'Zamansız' bir eleştirmen

'Zamansız' bir eleştirmen
'Zamansız' bir eleştirmen
'Kimlik Bedenin Hapishanesidir', kimlik, ulus, göçmenlik, beden, haklar gibi sorunları, 'zamansız' bir modernite eleştirmeni olarak Spinoza'dan hareketle tartışan bir kitap
Haber: Yücel Kayıran / Arşivi

Kimlik kavramı, temelde Sophokles’ten günümüze değin gelen sorunsal bir temaya işaret etse de, ‘ulusların kendi kaderini tayin hakkı’ kavramının vicdani geçerliliğini koruduğu günümüzde, ‘Kimlik Bedenin Hapishanesidir’ gibi bir savı kitabın adına taşımak, bu kitap adının, manidar olarak algılanmasına açık olmak demektir. Kitabın alt başlığını (Spinoza Üzerine Yazılar ve Söyleşiler) hesaba kattığımızda, durum daha da vahimleşebilir: Söz gelimi “Spinoza felsefesi açısından, ulusal kimlik veya kültürel kimlik kavramları sorunlu kavramlar mıdır?” gibi. Kuşkusuz açıklanması gereken ‘Kimlik bedenin hapishanesidir’ savındaki, kimlik ve beden kavramlarıyla kastedilenin ne olduğu ve bu kavramların hangi kavramlarla karşıtlık içinde telaffuz edilmiş olduğudur.
Kimlik kavramı, sınırları belirlemeye, tanımanın sınırlarını oluşturmaya ilişkin bir kavram. Kim sorusu, tekil kişiyi, o kişi yapan sınırların ne olduğunu değil, o tek kişinin hangi tümelin tanımına ait olduğunu, hangi ‘biz’in bir üyesi olduğunu araştıran bir sorudur. Kimlik kavramı da, sorunun yöneltildiği kişiyi, kendi doğasına göre değil, hangi tümele aitliğine göre tanımlama girişimidir. Kimlik, bedensel değil, zihinsel olana işaret eder ve Descartescı, yani Kartezyen düşüncenin zihin-beden düalizmine/ikiciliğine dayanır. 

İnsan zihninin sırrı bedende
Spinoza’nın temel kuramlarından biri, beden zihin düalizmine muhalefetinde ortaya çıkar. Ona göre, beden, zihnin nesnesidir; zihinse, bedenin tasarımıdır. İnsan zihnini oluşturan ideanın nesnesi bedendir der Spinoza; dahası edimsel ve etkinlik olarak varolan zihin değil bedendir. İnsan bedeni, sonsuz sayıda duygulandırılmaya açık olma gücüne sahiptir. Bir beden, birçok şeyden etkilenmeye ne denli yatkınsa, zihni de birçok şeyi algılamaya o denli yatkındır. İnsan zihni, bedende oluşan duygulanımlardan başka bir şey değildir. Oysa yaşamımıza, bir kimliğin yön vermesi demek, bedenin yaşamını, zihne göre düzenlemek, bedenin yerine, zihni edimsel/etkin kılmaya çalışmak demektir. Bedenim edimselliğini göz ardı eden bir kimliğe göre düzenlenmiş yaşamda, kimlik, bedenin hapishanesidir.
Sadece kimlik kavramı değil, ulus, sınıf gibi kavramlar da, zihin-beden ayrımını temel alan Descartesci felsefede dayanak bulur. Spinoza, ulus derken, bireylerin, dilleri, yasaları ve kazanılmış adetleri bakımından farklılaşmasını kasteder. Bunlardan son ikisi, yani yasalar ile adetler, Spinoza’ya göre, her ulusun özel bir mizaca, özel bir konuma ve özel önyargılara sahip olmasına da yol açarlar. Oysa modern ulus(-devlet) kavramı, temelde ulusların yaratılmış olduğu anlayışı üzerinde yükselir. Bireylerin haklarını, hem yaratılmış olan ulusla bakışımlı olarak hem de ulus-devletin sığasıyla doğru orantılı olarak, yani ulus-devlet sınırı içine sıkıştırılarak tanımlanır. Bu tanımlamaya göre, bireyler, haklara neredeyse sadece kendi ulus-devleti içinde sahiptir. Reyda Ergün ve Cemal Bâli Akal’ın, kitabın adıyla aynı başlığı taşıyan bildiride tartıştıkları gibi, bugün yaşanan en önemli sorun da bu noktada, göçmenlik olgusunun ortaya çıkışında yaşanmaktadır. Çünkü ulus/devletler, ‘göçmenleri’ yurttaşları olarak görmemekte, dolayısıyla ‘yurttaş’ kavramı, ‘kimliksiz’ ve ‘yersiz yurtsuzlukla’ ıralı bir fenomene işaret eder duruma gelmektedir. Ergün ve Akal’a göre, “hakları, ulus/devletle olan yurttaşlık bağı üzerinden tanımlayan modern zihniyet, sadece düşünsel/bedensel varlıklarını sürdürebilmek için yersiz yurtsuzlaşan insanlar karşısında bütünüyle aciz” kalmaktadır. Dolayısıyla düşünülmesi gereken “artık ulusal kimliğinden olduğu kadar, etnik, dinsel, cinsel tüm diğer kimliklerinden de sıyrılmış olan gerçek insanların haklarıdır.” Çünkü “kimlikler, tekilliklerin düşünsel/bedensel varoluşlar olarak çeşitliliğini görmezden gelip, onları genellemelere ve soyutlamalara hapsetmektedir. Hakları yeniden düşünmek için kimliklerin ötesine geçmek zorunludur.”
Yurttaşlık kimliğini, dolayısıyla ulus devlet düşüncesini sorunlu hale getirip çöküşüne yol açan ‘göçmen’ fenomeninin irdelenmesi, aslında Hannah Arent ile ona işaret eden Giorgio Agamben tarafından dile getirilmişti. Ergün ve Akal da nitekim buna dikkat çekmekte. Ancak her ikisini, Arent ve Agamben çizgisinden farklı kılan ayırıcı özellik, soruna Spinoza temelli bir tartışma alanı oluşturarak yaklaşmalarında ortaya çıkmaktadır. Oysa Arent ve Agamben, Heidegger felsefesinden hareket ederler. Dolayısıyla onlara göre, insanın düşünsel/bedensel özerkliği, Spinozacı bir temelde, yani hiçbir kimliğe gönderme yapmaksızın yeniden düşünülmelidir.
‘Kimlik Bedenin Hapishanesidir’, tam da bu yeni tartışma alanının olanağını oluşturacak yazı ve söyleşilerden oluşan, Reyda Ergün ve Cemal Bâli Akal imzalı ortak bir kitap. Kitaptaki yazılardan üçü Ergün ve Bâli Akal’ın ortak imzasını; dört yazı Reyda Ergün imzasını taşırken; iki yazı ile dört söyleşi Akal’a ait.
Akal, “Spinoza, bir 17. yüzyıl filozofu olarak değil, ‘zamansız’ bir modernite eleştirmeni olarak okunabilir” diyor. Spinoza, dizge dışı bırakılmış bir filozof. Onun, sadece din kurumu tarafından aforoz edilmişliği değil, felsefe kurumu tarafından da ‘tehlikeli’ olarak kodlanmış olmasının doğal sonucu olarak, 17 yüzyıldan günümüze gelen, gerek felsefi düşünce gerekse başlangıç bakımından Hobbes, Descartes ve Rousseau merkezli modern düşüncenin oluşumunda Spinoza, yaygın olarak devre dışı bırakılmıştır. Yani bugünkü dünyanın hâlihazırdaki şekillenişini sağlayan düşüncenin harcında zaten Spinoza yok. Dolayısıyla, ‘Kimlik Bedenin Hapishanesidir’, kimlik, ulus, göçmenlik, beden, haklar gibi sorunları, ‘zamansız’ bir modernite eleştirmeni olarak Spinoza’dan hareketle tartışan bir kitap.
Akal’ın, daha önce Spinoza hakkında iki kitabı daha vardı: ‘Varolma Direnci ve Özerklik: Bir Hak Kuramı İçin Spinoza’yla ile ‘Özgürlüğün Geleceği Yoktur: Edebiyatta Spinoza’. ‘Kimlik Bedenin Hapishanesidir’i bu kitaplardan ayıran özellik, Bâli Akal’ın, Spinoza kuramı ile bu kuramın etkilerinin tanıtımından, bugünkü dünya sorunlarını, Spinoza’nın kuramından hareketle okuyup tartışmaya açılmış olmasıdır.
‘Kimlik Bedenin Hapishanesidir’de yer alan yazılardan özellikle, ‘Spinoza’nın da Bir Bedeni Vardı’, ‘Spinoza’da Kadın ve Kadınların Spinozası’ ve ‘Bilgenin Siyaseti, Siyasetçinin Yalnızlığı’ başlıklı yazılar, Spinoza’nin felsefesinden hareketle, bir insan olarak Spinoza’nın varoluşunu, onun felsefi argümanlarından hareketle irdelemekte, ama daha önemlisi, özellikle Reyda Ergün’ün yazılarında, Spinozacı bir feminist kuramın olanaklarının araştırılıyor olmasıdır.
Burada, Reyda Ergün’ün ‘Önsöz’de dile getirdiği tevazua, bu ortak kitabın oluşumunda rol oynayan tevazua da değinmek gerekir: “Kitapta yer alan metinlerin ortaya çıkışında, beni yetiştirirken bana her zaman eşiti ve meslektaşı olarak yaklaşan değerli Hocam Cemal Bâli Akal’ın tevazusu ve bana olan güveni başlıca rolü oynamıştır. Aynı tevazu, kitap kapağında benim adımın başta yer alması ve özsözün benim tarafımdan yazılması konusundaki ısrarının da altında yatıyor. Mahcubum.”
Bâli Akal hocanın tevazusunun yanında, yeni bir bilim insanının geldiğine dikkat çekerim: Reyda Ergün. Spinozacı bir feminist kuramın Türkiye ’de oluşup gelişmesinde Reyda Ergün, etkin olacağa benzer.

Burası Tanzanya mı, Karanfİl
Cemal Bâli Akal
Dost Kitabevi
2011, 115 sayfa, 7.5 TL.

Kİmlİk Bedenİn Hapİshanesİdir
Reyda Ergün&Cemal Bâli Akal
İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
2011, 184 sayfa, 16 TL.