Zamanın hüzünlü şarkısı

Zamanın hüzünlü şarkısı
Zamanın hüzünlü şarkısı
İnci Aral yeni romanı 'Şarkını Söylediğin Zaman'da, 12 Eylül öncesinden başlayarak 2008 yılına uzanan geniş bir zaman diliminde yaşanan kırık bir aşkın hikâyesini anlatıyor. Bu, yalnızca bir aşkın değil, 12 Eylül'ün yıkımlarını yaşayan bir kuşağın da hikâyesi
Haber: RENGİN ARSLAN - arslan.rengin@gmail.com / Arşivi

Bazı kitaplar insanı uykusuz bırakır ve onların üzerine söz söylemek de hayli zor olabilir. İnci Aral’ın yeni romanı ‘Şarkını Söylediğin Zaman ’ı okurken aklımda dolanan düşünce buydu. Elinize aldığınızda göreceksiniz, öyle kalın, geceler boyu okunacak uzunlukta bir roman değil. Bunu düşündürmesinin nedeni açtığı kapılar, okura sunduğu sorular ve geçmişe araladığı pencerenin derinliği ve belki de en önemlisi yalınlığı.
Romanın, okura vaat ettiği bu düşünce evreninde hikâyenin akışını değiştiren ve bizi darbe günlerine götüren bir ‘düğüm’ noktası var. O noktayı açık etmemek, okurla roman arasına girmemek için hikâyesini etraflıca anlatmayacağım. Bir romanın en can alıcı yerinin güzelliğini bir yazıyla bozmak haksızlık olur diye düşünüyorum. Fakat belirtmem gerek ‘en can alıcı’ noktası derken dramatik bir yükseliş anını kast etmiyorum. İçinde acıların, mutlulukların ve aşkın ve sevincin de olduğu akıp giden bir hikâye, tam insanın yaşadığı, deneyimlediği yalınlıkla anlatılmış. Anlatılan olayları en çarpıcı hale getiren de bu yalınlık sanırım. İnci Aral, üçüncü şahıs anlatımını benimsemesine rağmen ‘tanrı yazar’ konumuna çıkarmamış kendini. Romanı sakince süzülen bir dille kurmuş olması, olayların gerçekliğini ve inanırlığını arttırıyor. Olanları bize yakınlaştırıyor ve tanıdık hale getiriyor. Aşağıdaki satırlarda bahsedeceğim defterlerle de roman kişilerine kendilerini anlatma olanağı sunması önemli bir rol oynuyor bu aşamada.
Hikâyenin bir yerini eksik bırakacağımı söylemiştim. Bu nedenle bir karışıklık yaratmaması için yazıda bahsedeceğim üç karakteri sıralamakta fayda var. Deniz, Cihan ve Ayşe. Deniz, 80’lerin devrimcisi. Cihan ona âşık bir genç. Cihan da solcudur ama Deniz kadar radikal eylemlerden yana değildir. Ayşe ise 2008 yılında iletişim fakültesinde doktora yapan otuzuna varmamış bir genç kadındır. 

‘Mevsimler değişir’
‘Şarkını Söylediğin Zaman’da olaylar günümüzde başlıyor. Bir aşk hikâyesiyle... İlk görüşte aşk denilecek cinsten. Aşkın iki ucu Cihan ve Ayşe’dir. Bir başka aşk hikâyesi de eş zamanlı olarak geçmişte ilerliyor. Ülkenin toprağına belirsizliğin, acının, işkencenin ve kayıpların sindiği günlerde... Bu kez aşkın ‘kadın’ tarafında Deniz vardır. Diğer tarafında yine Cihan.
Cihan işte bu geçmişteki aşkın ardından uzun yıllar İngiltere’de yaşamış, orta yaşlarını süren, tanınmış bir ekonomisttir. “Yirmi beş yıl boyunca, hiçbir şeyin hiçbir zaman sütliman ol­madığı bu çileli ülkenin hasretini çekmiş”tir ve artık Türkiye ’ye dönme kararı almıştır. Burada ders vermeye devam edecek ve tüm dünyanın derin bir ekonomik krizin içine düştüğü bir dönemde, 2008’de konferanslara katılacak, konuşmalar yapacaktır. Ayşe ise Ankara ’da bir üniversitede iletişim bölümünde doktora yapan genç bir kadındır. Onu büyüten dedesinin ve daha sonra da anneannesinin ölümlerinin ardından yeni bir hayat kurmaya çabalamaktadır. Cihan ve Ayşe’yi ortak tanıdıklarının davet ettiği bir akşam yemeği buluşturur ve gecenin sonunda birbirlerini ‘çok uzun zamandır’ tanıyormuş hissiyle ayrılırlar birbirinden.
Cihan ve Ayşe’nin kendi geçmişlerine yolculuk yapmasına neden olan iki defter hem romanın gidişatını hem de onların ‘bugüne’ bakışını değiştirecektir. Bu iki defter aynı zamanda kendi ortak geçmişlerini açığa çıkarır. Biri Cihan’ın diğeri ise Deniz’in elinden çıkmıştır. Cihan’ın defteri bize 1983 yılından geriye bakarak anlattığı bir aşk hikâyesini, Deniz’in defteri ise 1983 yılından geriye bakarak, 80 darbesinin bir kadın üzerinde bıraktığı yıkıntıyı anlatır.
İsyankâr, başına buyruk, ailesiyle bağları hayli zayıf olan bir genç kızdır Deniz. Bu isyankârlık 80 öncesi sol örgütlerle buluşturmuştur onu. Devrim için dağa çıkmayı savunan bir grubun içinde oldukça aktif rol alır. O yıllarda pek çok solcunun başına geldiği gibi düzene muhalif olmak ve komünizmi benimsemek dışında ‘elle tutulur’ hiçbir suçu olmadığı halde iki buçuk yıl tutuklu kalır. Sonra da tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılır. Ruhunu sağaltmak için Deniz’in dört elle sarıldığı defteri bize onun kırılmış iç dünyasının kapılarını aralar. Okura bir kadının darbe döneminde nasıl incindiğini, umudunun kırıldığını anlatır. Defterini şöyle yazar Deniz, “Boynumu dalayan iğne gibi sert sakallar, alkol ve sarımsak kokan soluklar, çamaşırımı çıkaran kaba el­leri itişim, direnişim, gövdemi sürüngen, bir sürüngen gibi, ıs­lak, leş gibi bir battaniyeye bastıran ağırlığa var gücümle dire­nişim... ve hayır. Hayır! Demir kapı üstüne kapanıp da o yapışkan sessizlik yeniden çöktüğünde keskin bir acıdan başka bir şey duyamazsın. Ağ­zından çıktığından emin olamadığın aptal bir ağıt tutturarak hücrenin betonunu kırmayı, tünel kazmayı, çukura inmeyi, ya­pış yapış çamurun ve kesici kayaların arasından sürünerek dı­şarı çıkmayı düşlersin.”
Üstelik cezaevinden çıktıktan sonra sığındığı baba evi de küçük bir hapishane gibidir Deniz için. Kızının başına buyrukluğu karşısında en başından beri öfkeli olan babası, Deniz’in hapse girmeden önce gruptan bir önderle evlenmesine de, ondan çocuk sahibi olmasına da karşı çıkmıştır. Ne var ki, Deniz aralarında köklü bir bağın asla kurulamadığı bu baba-kız ilişkisinde isyankar tutumunu sürdürür. Emniyete kızını kendi elleriyle teslim eden babasına öfkesi ise iki satırlıktır sadece: “Ne kadar saklanabileceksin, diyor babam. Adam öldürmedin ya, yatar­sın biraz biter! Birilerinden söz almış. Emniyetten geçmeden he­men savcıya çıkacakmışım. İnanmıyorum ona. Yine de alıp götürdü beni. Eliyle teslim etti. İyi niyet cehen­nemi! O kargaşada beni kim kollayacaktı ki? Kocaman bir bütü­nün küçücük bir parçasıydım ben. Herkese yapılan yapıldı, aynı tezgâhlardan geçirildim...”
Cezaevinden çıktıktan sonra baba evinde ‘dul kadın’ rolünü oynamak ve kızıyla ilgilenmek yerine ‘dışarıdaki’ hayatını sürdürür. Yaptığı en evcil şey, kendine iki kazak ve kızına bir hırka ile yelek örmek olmuştur. Kabına sığamamanın, muhaliflerin arasında bile muhalif olmanın acısı yansır defterin her satırına... ve çelişkilerin... Defterde düzensizleşen yazıların sonunda intihar ettiğini anlarız Deniz’in. Sessiz bir ölümdür bu. Roman, bu ölümün yasını tutmadan devam eder yoluna. Söylenen söylenmiştir çünkü. Üstelik gelecek hâlâ mümkündür. 

Zaman kuyusu
İnci Aral 1970’lerin sonu, 1983 ve 2008 yılları üzerine kurduğu romanda ‘zaman’ meselesine eğiliyor sıkça. Romanın ismi de bunun ipucunu veriyor halihazırda. Başlıktan sonra, kitabın ilk cümlesi de okurun zaman üzerine okuyacağı düşüncelerin bir habercisi: “Zaman, içinde yaşadığımız bir akarsudur, bizi alıp ya ileri­ye doğru götürür ya da boğup öldürür, diye yazdı Ayşe, tezinin masanın üstüne dağılmış sayfalarından birinin yan boşluğuna. Bu sözün bir yerden mi aklında kaldığına yoksa kendi görüşü mü olduğuna karar veremedi ama önemi yoktu. Zaman; olay­lar, adlar, tarihler ve ayrımlarla, varlığını durmadan hatırlata­rak karşı konulmaz ama basit bir biçimde akıyordu. İnsanın kendini bu akışa karşı savunmasının yolu yoktu.” Bu cümle hem Ayşe’nin zamana ilişkin algısını hem de hayatın onun bağlamında nasıl ‘aktığını’ anlatması açısından önemli. Ayşe anneannesi ve dedesiyle birlikte geçirdiği onca yıl içinde ‘sürüklenmiştir’ bir bakıma. Üniversitede doktora yapmaya başlaması bile, daha önce tanıdığı tez hocasının ısrarıyla olur. Hayatındaki en önemli iradi atılım ise, anneanne ve dedesinden ona kalan evi baştan aşağı yıktırıp, tadilattan geçirmesi ve eski olan ne varsa atmasıdır. Kendisine ‘mezar gibi’ görünen evi yıkmaktadır. Dirilme çabasıdır bu aynı zamanda. İnsanın evinin aynı zamanda ‘kendisi’ olduğunu varsayarsak Ayşe için de bir yıkıp, yeniden yapma süreci başlamıştır. Ve yukarıdaki cümle onun tüm iradesiyle katılacağı hayata bir veda cümlesi niteliğindedir. Romanın ilerleyen bölümlerinde bunun ruhsal bir arınma olduğu daha iyi ortaya çıkar: “Eski eşyanın çoğunu atacak, atılmayanları dağıtacaktı. Ha­tırlamaktan tat alacağı, özleyeceği bir nesne yoktu bu duvarlar arasında. Bir oyuncak, bebeklik patiği, okul defteri, hiçbiri kut­sal değildi gözünde. Özel eşyası ve piyanosu dışında ne varsa sallayacaktı. Onlarla birlikte karanlık anılar da zamanın çöplü­ğünü boylayacaktı, elbette ki en çok buna seviniyordu. Ölüm­lere, acılara, kayıplara, geçmek bilmez günlere, gecelere tanık olmuş sandalyeler, sehpalar, masalar, tencereler, yılların tozu­nu yutmuş yatak yorgan...”
Cihan açısından ise zamanın tozlu defterleri söz konusudur. Henüz 30’un başında olan Ayşe’den farklı olarak onun derinlerine ineceği bir ‘zaman kuyusu’ vardır. Türkiye’ye dönmesi, Türkiye’nin en çalkantılı günlerine tanıklık ettiği eski fakülte bahçesindeki kısa yolculuğu, sokaklar onun için sadece geçmişin değil, aynı anda “zamanın” içinde bir yolculuk anlamına gelmektedir. Cihan’ın zaman kuyusu dediği, aslında zamanın hiçbir koşulda ortadan kaybolmadığının da kanıtı gibidir. Başka bir yerde söylediği gibi örneğin: “...ilk aşkın üzerinden zaman geçmez.”
Üzerinden zaman geçen şeyler olsa bile, zaman toptan kaybolmaz, koyulukların içinde bile olsa, sade bir zaman kalıntısı bile görülse varlığını sürdürür: “Gerçekte zaman soyut değil, gözle görülür, biçimi olan bir şeydi. Yine de üst üste gelmiş resimlere bakarken olduğu gibi zamana da bir kuyunun derinliğine bakar gibi bakabiliyordu insan. Yukardan aşağıya, aydınlıktan karanlığa... Suyun siyah aynasında hiçbir şey görünmüyordu ilkin. Son­ra yavaşça bir nesne beliriyor, yüzeye çıkıyordu. Bir ağacın göl­gesi, herhangi bir öğleden sonrasının en güzel anı, bir söz, dal değiştiren bir kuşun kanat sesi, bir bakış ya da duruş. Yaşanan­lar kaybolup gitmiş gibi geliyordu insana ama öyle değildi. Daha sonra gelenler belleği yeniden biçimlediği için aynı he­yecan yakalanamıyordu, geçmişte neyin nasıl olduğu unutulu­yordu eninde sonunda. Geri gelen, zamanın tortusuydu.”
İnci Aral bu romanında, çok katmanlı ve aynı zamanda çok boyutlu öyküleri başarıyla bir arada sunuyor. Bu ustalığın bir parçası. Diğeri en başta belirttiğim ve yinelemekte bir sakınca görmediğim unsur: Dilin başarısı...
Geleceğin tükenmediği bir roman kurgulamış üstelik Aral. Bugünden geçmişe yapılan yolculukta, olayları geçmişte bitirmemesi önemli kanımca. Bugünün siyasi durumuna yaptığı nadir ama kıymetli göndermeler nedeniyle de önemli. Yeni insanlarla tanışmak, gerçekler üzerine kurulu ‘zamanın’ hep var olduğu bir roman, kapağı açıldı okurunu bekliyor. Ve evet, bazı romanlar insanı uykusuz bırakabilir...

*******************************************************************************

Sert bir içki aldı, açık pencerenin önüne oturdu. Serin ama dirilticiydi hava. Gecenin ay ışıltılı parlak lacivertine daldı. Uzaklardan köpek havlamaları ve eğlenen gençlerin kahkahaları geliyordu. Kendini oyuna sürmekten niye korkacaktı ki? Aynı ilgi, aynı gerilimi yaşıyorsa neden? Evet, bu kadın akıllı, mahzun ve güzeldi. Onu sevebilirim, diye düşündü sırtını dikleştirerek. Son kez ve çok sevebilirim...
Elini kalbinin üstüne götürüp yokladı. Acı yoktu. Normalden hızlı ama düzenli vuruyordu. Yavaş! Acelesi yok. Birbirlerini tanımak için belli bir zaman gerekecekti. Kuşkusuz. Tatlı tatlı tartışacak, kavgalar edecek, darılıp barışacaklardı.
Telefondaki mesajı tekrar tekrar okudu: Ben size âşık oldum!
Bu sıradan ve muhteşem cümleyi içine çekti. Âşık olmak. Onu gençliğine çağıran bu çok çiğnenmiş söz niye bu kadar etkiliydi, niye bir sır gibi görünüyordu gözüne şimdi? Yazanın sadece kendisi için ürettiği sırrın yansıması olduğu için mi?
Birden irkildi. Bu kadın neden bu kadar tanıdıktı? Neden daha karşılaştıkları ilk gecenin sonunda sevgili olmuşlar gibi bir duyguya kapılmıştı? Yabancısı değildi, âşık olduğu bütün kadınlar ilk anda aynı etkiyi bırakmışlardı üzerinde. Aşkla gelen coşkuyla onları da çok eskiden beri ve yakından tanıdığı yanılsamasına kapılmıştı. Bir başkasına açılmak, insanın sınırlarını esnetiyor, karşıdakinde kendini görmesini kolaylaştırıyordu. Belki de o tanıdığı kendisiydi.
Aşk böyle tuhaf bir şeydi işte. İnsan hiç beklenmedik anda, beklenmedik biriyle karşılaşıyor ve onu farkında olmadan içine yerleştiriyordu. Bu duyguyu tanıyor, biliyor, özlüyordu. Gerçekte bütün aşklar bir öncekilerin devamıydı. Zikzaklı da olsa da bir çizgi üzerinde yer alıyor, aynı yerlerden kırılıp kopuyor, tarazlanıp kontak yapıyorlardı. Ayşe’ye kimseye olmadığı kadar özenli davranma isteğiyle doldu içi. Olur ya da olmaz, denemeliydi. Bir şey başlamıştı, bir kez başlayınca da durdurmanın yolu yoktu.
Kitaptan

ŞARKINI SÖYLEDİĞİN
ZAMAN
İnci Aral
Kırmızı Kedi Yayınevi
2011, 232 sayfa, 15 TL.