Yirmi üç sene önce beni terk eden kadın

Yirmi üç sene önce beni terk eden kadın
Yirmi üç sene önce beni terk eden kadın

Ahmet Ümit

Radikal Kitap okuruna armağan. Ahmet Ümit'in yeni romanından bir parça.

Biri, sizi cinayet işlemekle suçladığında, deliller bulur, tanıklar gösterir, bunun bir iftira olduğunu kanıtlamaya çalışırsınız ama sizi itham eden kişi, bizzat kendinizseniz, o zaman ne yaparsınız?
Bu tuhaf serüven, o karlı şubat ikindisinde sabırsızlıkla çalan telefonla başlamıştı.
“Merhaba Müştak” diyen sesin daha ilk hecesi kulağımda çınladığında tanımıştım onu; Nedret’ti. Yirmi üç sene önce beni terk eden kadın. Yirmi üç senedir bir kez olsun kapımı çalmayan, tek satır yazmayan, yirmi üç senedir bir kuru selamı bile bana çok gören büyük aşkım... Sanki bunlar hiç yaşanmamış gibi, “Merhaba Müştak,” diyordu şimdi, telefonun öteki ucundan. Üstelik neşe içinde yüzen bir sesle; ne bir çekingenlik, ne bir sıkıntı, ne bir utanç…
Yine de ondan çok kendime şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Hayır, bunca zamandan sonra, sesini duyar duymaz, hemen tanıyışıma değil. Bu son derece doğaldı; çünkü ayrıldığımızdan beri, tıpkı ince uzun yüzü, iri mavi gözleri, alaycı bir kıvrımla biçimlenen dudakları gibi, o her zaman otoriter, hafif boğuk sesi de hiçbir zaman belleğimden silinmemişti. Tuhaf olan, yirmi üç senedir bir gün olsun aklımdan çıkaramadığım, çıkarmak ne kelime, uzaklardaki varlığını, hayatın anlamı, vazgeçilmez bir ideal, kusursuz bir tanrıça imgesi haline getirdiğim, anılarını kutsal bir ayin gibi hergün hatırlayarak hep canlı tuttuğum kadın, hiç beklemediğim bir anda beni arayınca, zerrece etkilenmemiş olmamdı. Oysa son yirmi üç yılda bitmek bilmez günlerimin çoğunu bu anı hayal ederek geçirmiştim. Nedret’in otuz beşinci yaş günümde hediye ettiği, o günden beri de duvardan indirmediğim, Nakkaş Sinan’ın çizdiği Fatih Sultan Mehmed’in güllü portresinin altındaki bu çağla yeşili koltuğa kendimi bırakıp, gözlerimi telefona dikerek, saatlerce Şikago’dan beni aramasını beklemiştim. Hatta birkaç kez, biraz da uykusuzluk ve içkinin yardımıyla, telefonun müjdeli bir haber verir gibi çaldığını, ahizeyi kaldırdığımda, onun kederle iyice boğuklaşan sesini duyduğumu, “Yanılmışım Müştak, burada aradığımı bulamadım. Gel beni al,” dediğini sanmıştım. Ama tahaftır, şimdi, yıllardır hayalini kurduğum o rüya gerçekleşince, ne bir heyecan, ne bir mutluluk, ne de sevinç vardı içimde. Sanki daha dün gördüğüm, sıradan bir arkadaşımla konuşuyor gibiydim.
“Merhaba Nedret”
Benim ruhsuz, renksiz, ahenksiz sesimin aksine, Nedret coşkuyla atılmıştı.
“Nasıl yahu? Nasıl tanıdın sesimi onca yıldan sonra?”
“Bazı şeyler hiçbir zaman unutulmaz,” demek geçti aklımdan. Hayır, onu önemsediğimi bilsin istemiyordum.
“Çünkü sesin hiç değişmemiş,” dedim yapay bir sesle. “Hala genç.”
Kendisine duyduğum bağlılıktan o kadar emindi ki sözlerimdeki yapaylığı bile fark edemedi. Neredeyse şuh bir kahkaha yuvarlandı telefonun öteki ucundan.
“Genç mi? İlahi Müştak, altmışımıza yaklaşıyoruz ayol. Gençliğimiz mi kaldı bizim!”
Amerikan aksanın metalikleştirdiği bir Türkçe’yle konuşuyordu ama, gençliğimiz mi kaldı derken flört havasına girmişti bile. Nedense canımı sıktı bu hali, zalim olmaya karar verdim.
“Haklısın yaşlandık ama sesin, bedenden daha geç yaşlandığını söylerler. Bedenleri kırış kırış olmuş insanların bile sesleri daha geç yıpranırmış…”
Attığım ok hedefini bulmuştu, anında sönüverdi hevesi.
“Neyse… Sen nasılsın bakalım? Başarılarını okudum.”
Dalga mı geçiyordu bu kadın benimle? Başarılarım! Benim başarılarım yoktu ki. Başarılı olan oydu. Sadece Türkiye ’de değil, dünyanın her yerinde, Osmanlı Klasik Çağı deyince akla gelen ilk isimlerden biriydi. Amerika’dan Çin’e tüm önemli üniversiteler onu davet etmek için yanıp tutuşuyorlardı. Yaptığı konuşmaları, verdiği tezleri okuyordum, gerçekten ilginçti. Osmanlı tarihine bambaşka bir yorum getirmeye çalışıyordu… Getirdiği yorum gerçeğe uygun muydu, belki orası tartışılırdı ama zaten tarih dediğimiz bilim de, zamanın etkisiyle eprimiş, kesinliğini yitirmiş vakalara dair yaptığımız bu tartışmalardan oluşmuyor muydu? Evet, başarılı olan kesinlikle oydu. Üstelik bu başarısını yirmi üç yıl önce beni terk ederek, kendine yeni bir yol çizmesine borçluydu. Bendenize gelince, sahibi tarafından kurulmayı unutulan antika bir saat gibi olduğum yerde kalmıştım. Evet, üniversiteye devam etmiştim. Evet, tezler hazırlamıştım, yayınlar çıkarmıştım, kitaplar yazmıştım, evet ben de, çok önemli olmasalar da birkaç yabancı üniversiteden davet almıştım, akademik kariyerimi ilerletmiş, evet, sonunda profesör olmuştum. Evet, hayat devam etmişti, hanım arkadaşlarım olmuştu, hatta biriyle neredeyse evlenme aşamasına kadar gelmiştim, ama bunların hepsi suretti. Aslında, Nedret’in beni bırakıp gittiği günde, gittiği yerde, gittiği andaki ruhumla kala kalmıştım. Umutsuz, mutsuz, hınç dolu… Evet evet, hınç dolu; saklayacak değilim, ona duyduğum tutkuyu, sevgiden çok nefretle beslemiştim yirmi üç yıldır. Yirmi üç yıl mı dedim, hayır yirmi üç yıl, sekiz ay, üç gün. Yirmi üç yıl, sekiz ay, üç gün, hep onu düşünerek geçmişti. Sadece güzel anılar değil, onun bana yaptığı haksızlıklar, ihanetler, hakir görmeler… Belki de daha çok bunlar. Bazen onu düşünürken, nefretten, öfkeden, tiksintiden kaskatı kesilmiş buluyordum kendimi. Şu masanın üzerinde duran, -aynısından bir tane, doktora tezini verdiği gün Nedret’e de aldığım- sapında II. Beyazıt’ın tuğrası işlenmiş, gümüş mektup açacağını, onun bir kuğuyu andıran boynuna saplamak geçiyordu içimden. Sonra hızla uzaklaştırıyordum bu düşünceleri kafamdan. Daha doğrusu uzaklaştırmaya çalışıyordum. Anıları, Nedret’i; ona ait ne kadar görüntü, ses, koku, mutluluk, acı varsa, hepsini aklımdan silmek istiyor, onu tanıdığım güne de, ilk karşılaştığımız üniversitedeki o dersliğe de, beni tarih okumaya yönelten lisedeki öğretmenime da, belalar okuyordum. Sonra öğretmenime de, kendime de, üniversiteye de haksızlık ettiğimi anlayarak sakinleşiyor, yapmam gerekenin kızmak değil, sadece Nedret’in hayaletini hayatımdan çıkarmak olduğunu fark ediyordum. Bu, o kadar da zor olmasa gerekti. Fakat gösterdiğim her çaba hüsranla sonuçlanıyor, unuttum dediğim anılar, eskisinden daha güçlü uyanıyor, bastırdım dediğim duygular eskisinden daha beter kabarmaya başlıyordu yüreğimde. Ne yazık ki, Nedret’in çok derinlere nakşetmiş varlığını bir türlü söküp atamıyordum içimden.
İşte bu yüzden, onun telefondaki sesini duyunca en küçük bir heyecan bile hissetmemem çok şaşırtıcıydı. Belki de farkına varmadan son yirmi üç yılda unutmuştum onu, belki de yirmi üç yıldır, içimde aşk diye taşıdığım duygu bir hayalkırıklığıydı sadece, belki de o delice tutku, mesleki bir kıskançlıktı. Önüne çıkan ilk fırsatta, beni hiç umursamadan yurtdışına gitmeyi tercih eden sevgilimin bu akılcı girişiminin başarıya ulaşmasına duyduğum büyük öfkeydi... Telefonun öbür ucunda, Nedret varken, aklıma bunlar gelince birden paniğe kapılır gibi oldum. Henüz kendimin bile tahlil etmekte zorlandığı bu durumun eski sevgilim tarafından sezilmesini istemiyordum. Anlayamadığım duygularımı, henüz olgunlaşmamış bütün düşüncelerimi bastırıp,
“Hayır,” diyerek engingönüllü eski arkadaş rolüne bürünmeyi seçtim. “Hayır başarılı olan sensin Nedret. Sen dünyanın alkışladığı bir bilim insanısın.” Dünyanın alkışladığı benzetmesi biraz abartılı kaçmıştı ama sesim inandırıcılığını koruyordu. “Ben akademik kariyerimi sürdürmeye çalıştım sadece…”
“Şu huyun hiç değişmemiş,” dedi, ciddileşmişti. “Kendine haksızlık etmeyi hala bırakmamışsın. Fatih’in ‘Kardeş Katli Fermanı’ hakkında yazdığın tezi okudum. Bence kusursuz bir çalışma…”
Ne yalan söyleyeyim hoşuma gitti sözleri, yine de lakırdının nereye varacağını bilmediğimden alttan aldım.
“O kadar önemli olduğunu düşünmüyorum. Bir tez hazırlamam gerekiyordu, ben de yazdım işte.” Konuyu değiştirmek istedim. “Sahi nereden arıyorsun? Şikago’dan mı?”
“Ne Şikago’su Ayol, Şişli’deyim Şişli…”