10 yaşındaki çocuğun hayatla yüzleşmesi vicdanımızdır

10 yaşındaki çocuğun hayatla yüzleşmesi vicdanımızdır
10 yaşındaki çocuğun hayatla yüzleşmesi vicdanımızdır
1992 yılında Nedim Saban tarafından kurulan Tiyatrokare, 20'nci yılını 'Onca Yoksulluk Varken' oyunuyla kutluyor. Saban ile bir Arap çocuk ile bir Musevi kadının dostluğu üzerine kurulu olan oyunu, kimlikleri ve sınırları konuştuk...
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

Fransız yazar Romain Gary'nin Émile Ajar‎ takma adıyla yazdığı ve 1975 yılında Goncourt Ödülü kazandığı romanı 'Onca Yoksulluk Varken', Nedim Saban tarafından kurucusu olduğu Tiyatrokare'nin 20. yılı için uyarlandı. Oyunu, Saban'dan dinledik...

Ekibinde Rüçhan Çalışkur, Gökçer Genç, Rami Çakır, Halit Karata ve Soner Ansal’ın yer aldığı yeni oyununuz ‘Onca Yoksulluk Varken’i Emile Ajar’ın aynı adlı romanından uyarladınız. Romanda hikâye, kronolojik olarak gider ama biz oyunda iki Momo görüyoruz. Biri yaş almış, diğeri çocuk kalmış…
Evet, oyunu daha evrenselleştirebilmek için böyle tercih ettim. Büyük Momo’nun yani Muhammed’in kendi mahallesini ziyaret etmesiyle başlıyor oyun. Kendi köklerini bulabilmek üzere evine gidiyor ve orada çocukluğu ile yüzleşiyor. 

Tiyatrokare’nin 20’nci yılı için özel olarak uyarladınız değil mi?
Evet, yaş almanın verdiği bir etken var. Çünkü yaş aldığınız zaman çocukluğunuza dönmek istiyorsunuz. Ve oyun, inanılmaz derecede naif. Üstelik artık o kadar çok ötekileştirme var ki her yerde, tam zamanıydı bu oyunu oynamanın. 

Mesaj açısından ele alırsak, oyun neden önemli?
Benim için evrenselliği açısından önemli. Momo bir Arap çocuk ama onunla çok yakın hissedebiliyorum kendimi. Madam Rosa ise Yahudi. Musevi kimliğime rağmen, benden çok uzak bir kadın ama gel gör ki hayat felsefesiyle yakın. Momo’nun kimliği üstüne dünyada belki 500-600 tane araştırma var. Çocukların birtakım kimliklerinden dolayı yargılanmaları da ayrıca hassas olduğum bir konu. Örneğin Pozantı Cezaevi’ndeki çocuklardan biri hapisten sonra intihar etmiş, çok üzücü... Çocuk olduğunuz zaman bu yükü taşıyamıyorsunuz. Büyüdüğünüz zaman ötekileştirmeyle bir derece kavga edebiliyorsunuz ya da etmemeyi seçiyorsunuz ama çocukken çok zor. Çocuklara böyle büyük bir yükün yüklenmesi çok acı. 

Çocuklar Türkiye’de pek kale alınmaz. “Çocuklaşma” deriz, “Masal anlatma” deriz ki aslında en zor onlar savaşır...
Evet ve aslında çocuklar bizim ötelediğimiz vicdanlarımızdır. Onlara iyi bir dünya yaratamamanın cezasını çekmek istemiyoruz. Vaat ettiğimiz dünyayı yaratamadığımız zaman da çektiğimiz suçluluk duygusunu onların üstüne yüklüyoruz. Bir ülkenin çocukları ne kadar mutluysa, o ülke o kadar medenidir. 50 yaşındaki bir fabrikatörün mutlu olmasının çok özel bir anlamı yok ama daha 10 yaşında hayatı hiç tanımayan bir çocuğun hayatla yüzleşmesi bizim vicdanımızdır. Herhalde gerçeklerle yüzleşmeyi çok istemiyoruz biz. ‘Onca Yoksulluk Varken’de mesela, babalarının veya atalarının günahını veya kendi kimliklerinin günahını yaşıyor çocuklar. 

‘Onca Yoksulluk Varken’, “Sevmek gerek” diye bitiyor. Toplum olarak birbirimizi yeterince
seviyor muyuz sizce?

Büyüdükçe sevmemeyi öğreniyoruz. Oyunda beni en çok çarpan şeylerden biri o; büyüdükçe, gerçekleri öğrendikçe daha az sevmeyi öğreniyoruz. Bu hem çocukluğumuzu hem yaratıcılığımızı öldürüyor. Hangi işi yaparsak yapalım, sevmemek üzerine kurulu her şey. Türkçede sorunlu kelimeler var, örneğin ‘hoşgörü’. Çoğunluğun azınlığı hoş görmesi, gücü elinde bulunduranın güçlü olmayanı hoş görmesi... Ya da ‘sığınma evi’ deniyor. Dağarcığımız bilinçaltımıza yansımış... Momo, Madam Rosa’nın kucağına sığınıyor ama o farklı bir sığınma, yukarıdan bakan bir şey değil. Emile Ajar zaten ‘Onca Yoksulluk Varken’i yazdığı zaman psikolojik bir dengesizlik yaşıyor… 

Ve daha sonra intihar ediyor…
Evet, ama ayrı kaldığı eşinin sevgisinden dolayı intihar ediyor. Burada herhalde her kimlikle yazabilmenin de getirdiği bir zenginlik var. Romanı bir kimlikle yazıyorsunuz, romanın bir sesi oluyor. Sanıyorum Emile Ajar bu kadar çok kimliği taşıyamamış. Bizim toplumuzda da 30 tane kimlikle bir arada yaşıyorsun. Büyüdükçe bir kimlik daha geliyor üstüne, bir kimlik daha, bir kimlik daha… Her kimlik bir sorumluluk ve aslında aidiyet duygusu değil bilakis saklanma güdüsü bu. Her kimliğimiz bize saklanmayı öğretiyor. Biz aslında kendimizi beslemiyoruz. Toplumun bize dayattığı kimlikleri besliyoruz. Birden zank diye bir kimlik yapışıyor üstünüze. Sonra onunla yaşamak ya da savaşmak zorunda kalıyorsunuz. Yaptığınız bir şeyi o kimliğe sığdırmak çok zor bir şey. İnsan sabah kalktığı zaman ‘Bugün şu kimliğimi giyineyim’ demez ki... 

Yahudi olduğunuz çok az insan tarafından biliniyor, hiç bahsetmiyorsunuz. Bastırdığınız için mi önemsemediğiniz için mi?
Bastırmak değil ama birdenbire bana “Hahambaşının torunusun” deniyor. Biri çıktı, dedemin babasını yazdı ve birdenbire o kimlikle yaşamam gerekiyormuş gibi oldu. Benim dinle pek alakam yoktur… Saklamakla ilgili de bir derdim olmadı ama televizyonda bir canlı yayında biri aramıştı, “Siz Türk değilmişsiniz, öyle duydum” diye… “Hayır, Türk’üm” dedim, zaten en üst kimliğimiz Türk. 

Başka şansımız yok ki, hepimiz anayasaya göre Türk olmak zorundayız.
Nüfus kâğıdında ne yazıyorsa o. İsminiz de o, dininiz de, cinsiyetiniz de, ırkınız da, doğduğunuz yer de... Ben o yüzden anadil, ana kucağı gibi laflardan hoşlanmam çünkü fazla mitleştirilmiş kavramlar olduğunu düşünürüm. Daha evrensel kavramlardan yanayım. Mesela ‘Onca Yoksulluk Varken’in en heyecan verici öğelerinden biri sınırların kalkması. İnsan bir kere bu sınırları koyuyor, sonra gittiğiniz yerde mutlaka bir sınır oluyor. Dünyanın en büyük ülkesine de gitseniz, hep sınırları aşmak üzerine çabalıyorsunuz. Ki enerji uzmanlarının söylediği bir şeyi öğrendim, insanın da bir sınırı varmış. Mesela bizim bir auramız var ve birisi oraya yaklaştığı, yani sınırımıza dokunduğu zaman rahatsız oluyoruz. Alışveriş merkezlerinde, çok kalabalık sokaklarda rahatsız olmamızın sebebi de herkesin aurasının birbirinin sınırından geçiyor olması. İnsan bile o sınırlarını oluşturmuş, düşünsene... 

Oyunda diyorsunuz ki, “İnsanların seni kabul etmesi için, kendi kimliğinde yaşaman gerekir”.
Madam Rosa’nın en özel laflarından biri bu. Momo’yu Arap kimliğiyle büyütüyor, Kur’an okutuyor. Aynı evde örneğin Banania diye bir zenci çocuk var, o da zenci olarak büyütülmüş, gettoya götürülmüş vs... Momo kendi kimliğiyle yaşatılıyor ve baktığınızda ağır bir travması var. Kimliğini birden çözdüğünde, ağır bir travma yaşıyor. Bir de şu çok acı, ne yaşını biliyor ne babasını, ne annesini... 

Bu yüzden Arap ve Müslüman kimliğine bu kadar sahip çıkıyor sanırım. Kendiyle ilgili bildiği tek şey o çünkü.
Ben de öyle düşünüyorum. Ama beni en çok etkileyen, “Madam Rosa’nın gözlerine öldüğü zaman dikkat ettim” demesi. Aslında 25 yıl bir arada yaşamışlar ama kadının gözlerini ‘görmemiş’. İnsanlar birbirlerine bakmıyor. Hep filtreleyerek bakıyoruz. “Oyun çok mu umutsuz?” diye soruyorlar, bence hayır, tam tersine umut salgılayan bir oyun bu. Momo’nun başına ne gelirse gelsin, sınırların kalkma umudu var. Dünyada şu anda İslam fobisi de çok yaygın ve bu da oyunun önemli bir gerçeği. Momo’nun büyümüş olarak gittiği o mahallede inanılmaz bir ötekileştirme, bir önyargı var. O önyargıyı da kırıyor oyun. Dolayısıyla ‘Onca Yoksulluk Varken’i yalnız azınlıkların değil, bütün toplumun sahiplenmesi gerekir.
‘Onca Yoksulluk Varken’, 14 Nisan Cumartesi günü saat 20.30’da, Profilo Salon 2; 17 Nisan Salı günü saat 20.30’da Ataköy Yunus Emre Kültür Merkezi ve 23 Mayıs Çarşamba saat 20.30’da Kozyatağı Kültür Merkezi’nde!

Oyun Erzurum’da neden sahnelenemedi?
Biz röportajı yayına hazırlarken, oyunun Erzurum’daki gösteriminin engellendiği haberi geldi: ‘Onca Yoksulluk Varken’, Erzurum Belediyesi izin vermediği için şehirde sahnelenemeyecekti. Erzurum Yakutiye Belediyesi, “Kapalı spor salonumuz olmadığı için oyunu açık havada sergileyebileceklerini Tiyatrokare’ye ilettik ama kabul etmediler” açıklaması yaparak olayı yalanlarken
Nedim Saban’ı arayıp neler olduğunu sorduk, anlattı: “Olay yazıldığı gibi Erzurum merkezde değil, ilçelerden birinde oldu. Oyun yasaklanmadı, oynanması uygun bulunmadı ki bu bir baskıdır aslında. Oyunun dekorunda ‘Kahrolsun Faşizm’ yazısı, belediyeden yetkilileri ürkütmüş... Durum budur.”

‘Uzun vadede CHP sorgulanmalı’
AKP , kendi sanatçılarını yetiştiriyor. Ekrem Dumanlı’nın bir çıkışı oldu “Kendi sanatçılarımızı yetiştirmeliyiz” diye. Sanatçı yetiştirmek öyle üstten olacak bir şey değildir, darbe yapmak gibi. Ama en azından kurslar açıyor, belediyeler kendi salonlarını açıyor vs... Ve şimdi sansüre başladılar. Beş sene sonra bir Tiyatrokare, bir Dostlar Tiyatrosu, bir Kenter Tiyatrosu oralara gidemeyecek. Öteki tarafta da CHP’li belediyeler sanata hiçbir destekleri olmadığı gibi, resmen köstek oluyorlar. Parti içindeki adamcılık, kültür politikalarına da yansımış. Bu ülkede uzun vadede bir şey sorgulanacaksa CHP sorgulanmalıdır. Varlık Vergisi’nde de, Sivas’ta da çok ağır sorumlulukları vardır. Solculardan daha ağır hesap sorulması lazım.”