Yüzyıllık kalabalık

Yüzyıllık kalabalık
Yüzyıllık kalabalık
'Bir Söz Büyücüsü'nde, mitik bir yazarın 'yaşamı, zamanı ve yapıtları'ndan daha fazlasını bulmak mümkün. Márquez edebiyatı mitolojik bir büyük anlatı gibi keşfedilecek ayrıntılar sunmaya devam edecek
Haber: FATMA CİHAN AKKARTAL / Arşivi

İnsan hayranı olduğu bir yazarın biyografisini okurken, bir soran olsa klasik fiziğin temel bir sorusuna yanıt verebilecek gibi hissediyor kendini; yazarın hayatında olup bitenler göze, rastlantısal değil, nedensel görünüyor. ‘Bir Söz Büyücüsü: García Márquez’; dostlarının ve aslında Latin Amerika’dan başlamak üzere hayranlarının Gabo diye seslendiği Kolombiyalı yazarın yaşam öyküsü de yazarın ve okurun kaçınılmaz bir kaderde birleştiği duygusuyla okunuyor.
Márquez, üç kısım olarak tasarladığı anılarının 2002 yılında yayımlanan ilk kısmını ‘Anlatmak için Yaşamak’ diye adlandırırken buna benzer bir amaçsallığı çağrıştırmayı amaçlamış mıydı bilinmez. O sıralar, belki de ölümcül olacağını düşündüğü gırtlak kanseriyle boğuşuyor, ‘ işten geçmeden her şeyi anlatmak zorunda olduğunu hisseden biri’ gibi, hayatının dökümünü yapmak istiyordu. Kendi kefenini dokumayı bitirir bitirmez son nefesini veren teyzesi Francisca gibi, yazması bitince yaşamı da bitmedi ama ajansının açıkladığına göre, 2009 itibariyle Gabo’nun aktif yazın yaşamı sona ermişti. ‘Bir Söz Büyücüsü’nden edindiğimiz her detay, Márquez’in, bu (iyi ki de) uzunca sürmüş yazın yaşamının ürünlerine, ‘Yüzyıllık Yalnızlık’a, ‘Kolera Günlerinde Aşk’a, ‘Kırmızı Pazartesi’ye, ‘Benim Hüzünlü Orospularım’a ve daha az bilindiği halde daha önemsiz olmayan tüm yapıtlarına birer arka plan çiziyor. Márquez okurunun, kendine has tadı için dönüp dolaşıp okuduğu, bir kez okuyanın elinden bırakmakta zorlandığı romanlardan edinilen izlenimleri derinleştiriyor. Bir kitabın, bir filmin, bir yönetmenin fanatiği olanlar, bunlara dair izlenimlerinin derinleşmesinden, doymaz bilgi fetişlerinin yatıştırılmasından alınan hazzı tarif etmenin zorluğunu takdir edeceklerdir. ‘Bir Söz Büyücüsü’, işte bu tarifsiz hazzı tatmin edebilen bir biyografi. Márquez hakkındaki her şey, burada, Latin Amerika edebiyatı uzmanı, akademisyen, biyografi yazarı Bell-Villada’nın didaktik olmaktan uzak anlatımıyla aktarılıyor. 

Dinmeyen yağmurlar
Bundan da önemlisi, Gabo’nun kurmaca evreniyle ‘gerçek dünyası’nın arasındaki burada vurgulanan geçişliliğin, Latin Amerika edebiyatının 1960’larda (edebi bir kategori olarak) neredeyse icat ettiği büyülü gerçekçiliğin de nüvesi sayılıyor olması. Márquez’in evreninde gündelik yaşamı kesintiye uğratmadan, rutine dâhil olan ‘büyülü’ öğeler, Latin Amerika’nın hararetli politik yaşantısını eleştirirken evrensellikten de ödün vermeyen yadırgatıcı küçük mucizelere dönüşüyorlar. Yadırgatmanın bu biçimi, 1960’larda, Latin Amerika’nın McOndo kuşağı denen edebiyatçılarının marifetiyle dünya edebiyatında, söz uygunsa, yeniden topa giriyor, 60’ların sonunda romanı ele geçiren ‘solipsist gerçekçi’, benlik takıntısını bencilliğe taşıyan, Bell-Villada’nın sözleriyle; içe dönük, kısır, klostrofobik üsluba bir cephede meydan okumaya başlıyor. Başka bir direniş cephesini de, Joyce ve Beckett’in ışığında Butor, Robbe-Grillet ve Sarraute gibi nouveau roman’cıların açmış olduğunu belirtmekte yarar var. En nihayetinde, Márquez, 1982’de Nobel edebiyat ödülünü kendi kuşağına ait tüm Latin Amerika yazarları adına aldığını açıklarken, toplumcu edebiyatta büyülü gerçekçilerin yeni bir sayfa açmayı başardıkları tescillenmiş olur.
Ama biz yine de, kalem tutmaya önce gazeteci, film eleştirmeni ve senaryo yarı olarak başlayan ve yapıtlarında filme alınmaya son derece müsait görsel bir dil kullanan Márquez için, temanın üsluptan ve teknikten önce geldiğini söyleyelim. 1988’de New York Times’a verdiği bir röportajda; “Biçimi, konu ve zamanın ruhu belirler,” diyen yazar, halk öykülerinden, fantastiğin tanımını genişleten yerel efsanelerden, tarihten ve Karayiplere has yaşantının ürettiği karakterlerden beslenir ve tabii konu sıkıntısı çekmez. İki yüz yıl yaşayan diktatörler, beş yıl boyunca dinmeyen yağmurlar, (Komünist Parti üyesi olan) yazarın da aslında hayatı boyunca kopmadığı sol geleneğin Stalinci ve fazladan rasyonalist, biçimci sınırlamalarına baş kaldırır. Aynı şekilde, halk öyküsü tamlamasındaki halk, Márquez için folklorik bir ideal, romantik bir nesne değil, Rabelais’nin karnavalındaki o meşhur kahkahanın sahibi olan halktır. Ölümü ve doğumu kucaklayan, bedene dair olanı yücelten, yaşam döngüsünün müstehcen tözüne sahip çıkan, sarhoş ve bilge bir kahkahadır söz konusu olan. 

İki yüz yıl yaşayan diktatörler
Lukács gibi eleştirmenlerin yolunu açtığı ‘hiçbir diktatörü devirmemiş’, ‘tehlikeli gerçekçi’ toplumcu edebiyatın karşısında, halk kahkahasını çınlatan Márquez, iktidarı elinde bulunduranların gerçeğe karşı körleştiğini vurgular hep. Bunu, Sophokles’in Kral Oedipus’unda, babasını öldürüp annesiyle evlenerek iktidara gelen ve kendini kör eden Oedipus’tan esinlenerek söyler. El Libertador lâkaplı Simon Bolivar’ı başkahramanı yaptığı Labirentindeki General romanında, karnavalesk öğelerle bir diktatörü devirmese de, en az onun kadar önemli bir işi başarır, kişi kültünü sorgular, kimsenin söylemeyeceğini söyler; iktidar kördür ve “...bir ulusun en üst tabakalarındaki cezalandırılmamış suçlar ve keyfi hareketler bütün topluma yayılacak bir salgın hastalıktır.”
‘Bir Söz Büyücüsü’nde, mitik bir yazarın ‘yaşamı, zamanı ve yapıtları’ndan daha fazlasını bulmak mümkün, çünkü Márquez edebiyatı mitolojik bir büyük anlatı gibi veya bakmak için durduğunuz nokta değiştikçe size gösterdikleri değişen bir paralaks gibi, keşfedilecek ayrıntılar sunmaya devam edecek. Bu biyografi de bir rehber olarak kabul edilirse, kuşkusuz Márquez’e ‘bakmaya’ niyetli olanları aydınlatacaktır.

BİR SÖZ BÜYÜCÜSÜ
García Márquez
Gene H. Bell-Villada
Çeviren: İlknur Özdemir
Kırmızı Kedi Yayınevi
2011, 416 sayfa,
27.5 TL


Büyük yapıtlar ortaya koyması yanında García Márquez’in en önemli başarısı, kurmaca sanatını gerçek hayata yöneltmesi ve gerçeğin karmaşasını bütün zenginliğiyle ve çelişkili tezahürleriyle birlikte nesirde yeniden kullanmasıdır. Yazarın bizzat kendisi bütün bu çelişkilerin canlı özetidir. Hayalperest bir masalcı ve usta bir anlatıcı olan García Márquez, kendisini tanımladığı şekilde ‘gerçekçi bir yazar’ ve yaşadığı dünyanın lirik bir tarihçisidir de. Son derece özbilinçli ve bilge bir sanatçı ve usta bir üslupçu olan yazar, salt edebi meselelerde nadiren yorum yapar, estetik, eleştiri ya da kuramlardan da son derece sıkılır. Muzır ve ‘tropik’ bir mizah anlayışına sahip büyük bir komik romancıdır, aynı zamanda son derece trajik bir vizyon ortaya koyar, zaten oldukça melankolik ve içe dönük bir adamdır. Batı emperyalizminin can düşmanı olan García Márquez, çağdaş Avrupa -Amerikan yazarları arasında Faulkner ve Woolf’u mürşit kabul etmektedir. Halkın içinden biridir, Karayip Denizi kıyısında, yoksul bir mahallede doğup büyümüştür, hâlâ salsa müziğinden ve danstan hoşlanır, aynı zamanda bütün dünyayı dolaşan bir kozmopolittir, en sevdiği müzisyenler arasında Bach ve Bartók’u sayar, gelişmiş bir kültüre sahiptir.
Kitaptan