Yüzleşemediklerimiz...

Yüzleşemediklerimiz...
Yüzleşemediklerimiz...
Askerlik ve hukuk. Bu iki konuda şu anda nelerle boğuşuyorsak, bu kitapta kanun kanun, madde madde ele alınıp inceleniyor
Haber: BASKIN ORAN / Arşivi

Bir kitap kadar, onu yazanın kimliği de önemlidir. Çalışarak okuduğu Hukuk’u bitirince maaşı daha iyidir diye askeriyeye giriyor. Kürt sorunu nedir duymadan Diyarbakır ’a savcı atanıyor. Gözaltı süresinin 90 gün olduğu, 3 yıla kadarki cezaların temyiz bile edilemediği devir. 12 Eylül’ün ilk işkence davasını açıyor. Bir ölüm olayında bir astsubayla iki polis memurunu mahkemeye, ölen genci de otopsiye sevk ediyor. Mardin Emniyet Müdürünün ifadesini alınca Emniyet’ten “Artık sorgulama bile yapamıyoruz” sesleri yükseliyor, Sıkıyönetim Komutanlığı ayağa kalkıyor. Bu arada, 1980-81’de yani 12 Eylül’ün en karanlık döneminde askerî yargının kaldırılmasını, askerî hakimlerin bağımsız olmadıklarını söyleyen bir doktora tezi hazırlamakta. Hatta, jüri heyetinden meşhur Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer “Bu çocuk suç işliyor” diyor. Yine de sicil amirlerinden her seferinde yüksek notlar alarak terfi ediyor ve Albay rütbesiyle 95’te emekli oluyor. Şu anda ceza avukatlığı yapıyor ve aşağıda anlatacağım türden kitaplar yazıyor. “Sakıncalı personel” listesinde olduğu için Orduevi’ne alınmamakta.
‘Ulus-Devlet ve Küreselleşme Kıskacında Demokrasi ve Hukuk Krizi’ kitabındaki her şeyi özetlemeye imkân yok. Sadece gündelik hayatımızda içinden çıkamadığımız konulara değineceğim. Bunlar, yazarın iç içe geçmiş iki mesleğine ilişkin: Askerlik ve hukuk. Bu iki konuda şu anda nelerle boğuşuyorsak, bu kitapta kanun kanun, madde madde ele alınıp inceleniyor:
Resmî dil konusu çeşitli anayasalarda nasıl düzenlendi? Çocuk hakları hangi uluslararası belgelerde nasıl ele alınıyor ve Türkiye ’deki uygulama nasıl? “Taş atan” 15 yaşındaki çocuklara hangi yasaların ne zaman değiştirilmiş hangi maddeleri kullanılarak ne cezalar veriliyor? Haziran 2006’da yapılan değişiklikler sonucu Terörle Mücadele Kanunu ikinci bir Ceza Kanunu haline nasıl getirildi? Devletin baskı ve şiddet uygulaması gibi istisnai bir durum Türkiye’de nasıl ve hangi kavram/kurumlarla kural haline getirildi? 

Ordu’yu içinden bilmek
TSK bugüne kadar tam anlamıyla kapalı bir kutu olageldi. Bütçesi TBMM’de daima “Ordu’ya selam, bütçeye devam” muamelesi gördü. “TSK’ya darbe yapma yetkisi veriyor” biçiminde yorumlanagelen TSK İç Hizmet Kanunu ve onun meşhur 35. Maddesi bile kamuoyunca yeni öğrenildi. Asker konusunda (o da, epey sınırlı bir gruba hitap eden) TESEV araştırmalardan önce bunlardan bahsetmek bile vatana ihanetti; şimdi de “Askerlerimiz yıpratılıyor” denerek bu durumun devamı için gerekli psikolojik ortam korunmaya çalışılıyor. Böyle bir ortamda TSK’yı içinden tanıyan ve o meşhur Diyarbakır Cezaevi döneminde Sıkıyönetim’de çalışmış bir hukukçunun mevcudiyeti Türkiye için büyük nimet. Dr. Kardaş bu konuda çok ihtiyaç duyulan nadir bir uzman:
Türkiye toprağının yüzde 92’sini kontrol eden Jandarma’yla, iç güvenliğin asıl sahibi polis arasında nasıl bir yetki paylaşımı sorunu var? Bir bölgenin hangi kolluk kuvvetine ait olduğunu tespit yetkisi vali ve kaymakamdayken, Jandarma Genel Komutanı’nın izni niçin gerekiyor? EMASYA denen protokol 2010’da kaldırıldığı halde, asker “gerekli gördüğü” durumlarda toplumsal olaylara kendi iradesiyle nasıl müdahale edebiliyor? 

Cuntalar: 1940’lardan beri
Kitapta cuntalar hakkında çok kimsenin pek duymadığı süreçler var: 50’den sonra gelip İnönü’ye bir emri olup olmadığını sordukları malum ama, genç subaylar arasında cunta faaliyetleri 1940’larda başlıyor; 42-43’te İnönü yönetimini devirmek isteyenler var. 40-45 arası cuntalarında daha sonra genelkurmay başkanı ve cumhurbaşkanı olacak isimler mevcut. Bu arada orduya hakim olan klik karşı tarafı durmadan tasfiye ediyor: Haziran 1950’de 16 general ve 150 albay, 1957 Dokuz Subay olayı, 27 Mayıs’tan sonra 235 general ve 5.000’e yakın subayı tasfiye eden EMİNSU olayı, 62 ve 63 Albay Talat Aydemir olayı sonucu Harbiye öğrencilerinin tasfiyesi, 12 Mart 1971’de 9 Martçı “solcu”ların tasfiyesi… Tabii, bunların sivil kadrolarını oluşturan akademisyenler ve gazeteciler. Bütün bunlar TSK’nın nasıl her daim kaynayan bir kazan olduğunu ve bugün Ergenekon’da yargılananların asla bir istisna değil bir “kural” olduğunu ortaya seriyor.
Dr. Kardaş bunun ardından Genelkurmay’ın “devlet içinde devlet”liğe adım adım nasıl yükseldiğini ve bunda sivillerin katkısını anlatıyor: 1949’da Milli Savunma’ya (MSB) bağlıyken 1961’de doğrudan Başbakanlık’a bağlanması, 70’te devletin diğer kurumlarıyla doğrudan yazışma yetkisi alması, MSB’nin içinin boşaltılması, 61’de kurulan Milli Güvenlik Kurulu’nu adım adım hükümete kanun dikte edecek hale getiren yasa değişiklikleri, her türlü vergiden muaf OYAK’ın bu sürecin ekonomik ayağını oluşturması… Bunlar okunduğu zaman 2003-4’teki Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz, Eldiven darbe teşebbüsleri, 28 Şubat 1997 “postmodern darbesi”, 27 Nisan 2007 “ internet darbesi” ve son olarak 2009 teşebbüsü birdenbire fanteziden sıyrılıyor, ete kemiğe bürünüyor. 

Telefon dinleme ve hukukta çifte başlılık
Bunun ardından da askerî darbelerden kurtulmak için neler yapılması gerektiğini ve bunların Türk Ceza Kanunu’nun hangi maddelerine göre cezalandırılacağını okuyoruz. Bazı akademisyen ve gazetecilerin “Darbeleri fikren desteklemek ifade özgürlüğüne girer” önermesini tahlil ederken, cebir ve şiddet öneren “fikir”lerin ifade özgürlüğüne neden girmeyeceğini ayrıntısıyla anlatıyor kitap.
Kitabın bundan sonraki en ilgi çekici iki bölümünden biri yargıda çifte başlılık ve telefon dinleme meselesi. Birinci konuyu başka ülkelerle karşılaştırmalı olarak inceleyen yazar “tabii hakim” ilkesinin askerî yargının yarattığı çifte başlılık tarafından nasıl tahrip edildiğini anlatıyor ve 2010 referandumuyla bu konunun yeterince halledilmekten uzak olduğunu gösteriyor. Telefon dinleme konusunda hem başka ülkelerdeki hem de Türkiye’deki durumu öğreniyoruz. Kanun kanun, madde madde.
Sonuç olarak: Doğrusu, bütün bu güncel konuları hem demokrat hem de uzman bir kişiden dinlemenin muazzam önemi ortaya çıkıyor; Türkiye’de bu iki nitelik çok az kişide birleşir maalesef. Ortaya çıkıyor ki, bu olgu ve bilgilere sahip olmadan bu konularda konuşmak, protesto etmek, bildiri imzalamak vs. bir tür mahalle dedikodusundan öteye gidemiyor.
Olumsuz yönden eleştirmek gerekirse: Küreselleşme, ulus-devlet, üniter devlet, azınlık, pozitif hukuk, tabii hukuk, doğal hukuk, vb. gibi önemli kavramların bilindiğini varsayarak yazılmış bu kitap. Bu, okuyucunun ilgisini dağıtabilir. Bunları küçük kutular içinde kısaca anlatmak ve tanımlamak mümkün. Diğer yandan, dipnotları usulüne uygun biçime sokmak başka araştırmacıları teşvik edebilir. Yazarın ikinci baskıda bu çok yararlı kitabı bu yönlerden gelişmesini diliyorum.

ULUS-DEVLET VE KÜRESELLEŞME KISKACINDA
DEMOKRASİ VE HUKUK KRİZİ
Ümit Kardaş
İletişim Yayınları
2010
253 sayfa
17.5 TL.