gözü görmez oluyor
Haber: MELİSA KESMEZ / Arşivi

Düş bulutu… Bir kitabı bitirip diğerlerinin yanına bırakmadan önce, tam o veda anında bir -en fazla iki- kelimenin peşine düşerim. Sayfalarca anlatılagelenin aklımın süzgecinden geçip bana ne bıraktığına bakarım. Çok değil, bir çift kelimedir aradığım. Çok olanı aza indirgemek değildir bu, yaftalamak hiç değil… Oyun, daha çok. Kitaplardan bana yadigar kalan kelimeleri biriktirmek bir kenarda. Şahsi kelime kumbaram yani bir anlamda. Oylum Yılmaz’ın ilk kitabı ‘Cadı’yı bir oturuşta okuyup, kapağını kapamadan az evvel, yine yazarın kendisinden ödünç alıp heybeme attığım şu iki kelime düştü aklıma: düş bulutu… Rüyasıyla gerçeği ayırt edilemez, bir düş bulutu çünkü ‘Cadı’… Okuru uykuyla uyanıklık arasındaki o efsunlu anda tutan, şiirle flört eden diliyle bu hissi durmaksızın köpürten, tam ayağımızı sağlam bir yere bastık sanarken haylaz bir manevrayla altımızdan tüm zeminleri kaydıran, gerçekle rüya arasında bir yerde asılı bir hikâye. Rüyanın nerede bitip gerçeğin nerede başladığını açık etmeyen, aslında buna gerek de bırakmayan, ki bence lezzetini buradan alan bir muamma. En çok bu yüzden gördüğünden başkasına inanmayan, rasyonel aklına fazla güvenen okuru yorması muhtemel, bir yetişkin masalı. Beri yandan dünyevi gerçekliğin dar alanlarından bunalmış hayal kuşları için dört başı mamur bir kitap . Uçuş uçuş, alaca bir hikâye. Kaf Dağı’nın ardından da seslenmiyor üstelik, İstanbul ’dan atladın mı vapura, bir çay içimi uzaklıktaki Büyükada’dan geliyor sesi. Kulağını açıp dinleyene…
Uzun süredir –öyle denk geliyor- erkek diliyle erkek dünyasını kurcalayan kitaplar geçiyor elime. ‘Cadı’, beni elimden tutup diğer tarafa geçiriyor, hikâyenin kadın tarafından konuşuyor. Kuşkusuz bunun etkisiyle efsunlanıyor hikâye. Kadın kalbinin dehlizlerine dalıyor, dipsiz tekin olmayan sulara atlıyor, yer yer ışıksız bırakıyor, göz gözü görmez, akıl aklı sınayamaz oluyor. Fallar, büyüler, hayaller, rüyalar, iyi saatte olsunlar, cinler, gölgeler, eski ruhlar, sezgiler, sanrılar, tılsım giriyor işin içine. “Aklını kaldır rafa, şimdi kalbinle görmenin zamanı!” diye bas bas bağırıyor. “Öyle şey olur muymuş canım!”daki öyle şeyleri olduruyor.
Kadınlığı sorguluyor bir yandan ‘Cadı’; “…bayramlarda pembeler, nişanlarda allar, düğünlerde beyazlar giydirirler de başköşelere oturturlar seni, önden bayanlar misali yani… daha büyük aldatmaca var mı şu hayatta, güzel güzel otur da kal bakiyim sen bir kenarda, robalılarınla, jakarlılarınla, taftalarınla…” Kadın olmanın şahsına munhasır huzursuz hallerine de dokunuyor; “Saflaşma lütfen rica ederim, dram falan değil bu gördüklerin, kadınlık içinden gelen her şeyi öldürmektir birer birer. Serinkanlılıkla otur da bir düşün, bu senin kaçıncı benliğin bir türlü içine giremediğin…” 

Şeytan bu çocuk yahu!
Ümran… Çocukluğunda -Büyükada’ya Prinkipo denilen vakitlerde- “şeytan bu çocuk yahu, tövbe tövbe düpedüz öyle, vallahi de billahi de şeytan işte…” denerek, ta en baştan “bizden değil” diye kırmızı çarpıyla işaretlenmiş bir kadın. Annesinin “ziyan oldu” dediği, “musibet” dediği bir çocuk. Üzerinde yaşadığı Büyükada gibi bir ada aslında Ümran da. Ada içinde ada. Lanetlenmiş desen o kadar değil, ödüllendirilmiş desen o da değil. Etrafımızdaki “o tuhaf kara benekleri” görenlerden. Ada’nın eski ruhlarıyla haşır neşir… Karakterler geçiyor içinden birbir; Bizans’ın büyücü kraliçesi, düşmüş imparatoriçesi İren. Onun pespaye annesi Kocakarı. Onlarla zenginleşiyor içi, zenginleştikçe karmaşıklaşıyor, dallanıp budaklanıyor yüreği.
Kalbi kırıklardan Ümran. Aşktan yana en çok. “Ada’nın eşek poyrazı, dondurucu karayeli içimizi alamazdı hiç. Kenan’la Ümran diye tekrarlardım içimden, Kenan’la Ümran, isimlerimiz bile ne uyumlu ne görkemli dururdu söylendikçe yan yana…” diye yıllar sonra bile içlendiği bir gençlik aşkı var, bir gençlik aşk acısı daha doğrusu. İlk kırıldığı yer tam orası. Kenan’ın yüzünde alev alev yanan tokatıyla, elleriyle kurduğu dünyanın patladığı an. “Aşk dolu, tutkulu, dörtbaşı mamur bir dünyaydı çöken…” dediği an. Öyle böyle bir kırık değil bu; ömrü boyunca aynı kırıktan sallayacak bütün depremleri onu, taş üstünde taş bırakmayacak. İnsan kırılınca çatlaklarından sızanlar, onu çoğunluktan ayrı kılar ya, belki en çok bundan mütevellit “farklı” Ümran, diğer tüm “kırık”lar gibi.
Kenan’ın yokoluşunda varolan İbrahim var bir de. Gururla koluna girdiği Kenan’dan sonra, İbrahim; zayıf olan… Ümran’ın içinde “sadece birileri de en az benim kadar üzülsün isteği” ile kapısına dayandığı İbrahim... ve İbrahim’in hayatının en yanlış kararı olsa da Ümran’ın kokusuyla işlemez hale gelen aklıyla içine düştüğü dipsiz karanlık. En baştan “bi’ acayip” bulduğu Ümran’la başlayan kabusları. “İbrahim ve acısı, İbrahim ve çıkışsızlığı, İbrahim ve çaresizliği…” İkinci tokat, İbrahim’den. İbrahim’in hiç onun olmayan Ümran’a ilk ve son defa gerçekten dokunuşu… 

Kim konuşuyor?
Hikâyenin farklı anlarında sözün sahibi değişiyor ‘Cadı’da… Anlatıcı ve Ümran’ın öyküsü birbirine karışıyor. İren ve Kocakarı bu ikili oyunda sahneye başka yerlerden giriyor. “Kim konuşuyor” sorusunun cevabı yer yer muamma, bu durum arada okura yolunu kaybettirse de, bir kusurdan çok, hikâyeye lezzet katan bir özellik olarak her satıra siniyor. Benlikler, diller, cümleler içiçe geçiyor. Karakterler bazen ayrı ayrı, bazen aynı karakterin farklı ruh evreleriymiş gibi kendini var ediyor. Anlatıcı, daha başta “O anlattıkça ve ben yazdıkça, birbirimizin içine giriyorduk sanki iyiden iyiye” derken sanki hikâyenin sırrını açık ediyor. Peşine ekliyor; “Ne de olsa onun hikâyesi, varsın onun istediği gibi başlasın, hiçbir şeydim, hiçbir şey oldum, diye başlasın ve varsın benimkini kendisininkine karıştırsın…” En çok su gibi akıp giden diliyle gönlümü çeldi, ‘Cadı’. Şiirli cümleleriyle. Tohumu çok evvelden atılmış, uzun süredir kuluçkasına yatılmış bir ilk kitap. Öyle bir çırpıda çıkmamış, ince ince dokunmuş, aceleye gelmemiş belli. Durduğu yerde demlenmiş, demlendikçe tadını almış çay gibi… Olacak iş değil ama, bir vapura binip Ada’ya gitsek iskelede bizi Ümran karşılayacak sanki. Arkasında Ada’nın gölgeleri...

CADI
Oylum Yılmaz
Sel Yayıncılık
2012, 112 sayfa, 10 TL.