'Yüreğimde acı çekecek yer kalmadı'

'Yüreğimde acı çekecek yer kalmadı'
'Yüreğimde acı çekecek yer kalmadı'
Bir gün çıkıp gelecek sandılar sevdiklerini. O gün hiç gelmedi. Bazılarının kemikleri çukurlarda bulundu. Birçoğu hâlâ kayıp. Aileleri ise dönecekler umuduyla çocuklarını beklemekte
Haber: ABİDİN PARILTI abidinparilti@hotmail.com / Arşivi

Ne diyordu Berfo Ana, ki kendisi hepimizin anası olur, “Otuz bir yıldır kapımı kilitlemiyorum. Belki bir gün çıkar gelir, gelirse kapıyı kilitli bulmasın diye hep açık tutuyorum” hiçbir vicdanın dayanamayacağı, hiçbir romancının, şairin kuramayacağı cümlelerle acısını, otuz bir yıldır beklemeye alınan ümidini anlatıyordu. Bu ülkenin otuz küsur yıllık gayrı resmi tarihini sadece iki cümleye sıkıştırıyordu. Sonra Dilşah Özgen elimizdeki kitapta “Yüreğimde acı çekecek yer kalmadı” diyordu. Hayatın bizatihi kendisine noktayı koyuyordu. ‘Ölü mü Denir Şimdi Onlara?’, Ayten Akgün editörlüğünde, Saadet Yıldız tarafından hazırlanan bir kitap . Eşlerini JİTEM’in, Hizbul-kontra’nın kaçırdığı, tek kurşunla enselerinden vurup öldürdüğü elli bir kadının hikayesini anlatıyor. Yüreklerinde acıya yer kalmayanların, yine de bütün dirayetleriyle çocuklarına sahip çıkanların, ne bükülüp ne de kırılanların hikayesidir anlatılan.
Özellikle 90’lı yıllarda bu ülkenin doğusunda faili meçhul denilen cinayetler işlendi failleri belliydi ya, yine de kayıtlara ‘failleri’ bunu ‘meçhul’ olarak geçirdi. İstatistiklerin bile yetmediği, utandığı, bu cinayetler birçok aileyi dağıttı, birçok çocuk , bu kirden görünmez savaşta babasız büyümek zorunda kaldı. Babalarını görmeyince en yakınındaki erkeğe (genelde amcaları) ‘baba’ dediler. Çabuk büyümek zorunda kaldılar, bir günde çocukluğunu geride bırakıp büyüdüler, ailenin reisi oldular, eve ekmek götürmeye çalıştılar. 

‘Bir mezarı olsa bari’
Ben de o cinayetlerin işlendiği zamanlarda Mardin, Nusaybin’deydim. Neredeyse gelişigüzel birçok insan öldürüldü orada da. Ya Renault marka beyaz Toros otomobillerin ya bir Amerikan dizisine özenerek kendilerine ‘A Takımı’ diyen sivillerin araçlarından çıktılar, listeye aldıklarının enselerine bir kurşun sıkıp gittiler. Ya da pusuya yattılar, kurbanın evinden, işyerinden çıkmasını beklediler. Bu öldürülenlerden biri de amcamdı. Yılmaz Erdoğan’ın deyişiyle ‘yakışıklıydı’. Biz yine de şanslıydık. Ölüsüne sahiptik. Ama bu kitabın da gösterdiği gibi herkes bu kadar şanslı değildi. Kayıplarına kavuşamadılar. Birgün çıkıp gelecek sandılar sevdiklerini. O gün hiç gelmedi. Bazılarının kemikleri çukurlarda bulundu. Birçoğu hâlâ kayıp. “Şimdi hiç olmazsa çocuğumla birlikte gidebileceğimiz bir mezarımız olsun istiyorum.” Aileleri hâlâ dönecek umuduyla beklemekte.
‘Ölü mü Denir Şimdi Onlara?’ kitabında birçok can acıtan, insanı insanlığından utandıran hikaye var. Bir anne düşünün ki, çocukları sağır ve dilsiz diye seviniyor. Çünkü, “Daha az duyarsa daha çok gülerler” diyor. Başka bir anne ve eş düşünün ki, bir çocuğu dağda öldürülüyor, eşi ise yetmişinde evinin arka sokağında ensesine sıkılarak bu hayattan göçüyor. Başka bir eş ki, daha çocukken evlenmiş, sonradan birbirlerini sevmişler. Bir kahvaltı sonrası evden çıkmış eşi. Sonra bir arkadaşı gelip, “Abdülkadir’i polisler götürdü” demiş. Hemen savcılığa gidilmiş, cevap yok. Sonra hastanede eşinin ölüsünü görmüş. Polisler, “Düşmanınız var. Korucular eşini öldürmüş olabilir” demiş. Sonra da çekip gitmişler arkalarında bir ölü bırakarak. Başka birisinin köyü boşaltılıp yakılıyor, erkekler de alınıp götürülüyor, sonrasında bir dağ başında ölüleri bulunuyor. Bir başkası ise kızaklı helikopterle köyünden alınıyor. Ona diyorlar ki “eğer tekerlekli helikopterse korkma, ama kızaklı ise umudunu kes”. Kızaklı götürüyorlar. Bir daha dönmüyor ama umudunu da kesmiyor.
Bu kitapta kayıplarıyla yaralanmış, ama onların varlığına, birgün döneceklerine inanarak yaralarını sağaltmış kadınlar var. O kadınlar ki genelde eşleri alınıp götürüldüğünde hamileymişler. Çocukları doğmuş, büyümüş sonra. Adlarını Umut, Mizgîn (Müjde) koymuşlar. Hep bir umutları olmuş, hep bir müjde için o umutlarını diri tutmuşlar çünkü. Ama yine o çocuklar bir anda büyümüşler içlerinde tarifsiz bir travmayla. Kendi topraklarında bile ezilmişler, hakir görülmüşler. Okula gitmeye, insan içine çıkmaya korkmuşlar. Kadınlar ise eşlerini kaybettikten sonra bir anda yaşlanmış. Kitabın sayfalarındaki kadın portrelerine bakıldığında bu rahatlıkla görülür. Yüzlerinde acıdan örülmüş bir hikaye saklayan bu kadınlar yine de vazgeçmemişler. Bazıları eşlerinin bıraktığı yerden devam etmişler. Onlardan biri de Kızıltepe eski belediye başkanı Cihan Sincar. Siyasete ancak eşi Mehmet Sincar (ki milletvekiliydi) Batman’da öldürüldükten sonra giriyor ve eşinin bıraktığı yerden devam ediyor. 

Suskun kadınlar...
Kitaptaki kadınların hikayelerine bakıldığında hep aynı psikolojiyle karşılaşıyoruz. Birgün gelecek umudu dışında, eşlerinin onları izlediklerini düşünüyorlar. Romain Gary’in deyimiyle “Onca yoksulluk varken” bile, ona göre hayatlarını biçimlendiriyorlar. Öyle ki bir kadın öyle bir yoksulluk içinde ve kimsesiz ki öldürülen eşinin kefenini kendi elleriyle dikiyor.
Sonra birgün Abdülkadir Aygan konuşmaya başlıyor. Başka bir zamanın itirafçısı ve tetikçisi şimdi cinayetlerini itiraf etmeye başlıyor. “2005 yılında JİTEM elemanı Abdülkadir Aygan’ın itiraflarının peşine düştüğümüzde dokunduk tarifsiz bir yasın altına gizledikleri hayatlarına. Aygan’ın ölüm krokisinin araladığı kuyuların başına koştukça arttı sayıları; on oldular, yüz oldular, binlerce oldular.” Bir zamanlar çocuklarının başına da bir şey gelir diye susan kadınlar konuşmaya, başlarına gelenleri anlatmaya başlıyorlar. İşte o kadınlardan sadece o elli birinin hikayesi de burada yazıya geçiyor, unutturulan geçmişin hafızası oluyor.
Bu ülkede faili meçhul binlerce cinayet işlendi. O dönem askeri güçlerin başında olanlar bugün , o cinayetler devletin resmi politikasıydı diyor. Dönemin bir komutanı çıkıp (Arif Doğan) “JİTEM’i ben kurdum” diyor, sonra ekliyor: “Hizbullah’ı da ben kurdum.” O kurduğu şebekeler bugün bir bir ortaya çıkıyor, ölüm kuyularında, çukurlarda cesetler değil kemikler bulunuyor. Sahipsiz kemikler. Ama bir kadın bir hatıradan tanıyor eşinin kemiklerini: “Bahri’ye beyaz bir kazak hediye etmiştim. Onu son kez o kazakla gördüm. On bir yıl sonra kemiklerini bulduğumda kazak sararmıştı.” ve işte o andan sonra artık çocuklarına babanız öldü diyebiliyor.
Kitabın ismi Edip Cansever’in bir şiirinden alıntı. Şiir şöyle devam ediyor: “Geçirmiyor gövdeleri soğuğu. Geçirmiyor sıcağı da. Ve ikiye ayrılmış bir nehir gibi bacakları. Akıyorlar sonsuza. Ölü mü denir şimdi onlara.” 

ÖLÜ MÜ DENİR ŞİMDİ ONLARA?
Hazırlayan: Saadet Yıldız
Diha Yayınları
2011
288 sayfa
10 TL.