130 dakika ve tek perde söz sağanağı

Haliç'in öte yakasındaki Semaver Kumpanya, yeni sezona Enzo Cormann'ın 'Diktat'ıyla başladı. Oyunu sahneye koyan tiyatronun sanat yönetmeni Işıl Kasaboğlu; çeviren Nükhet İzet.
Haber: HASAN ANAMUR / Arşivi

Haliç'in öte yakasındaki Semaver Kumpanya, yeni sezona Enzo Cormann'ın 'Diktat'ıyla başladı. Oyunu sahneye koyan tiyatronun sanat yönetmeni Işıl Kasaboğlu; çeviren Nükhet İzet. Günümüz Fransa'sının moda oyun yazarlarından Enzo Cormann aynı zamanda yönetmen ve oyuncu. Anlatılar da yazıyor. Bir tiyatro okulunda (ENSATT) ders veriyor. Nefesliler için müzik parçaları besteliyor.
Cormann'ın oyunlarının ilginç özellikleri var. Bu ilginç yazar ilk başta sürprizlerden, beklenmedik durumlar yaratmaktan hoşlanıyor. 'Diktat'ın bildirisi de içerdiği birden fazla beklenmedik durumda gizli. Cormann'ın kimi oyunlarında sahneye toplumsal ve siyasal, kimilerindeyse bireysel sorunları ve insan ilişkilerini getiriyor.
'Diktat'ta bunların hepsi bir arada veriliyor. Bu arada 'söz'e aşırı derecede yaslanıyor Cormann, dille oynadığını, hatta yeni bir dil değilse bile yeni anlatım yolları yarattığını gösterme çabasıyla. Bunun için de, ilk başta, oyunun başlığında yaptığı gibi, yazdığı dilde-fransızcada-sözlüklerde var olmayan sözcükler yaratıyor. Ancak bunlar genelde yarı örtük anlatımlar; yazarın amacını, düşüncesini dolaylı bir yoldan hissettiren, birden fazla anlama gönderme yapmayı amaçlayan ilginç seçimler, 'Diktat'ta olduğu gibi.
Oyunun içeriği bilindiğinde 'Diktat'ın 'dikta'ya, 'diktatörlük'e, 'dikte' edilen siyasal ya da toplumsal, hatta bireysel zorlamalara göndermeler yaptığı anlaşılır. Bu arada Cormann'ın kendini 'söz'ün çekiciliğine gereğinden fazla kaptırdığı da. Gerçekten de tek perde olarak 130 dakika süren oyun, yazarın 'söz'e kıyamadığını gösteriyor.
Bu tutkusal denebilecek bağlılıksa bir tiyatro okulunda 'dramatik yazı' dersleri veren birinin oyunlarında görülmemesi gereken ciddi sorunlar yaratıyor. 'Yapıbozucu' yaklaşımın bir uzantısı görünümündeki bu 'söz' ayrıca dağınık. Kimi zaman birbirleriyle buluşsalar da genelde uyumsuz malzemelerin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. Anlatım ara sıra mantıksal bir düzlemde gelişse de seyirci kendini her bir yönden esebilen rahatsız edici bir 'söz fırtınası' içinde buluyor.
Bildirisi siyasal
Cormann, bu arada, başka yazarlardan, özellikle de oyununda adını söylettiği ve bir alıntı yaptığı Beckett'ten etkilendiğini sanki özellikle belirtiyor. Ancak 'Diktat'ın bildirisi siyasal; 'az söz' ilkesini benimsemiş 'sessizlikler ozanı'nın anlayışından uzak olduğu da açık. Buna karşın oyunda Beckett'ın tiyatrosunu anımsatan uygulamalar da yok değil. Örneğin yazarca uydurulmuş kişi adları: Piet, Val; olayın belirsiz bir ülkede, belirsiz bir zaman diliminde geçiyormuş gibi sunulması. Ancak Cormann aynı zamanda, doğrudan olmasa bile, yakın tarihe, belirli ülkelere, halklara da ciddi göndermeler yapıyor.
Bireysel, ruhsal dönüşümler, düşünsel, siyasal bilinçlenme olgusu üzerine kurulu 'Diktat'ta seyirciyi kimi kez duygulandıran, kimi kez ürperten, hatta korkutan iyi kotarılmış etkileyici yerler de var kuşkusuz. Kimi kez tebessüm ettiren, hatta kimilerini güldüren yerler de. Nefret düzeninin sürmesi için derin devletin gizli güçleri aracılığıyla gerçekleştirdiği son eylemse oyunun gerçekçi bildirisi.
İçeriğe fazla güvenmiş
Oyunu sahneye koyan Işıl Kasaboğlu da, içeriğe fazla güvendiği için olacak, metnin sarkan yerlerini bile feda edememiş ve, zaman zaman tabanca sesleriyle seyirciyi yerinden sıçratsa bile, bütünde 'söz'ü öne çıkaran durağan bir anlatımı seçmiş. Yorumunu iki büyük oyuncunun (Köksal Engür ile Bülent Emin Yarar) sahnenin önünde, ayakta, bir yandan düello ederlerken bir yandan da bir düo dile getirmeleri üzerine kurmuş. Son sahneyi de metindekinden daha etkili gerçekleştirmiş. Bu arada, sinemasal bir uygulamayla, trompetist Şenova Ülker'in başarıyla yorumladığı Joel Simon'ın özgün müziğini de etkili bir biçimde kullanmış.
Nefretten sevgiye açılan bir yelpazenin her basamağında gidip gelen ayrı yaşamların ve ayrı koşullanmaların insanı iki üvey kardeşi ruhsal, düşünsel saplantıları, korkuları, kuşkuları, duraksamaları, yalanları, beklentileri, sevgileri, umutları, gönül yücelikleriyle, tüm bu duyguların renklerini eksiksiz vererek canlandıran bu iki büyük oyuncu (Piet'de Köksal Engür, Val'de Bülent Emin Yarar) 'Diktat'ın çoğu kez gereksiz laf kalabalığına karşın seyircilerini en doğal yoldan ve derinden etkilemeyi biliyorlar. Ve bunu görünümlerindeki aykırılıklara karşın başarıyorlar. Gerçekten de, dağ bayır, sınırlar aşarak gizlice bu ücra köşeye gelmiş 'terorist' Val'in sırtında pırıl pırıl bir Lacoste 'T-shirt' ile ayaklarında bembeyaz spor ayakkabılar; bakan da olsa bu dağ başına ne olacağını bilmeden gelmiş Piet de terziden yeni çıkmış giysisiyle iki dirhem bir çekirdek (Giysi tasarımı: Funda Çebi).
Bir de, Cormann'dan esinlenerek olacak, 'üvey kardeş' yerine Türkçede olmayan 'yarı-üvey' gibi çeviri kokan sözcükler yaratan, yer yer de aksayan çeviriye (Nükhet İzet) karşın.