Zaman dediğin nedir ki!

Haber: FİGEN ŞAKACI / Arşivi

Edebiyat başka bir hayat önermez okura ama her has metnin içinde hayata dair bir önerme mutlaka vardır. Meselesi olan yazarla, yazarlığı bizzatihi bir mesele haline getiren de belki bu noktada ayrılır. Okurun bu sapakta hangisine doğru direksiyonu kıvıracağı her ne kadar metinden ziyade medyadaki tabelalarla belirlense de, sözünü yekten söyleyen yazarlar kendi duraklarından şaşmadan (da) okurlarıyla kalben buluşurlar. Şule Gürbüz de kendi durağını iyi bilen, yola herhangi bir işaret levhası koymadan kendini belli eden, “edebiyat turizmi”nde yüksek sezonları beklemeyen, mahremiyetine halel getirecek hiçbir acenteliğe yüz vermeyen bir yazar. İlk öykü kitabı küçücük ‘Kambur’ on dokuz yıl önce çıktığında, kimin bu ses, bu muntazam kurulmuş dünya , bu kendi kamburundan bir kabuk yapmış yazar diye çok aranmış, ama fotoğrafını bile görememiştim bir yerlerde. O zamanlar sanal âleme de yabancı olduğumuzdan izini çarçabuk kaybetmiştim. Arada şiir kitabı ve bir tiyatro oyunu yazdıysa da yeni öykülerinden oluşan kitabı ‘Zamanın Farkında’yla ancak geçtiğimiz ay karşılaştım. İşi gücü zamanı şu ana, tam vaktine, anın matematiğine ayarlamak olan bir yazarın (evet artık bilen biliyor ki, o bir saat tamircisi) ‘zamanın farkında’ olmasından daha doğal ne olabilir diye okumaya başladım kitabı. 

Aynı ironik tat
Zamanla bu kadar yakinen haşır neşir olup da zamaneliğe hiç mi hiç gönül indirmemiş, içinden geçtiğimiz gösterişli, bol bulamaçlı, ince hesaplı, tam yerine göre dizaynlı, zamanın ruhuna yüz vermemekte ısrarlı bir yazar mıh gibi bıraktığım yerde duruyordu yine. Dilinde yine aynı ironik tat, yine aynı iki ucu da sivri hat... Kitap beş uzun öyküden oluşuyor ve her birinde çağına gözü kara bir diklenişle bıçak çeken bir yazar var karşımızda, en çok “Müzik Hocası” öyküsünde narası daha net duyulan: “Şunu anladım, yemin ederim ki anladım, aklı başında insan ömrü boyunca hiçbir şekilde, hiçbir konuda ne talebe olmuştur, ne hoca. Akıl, edep, kendine aitlik, başka sulara karışmama, olduğun hale benzeme ve o olma sadece bu şekilde insana geliyor. Hocasının da talebesinin de suyu kurumadıkça bu kuruluk yeşermez. Bakın bu kadar gübre, bu her yeri saran gübre, bir çiçek açtırmıyor.” 

Panzehir değerinde hikâyeler
Müziği de tıpkı yazı gibi, kuralına-kılıfına uydurmadan sade bir duyumsayışla öğrenmeye çalışan, müzik hocasına ilallah dedirtip yıllar sonra kendisi de ud hocası olan bir adamın girip çıktığı her evden önümüze serdiği hayatlar, o hayatlara bakıp onun gözüyle gördüklerimiz dünü ve bugünü şimdiye sabitleyiveriyor ilk öyküde: “Evlere gitmeden önce çoraplarımı kontrol ediyorum. Bana siyah deri ev terliğini çevirip veriyorlar. Bazıları plastik tuhaf renkli, tuvalet tokyosundan beter bir şey veriyor. İnsanın ayağında bu, elinde ud, milletin evinde, masanın üstüne konan para, bazen konulması unutulan para, hatırlatmak için ağır ağır giyilen ayakkabı ve bir tuhaf oyalanma ile durdukça, o kapı önünde çıktı çıkacak ama çıkamayan hali uzadıkça, zaman içe atılan kızgın utanca rağmen bir türlü erimedikçe kibir, gurur bırakmıyor, nefis terbiyesi böyle olur diyeceğim geliyor. Ya da böyle arsız olunur”
“Cansın”, “Mezarlıktan Geçiş”, “Mutfak” ve kitabın son öyküsü “Zamanında Farkında” da dil, yörüngesinden hiç çıkmadan, akrep zehrini yelkovana saçmadan ilerliyor. Ama “Cansın” da tıpkı yazarın bugünü yadırgayışı gibi bir yabancılık var doğduğu eve/ebeveynine karşı. Adına ister kolejlilik deyin ister ‘küçük burjuvalık’, üstünüze sindi mi bir türlü çıkmayan o şey ne ise, ne güzel de anlatılmış “Cansın”da... Daha baştan öykünün adını telaffuz edişinizle başlayıp, sizi de kızağa çeken ve lafını hiç esirgemeyen bir başka metin... Sanıyorum Gürbüz’ü özel ve özgün kılan da hikâyelerinde okuru hizaya getiren azar tonunun ağrınıza gitmemesi ya da kullandığı dilin büyüsüne kapılıp haklılığına duyduğunuz saygı...
İçinden geçtiğimiz çağa, zamana, dünyevileşme çabalarına, kavram kargaşa ve kavgalarına karşı Gürbüz’ün hikâyeleri tam bir panzehir değerinde, tabii ki aynayla arası açık olmayan okurlara...

ZAMANIN FARKINDA
Şule Gürbüz
İletişim Yayınları
2011, 199 sayfa, 16 TL.