107 mi? Hiç göstermiyorsunuz!

107 mi? Hiç göstermiyorsunuz!
107 mi? Hiç göstermiyorsunuz!
107 yaşında olmasına karşın 20'li yaşlarındaymış gibi gösteren bir kadın... İlginç bir çıkış noktasına sahip olan ve 'Gossip Girl'ün yıldızı Blake Lively'nin neredeyse tek başına sürüklediği 'Ölümsüz Aşk', romantizmden hoşlananlar için...
Haber: UĞUR VARDAN - ugur.vardan@radikal.com.tr / Arşivi

ÖLÜMSÜZ AŞK (3/5)
THE AGE OF ADALINE
Yönetmen: Lee Toland Krieger
Oyuncular: Blake Lively, Michiel Huisman, Harrison Ford, Ellen Burstyn
Yapım: 2015, ABD
Süre: 112 dakika

Siz 29 yaşındayken kızınız 80’lerini yaşıyor olabilir mi? Ebeveyn yaşı tam 29 olmasa da yaklaşık eşit bir durumu en son ‘Interstaller’da yaşamıştık. Bu haftanı mönüsünde yer alan ‘Ölümsüz Aşk’ (‘The Age of Adaline’), benzer bir meseleyi fizik teorilerini sinemaya taşıyan bir filmden ziyade romantik bir öykünün bir detayı olarak önümüze atıyor...

Senaryosunu J. Mills Goodloe-Salvador Paskowitz ikilisinin kaleme aldığı ve yönetmenliğini Lee Toland Krieger'in üstlendiği yapım, 107’sinde 20’li yaşlarının tazeliğini taşıyan Adaline Bowman adlı, varlığı ‘doğaya aykırı’ bir kadının hikâyesini anlatıyor. ‘Ölümsüz Aşk’, bir anlatıcının ‘yol göstericiliği’nde açılıyor ve bu dış ses, filmin kimi kilit sahnelerinde devreye giriyor, adeta finale kadar seyirciye eşlik ediyor. Peki aktarılan öykü nasıl bir şey? Adaline, San Francisco’daki ünlü ‘Golden Gate’ köprüsünün inşaatında çalışan (hey gidi fani sinema , geçen hafta ‘San Andreas Fayı’nda aynı köprünün depremde yıkıldığına tanıklık etmiştik) bir mühendise âşık oluyor ve evleniyor. Bu birliktelikten bir kızları oluyor. Lakin mühendis iş kazasında hayatını kaybediyor. Tek başına kalan genç kadın da bir süre sonra geçirdiği trafik kazası sonucu tam hayata veda edecekken suyun içindeki arabaya düşen yıldırım bir mucizeye neden oluyor: Adaline yeniden hayata dönecek ve bedeni, fiziksel açıdan o andaki yaşı olan 29’a sabitlenecektir...

Adeta vampir!

Sonrası bambaşka bir kaderin ifadesidir; dünya ve insanlık farklı dönemleri, savaşları, değişimleri yaşasa da Adaline her dem taze ama bu sırrı açığa çıkmasın diye de ‘Çılgın kalabalıktan uzak’, gözlerden ve zaman zaman da gönüllerden ırak bir hayatın izini sürecektir. ‘Ölümsüz Aşk’, ana karakterinin dertleri itibariyle ilk elde sanki ‘Vampir mitolojisi’ne selam yolluyor. Adaline, yola çıkarken birlikte olduğu tüm insanların birer birer sahneyi terk ettiği bir hayat serüveninde adeta çağların tanığı oluyor.


Öte yandan popüler kanattan filmin çağrıştırdığı en önemli yapıt ‘Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi’. Lakin ‘Ölümsüz Aşk’ın birinci elden kan bağı olan yapım, -bizde sınırlı bir sürede vizyon şansı elde eden- ‘Youth Without Youth’. Francis Ford Coppola imzalı bu film, tıpkı Adaline gibi bir şimşeğin çarpması sonucu bir anlamda ölümsüzlük sırrına vâkıf olan Dominic Matei’nin hikâyesini anlatıyordu. Rumen yazar Mircea Eliade’nin öyküsünden sinemaya uyarlanan bu yapımda Coppola mesela elinde ‘Benjamin Button’a göre daha çekici bir öyküye sahip olmasına rağmen filmi gereksizce karmaşıklaştırıyor ve nihayetinde bu karmaşıklığın içinden çıkamıyordu.

‘Ölümsüz Aşk’ ise ilgiyi çıkış noktasından topluyor, bu ilginç sahilden biraz açıldıktan sonra da bildik bir rotaya, romantizme dümen kırıyor. Bu rotada anlıyoruz ki Adaline’ın temel meselelerinden biri, sırrından dolayı sürekli bir ilişki kuramaması. Bir yılbaşı partisinde tanıştığı Ellis Jones, ilişki konusunda ısrarcı olunca bir anlamda şansını denemek isteyen Adaline, önceki kuşaklarda yaşadığı açmazlarla yeniden yüzleşmek zorunda kalıyor. Üstelik Ellis, bir zamanlar... Doğrusunu söylemek gerekirse filmde romantizmin tonlarının yükseldiği noktalarda orijinal bir fikrin klişelere teslimiyetine tanıklık ediyoruz. Lakin genç yönetmen Lee Toland Krieger'in sağlam rejisi, öykünün geri dönüşlerinde uğradığı 2. Dünya Savaşı, 60’lar sonu, 70’ler gibi limanlarda kostüm tasarımları, sanat yönetimi ve atmosfer ilgiyi ayakta tutuyor.

‘Kaçak’tan bu yana en iyisi

Oyunculuklara gelince: Bu film, ‘Gossip Girl’ dizisiyle keşfedilen Blake Lively’nin kariyerindeki önemli virajlardan biri olacak gibi. Genç yıldız Adaline rolünde öyküyü adeta tek başına sürüklerken ‘Güzel olduğunuz kadar yeteneklisiniz de” övgüsünü hak ediyor. Naçizane, kendisine özellikle 70’lerin kendine özgü giyim kuşamının çok yakıştığını söylemeliyim, dönemin ruhuyla gayet iyi bütünleşmiş. Adaline’ın âşığı Ellis’te Hollanda kökenli Michiel Huisman -meraklısına, kendisi ‘Game of Thrones’un Daario Naharis’idir- da çok başarılı. Ellis’in babası William Jones’ta karşımıza gelen Harrison Ford ise kısa ama gayet etkileyici bir performans ortaya koyuyor. Batılı eleştirmenler tecrübeli aktörün 1993 tarihli ‘Kaçak’tan (‘The Fugitive’) bu yana hiçbir rolde bu kadar iyi olmadığına dikkat çekmişler. Adaline’ın 80 yaşındaki Flemming’i canlandıran Ellen Burstyn ise ilginçtir benzer bir karaktere ‘Interstaller’da da hayat vermiş, babası gittiği uzay yolculuğunda kendinden genç olarak dönen Murph’ün yaşlılığını canlandırmıştı. Tok ve etkileyici sesiyle öykünün anlatıcısı Hugh Ross’un adını da analım bu arada. Sonuç? Yıllar geçse de her daim genç ve güzel kalmanın kendine özgü sorunlarına (!) eğilen bu romantik yapım, belli bir aşamadan sonra klişelere teslim olsa da kendisini izlettiriyor.