Yuan'ın zor tercihi

Yuan'ın zor tercihi
Yuan'ın zor tercihi
'Savaş Artığı', savaş konulu bir roman. Aslında bizi de ilgilendiren tuhaf bir savaşı, şimdilerde herkesin bilinçli bir biçimde unuttuğu Kore savaşını, savaşın en kirli yüzü olan Amerikalıların esir kamplarını anlatıyor
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

‘Bekleyiş’ ve ‘Çözülme’ romanları, ‘Küçük Havuzdaki Büyük Balık’ adlı hikâye kitabıyla tanımıştık Çinli yazar Ha Jin’i. Aslında o, ne Çin vatandaşı ne de Çince yazıyor. Ha Jin, 1956 yılında Çin’de Liaoning’te doğmuş. Asıl adı Jin Xuefei. Subay olan babasının izinden yürüyerek on üç yaşındayken orduya katılmış. On üç yaşındaki bir çocuğun orduda ne işi olduğunu düşünebilirsiniz. Çin’de Kültür Devrimi denilen topyekün yeniden yapılandırma döneminde bu türden pek çok tuhaf olayın yaşandığını söylemekle yetinelim. Kültür devrimi süreci tamamlanıp üniversiteler yeniden açıldığında on dokuz yaşındaydı Ha Jin. Ordudan ayrıldı; felsefe, dünya tarihi ve kütüphanecilik eğitimi de veren İngilizce bölümünde okumak için Heilongjiang Üniversitesi’ne yazıldı. Yüksek lisansını Shandong Üniversitesi’nde Anglo-American edebiyatı üzerine yaparken Faulkner, Hemingway, Steinbeck, Jack London, Langston Hughes gibi Amerikalı romancılara ilgi duymuştu. Yıllar sonra romanlarıyla hem Faulkner hem de Hemingway adına konulan ödülleri kazanacaktı
Doktorasını da veren Ha Jin, 1984’te kazandığı bursla Amerika’ya gitti ve Brandeis Üniversitesi’ne kaydoldu. ABD ’de Çin kültürü ve tarihi üzerine yazılar kaleme alarak ülkesini tanıtmaya çalışıyordu. Eğitimini tamamladığında Çin’e dönmek ve öğretmenlik yapmayı düşündüğünü söylüyor Ha Jin. Ne var ki 1989’da başlayan öğrenci isyanının Tiananmen Meydanı’nda kanla bastırılmasının ardından kararından vaz geçecek ve ABD’de yaşamayı ve İngilizce yazmayı seçecekti. Hikâyeler ve şiirler de yazan Ha Jin, pek çok ödül kazanmıştır. Bunlar arasında en önemlileri ilk romanı ‘Bekleyiş’ verilen PEN/Faulkner ve National Book Ödülleri. 2004 yılında yayımlanan ‘Savaş Artığı’ da hem ona ikinci PEN/Faulkner Ödülü’nü hem de Pulitzer Ödülü finalistliği getirmişti. 

Savaş suçları ya da savaşın suçu
‘Savaş Artığı’ dördüncü romanı. Adından da anlaşılacağı gibi savaş konulu bir roman. Aslında bizi de ilgilendiren tuhaf bir savaşı, şimdilerde herkesin bilinçli bir biçimde unuttuğu Kore savaşını, savaşın en kirli yüzü olan esir kamplarını anlatıyor... ABD yaşayan oğlunu ve ailesini ziyarete gelen yetmiş yaşlarında bir adamın ağzından dinleyeceğiz olup bitenleri. Torunun sorusu üzerine elli yıldır yıldır bedeninde taşıdığı dövmenin hikâyesini anlatacak bize. Bu aynı zamanda savaşın, savaş tutsaklığının, hayatta kalmak adına göze alınan aşağılanmaların, çekilen eziyetlerin, korkuların, zaman zaman direnişin, sonlarda hayal kırıklıklarının hikayesi…
Yaşlı adamın bedenindeki “FUCK U..S…” yazılı dövme, Kore savaşının hatırası… 1951 yılı. Yu Yuan, devrim öncesinde Çin’in en gözde subay okulunda yetişmiş, devrimden sonra Komünist Çin tarafında kalmış ve Kızıl Ordu’ya katılmış genç bir adam. Kore savaşı başlayıp iki kutuplu dünyanın güçleri bu savaşı gövde gösterisine çevirdiğinde, Mao da Kore’ye ‘gönüllü’ gönderecek, hiç gönüllü olmadığı halde Yuan kendisini cephede bulacaktır. Çinli subaylar başlangıçta emperyalistlere karşı zafer kazanılacağından emin. Ne var ki savaşın dehşet verici yüzünü göstermesi uzun sürmez. Teknolojik üstünlüğe sahip düşman ordusu karşısında kısa zamanda büyük zayiat verilir. Binlerce Çinli de esir düşecektir. Yuan esirler arasındadır.
Romanın bundan sonrası cepheden uzaklaşıyor, belki de cepheden çok daha ürkütücü bir yaşantının hüküm sürdüğü esir kamplarına odaklanıyor. Kamtaki Çin askerlerinin komünistler ve milliyetçiler saflarına ayrışması işin en korkunç tarafı. Dikenli tellerin gerisinde ABD ve Güney Kore askerlerinin katı –gaddar- yönetimi, kampın içinde milliyetçi saflara geçen Çin askerlerinin saldırganlığı arasına sıkışan Yuan ve arkadaşları, ayakta kalabilmek için örgütlenmeye çalışır.
‘Yuan ve arkadaşları’ dedim. Aslında Yuan komünist değil. Yegâne kaygısı geride bıraktığı nişanlısı ve yaşlı annesi. İki tarafta da arkadaşı yok, yalnız hissediyor kendisini. Ama yine de onlarla birlikte hareket etmek, Birleşmiş Komünistler Birliği’ne katılmak istiyor. “İlkelerine uymak istedim çünkü sosyalizmin, Çin’i korumanın tek yolu olduğuna inanıyordum” diyecektir Yuan; “ülkemin milliyetçiler tarafından nasıl mahvedildiğini görmüştüm. Enflasyon, yozlaşma, suç ve yoksulluk gibi tüm kötülük güçleri, eski Çin’e amok koşucusu gibi dalmıştı. Amcalarımdan birinin iki çuval dolusu parayı yüklediği bisikletiyle bakkala gidip, yirmi kilo tatlı pata¬tesle döndüğünü hatırlıyorum. Bu rejimde halk, yaşamaya nasıl devam edebilirdi? Tersine komünistler iktidara geldikten kısa süre sonra, çok yoksul insanlara yardım edildi, tefecilik ve tekelcilik yasaklandı; suç çeteleri ortadan kalktı. Ne olursa olsun komünistler, ülkeye düzen ve umut getirmişti.”
Buna rağmen komünistlerin güvenini bir türlü kazanamaz Yuan. Ama kamptaki şiddet ve düşmanlık öylesine boyutlara ulaşmıştır ki, komünistlere yakın durduğu gerekçesiyle milliyetçilerin öfkesini çeker ve bedenine ‘Fuck Communism’ dövmesi kazınır. Bu onun ülkesine geri dönme şansını kapatacak bir ifadedir. Gerçekten de roman boyunca bu döğme konjonktürel olarak Yuan’ın kaderini etkiler. 

2000’lerin Abu Gharib’i gibi
Ha Jin, Yuan karakterini yalnız bir insan olarak çizmiş. Etrafındaki herkesin bir ideoloji etrafında toplandığı bir dünyada, bir tek Yuan’dır kaderini kendi iradesiyle çizecek olan. Kimi zaman yok olup gitmemek için diğerleriyle yakınlaşır. Onlarla birlikte hareket eder ama hiçbir zaman aklını ve ruhunu bütünüyle teslim etmez, Çindeki sevdiklerine, eski hayatına kavuşmaktan başka bir davanın insanı olmayacaktır... Yuan karakterinin bu mesafeli duruşu, her iki tarafa karşı eleştirel sözünü söyleme fırsatı vermiş Ha Jin’e. Bireyden yola çıkan özgürlükçü bir perspektifi var. Komünistlere yönelttiği en önemli eleştiri de bu yönde; “Komünistler her insana yalnızca bir sayı gibi muamele ediyorlar. Bir artı bir eşittir iki. Yüz insan bir araya geldi, o zaman yüz insanın gücünü elde ettiniz, sanki insanlar atmış gibi. Benim için bu çok basit. Ben bir bireyden daha büyük bir gücün oluşabileceğine inanıyorum, tıpkı bir çarpan gibi. O gücü yakalayabilirseniz kendinizi çoğaltabilirsiniz. Yüz ya da bin olabilirsiniz, çarpana bağlı olarak.”
Öte yandan esir kampı anlatısının ABD yönetiminin sadece geçmişteki bir uygulamasını hedef almanın ştesine geçtiğini ve geçmişe dair bu hikâyenin aslında ABD politikalarının bugünüyle ilişkili olduğu da çok açık. ‘Savaş Artığı’nın yazıldığı 2000’li yıllarda Abu Gharip ve Guantanamaro kamplarında işlenen insanlık suçlarıyla Kore savaşı arasında doğrudan bir ilişki kurmak mümkün. Bu tarz kamplarda insanların ne hale geldiğini şu cümlelerle vurgulamış; “Kaderi dışarıdaki dünyayı artık alakadar etmeyen, kayıp bir ruhlar sürüsü gibiydik. Kendi kendime sık sık şöyle diyordum: ‘Bu Sibirya’dan daha kötü, orada en azından ziyaretine gelebilecek birkaç insan vardır.’ Keşke bizi neyin beklediğini bilebilseydik.”
Sanıyorum ‘Savaş Artığı’nın kazandığı edebiyat ödüllerinin ardında da unutulmuş bir savaş üzerinden günümüze yapılan göndermenin rolü var. Ha Jin, kaderleri savaştan etkilenen suçsuz insanların yaşadığı dramı ayrıntılarıyla anlatıyor. İçerdiği şiddetle, işkence sahneleriyle, insan hayatlarının hiçe sayıldığı kararlarla yakıcı dramlar… Bu açıdan önemli. Ancak edebiyat açısından bundan önceki romanlarının seviyesinde değil. Özellikle romanın ikinci yarısından sonra birinici tekil şahıs anlatısının ve olayların akışının monotonluğundan söz edebiliriz.
Yine de önemli bir roman ‘Savaş Artığı’. Dikenli tellerin arkasına götürüyor okuyucuyu. Gerçek tarihsel olayların ışığında insanların sıkı gözetim, disiplin ve otorite altında nasıl itaatkar yaratıklara dönüştüğünü, insanın yaşama içgüdüsünü ve insan olamnın anlamını sorguluyor. Keşke Kore savaşına asker göndermiş bir ülke olarak bizim edebiyatımızda da böylesine metinler yazılabilseydi. ABD’ye yaranmak adına savaşa katılmak için meclisten apar topar karar çıkaran Menderes’in ve partisinin demokratlığını keşke bir de Kore Savaşı üzerinden tartışabilseydik.

SAVA ARTIĞI
Çeviren: Tamer Tosun
Ayrıntı Yayınları
2011
372 sayfa
28 TL.