'60'lardan caz çalmak garip geliyor'

'60'lardan caz çalmak garip geliyor'
'60'lardan caz çalmak garip geliyor'

İstanbul Sessions (Soldan sağa): Turgut Alp Bekoğlu, İzzet Kızıl, İlhan Erşahin, Alp Ersönmez.

İlhan Erşahin, İstanbul Sessions ile yaptığı son albüm Night Rider'da 'İstanbul'un gece seslerini' aktarıyor. Erşahin "Bugün yaşıyorum ve bugünün müziği ilginç geliyor. Ressam olsam da Modigliani gibi resim yapmam" diyor
Haber: ERAY AYTİMUR - erayaytimur@yahoo.com / Arşivi

‘Radiohead caz çalsaydı bu şekilde olurdu’ cümlesi Blue Note’un buralarda da sık ve iyi çalan sanatçısı Erik Truffaz’ya ait… Truffaz; İstanbul Sessions’ın yeni albümünü müjdelemek üzere Jazzwise dergisinde bu ifadeyi kullanınca biz de İlhan Erşahin (tenor saksofon), Alp Ersönmez (bas), Turgut Alp Bekoğlu (davul) ve İzzet Kızıl’dan (perküsyon) oluşan ekibin elebaşısıyla buluştuk. İlhan Erşahin’i yakalamışken albümden çıktık yola, selam verdik Nublu’ya ve en sonunda vardık Brezilya’ya. Meğer Brezilya’nın farklı şehirlerinde kentsel dönüşüm mantığıyla atıl mekânları alarak kültürel ve sosyal kullanıma açan, merkezi Sao Paulo’da bulunan SESC’nin girişimi ve İlhan Erşahin’in küratörlüğü ile 11-22 Nisan tarihleri arasında ‘İstanbul Agora!’ adıyla farklı sanat dallarından isimlerle bugünün İstanbul’una ilişkin konserler, film gösterimleri, sergiler olacakmış. 

‘İstanbul Sessions’ın birinci albümünden ikinciye uzanan süreçte eteğinde ne gibi taşlar biriktirdin? Daha doğrusu, iki albüm arasında müzikal olarak bir fark yaratmak istemiş miydin yoksa ilk albümün bütünlüğünde kendine yer bulamayan kalanlarla mı ikinciyi oluşturdun?
Pek öyle değil. Bu grup tamamen doğaçlamak üzere başladığı için ismini ‘İstanbul Sessions’ koyduk. İlk konserlerde bayağı bir durmadan, üç, dört saat çaldık. Durmadık. Hepimiz aynı kafadaydık. Tam caz değil, rock değil, elektronik değil. İlk albümde üç, dört parça vardı, diğerlerini stüdyoda Erik’le (Truffaz) birlikte yaptık. Az parça var. Buradaki bütün parçaları bu grup için yazdım. Burada daha çok parça var. Burada 10 parça varsa altısını ben yazdım, dördü doğaçlama oldu stüdyoda. Alp baslarını buldu, ben melodiyi buldum, Turgut ritmi buldu. 

Zoraki olmayan bir Doğu cazı yoluna girdiğin kanaatindeyim. Jan Garbarek’inki gibi içinde mistik referanslar aranabileceği için değil; bu kayıt kimlikleşmesini –bence - Doğu coğrafyasında tamamladığı için böyle söylüyorum. Ama mesela, ismi ‘Etnik’ olan parçada yoğun 70’ler sound’u var. Wah wah pedalı mı kullandınız?
Böyle bir kaçış var diyebiliriz, evet. Çünkü melodilerde bir iki nota oynadın mı makam müziğine giriyor, hepsi öyle olmuyor. Hani mesela ‘Night Rider’ epey Avrupalı bir parça ama melodide küçük bir çizgi var, oradan itibaren Türkleşiyoruz. Sadece bir iki nota sayesinde bu oluyor, daha fazlası değil. ‘Etnik’te Alp bir pedal 
kullanıyor, bir çubukla çalıyor onu. Ama arkada darbuka olduğu için orada da bir etnik mi desem, yine öyle bir hava geliyor. 

Bu albüm İstanbul’un gece seslerinin temsili diyorsun ya, hangi parça İstanbul gecesinin hangi sesine karşılık geliyor sence?
İstanbul’a çok geliyorum ama geldiğim zaman da az kalıyorum. Konserler için geldiğimde üç gün filan oluyor. O zaman da konser çalıp konserden sonra takılma şeklinde. Onun için kapak siyah oldu. ‘Night Rider’ı epey bir karanlık düşündüm. Boğaz’da bir taksi içinde gidiyorsun, ışıkları görüyorsun filan.
Aslında Erik Truffaz’ya sorulması gereken bir soru tabii ama sen kendi gerekçelerinle nasıl açıklıyorsun, ‘Cazın Radiohead’i olmuş bu albüm’ ifadesini? Radiohead’inkinden çok farklı tempereman var burada.
Evet aslında. Ben de bilmiyorum, onu Portekiz’de çalarken söylemişti. Aslında epey caz gibi çalıyoruz ama bizim kötü tarafımız odur. İyi tarafımız da belki odur. Bir sürü insan caz bekliyor ama hiç caz değil bir yandan da. Daha rock gibi olabilir ama insanlar bu müziği oturup da dinleyebilir. Kendi çaldığında daha elektronik bir his veriyor ya, belki ondandır. 

Diğer projelerin Wax Poetic, Love Trio, Wonderland ve Nublu Orchestra ile ‘İstanbul Sessions’ı birbirlerinden keskin çizgilerle ayırabiliyor musun yoksa hepsinin bir diğerine geçiş ve dönüşme olasılığı var mı?
Üç, dört sene evvel benim için biraz karışık bir dönemdi. ‘İstanbul Sessions’ ile Wonderland parçası çalıp Love Trio ile Wax Poetic çalıyorduk ama son senelerde bayağı farklı. Bu albüm için yazdığım bir parçayı örneğin bir Wonderland ile çalmam. Çünkü Alp’in bası, Turgut’un davulu, İzzet’in perküsyonunu duyuyorum içimde, her şey bir farklı stil. Tabii hepsinin içinde ben olduğum için bir geçiş her zaman olabilir ama benim kafamda hepsi birbirinden çok farklı. 

Türkiye ’de çok zaman geçirmiyorsun ama 15 yıl önce İlhan Erşahin diye bir adam çıktı ve memleketin caz adamlarından biri ilan edildi. Cazın takip edilebilirliği açısından bu tabii olumlu bir durum ama seni bu kadar benimseten ne oldu?
Herkes başka bir şey söyleyecektir. 98’de Wax Poetic ile ilk geldiğimde sahnede DJ vardı, rapçi vardı, bir değişiklikti. Ama şimdi her zaman bunlar oluyor. Hep değişik renkler getirip böyle devam ettiği için sanırım böyle. Ben cazı çok seviyor ve müzisyen olarak pek çok ismi beğeniyorum. Ama bana 50’lerden veya 60’lardan caz çalmak garip geliyor. Öyle yapacağıma Coltrane’i, Wayne Shorter’ı dinlerim. Bugün yaşıyorum ve bugünün müziği ilginç geliyor. Ressam olsam da Modigliani gibi resim yapmam yani. Sonuçta kendine göre bir şey, daha özel bir sanat yapmak lazım. Genelde eksik nokta, arayış. O arayış önemli. Niçin bunu yapıyorsun? Ne söylemek istiyorsun? Niçin müzik okuluna gidiyorsun, sadece müzisyen olmak için mi? Okula gittin, bütün notaları doğru çalıyorsun, iyi de çalıyorsun ama bir şeyler çıkarabilmek için yaşamak lazım. Sadece müzik de değil. Bir şey söylemek lazım. Ama Türkiye’de on sene öncesine göre olan farkı seviyorum. On sene çok uzun zaman değil. Aydın (Esen) vardı. İmer (Demirer), Ateş (Tezer), Can (Kozlu) vardı. Belki on kişi iken şimdi belki altmış beş cazcı var. Hepsi de iyi çalıyor. 

Peki, neden sadece tenor saksofon çalıyorsun?
Bir ara bayağı uğraşıyordum soprano saksofon ve klarnetle ama benlik değil. Son zamanlarda bir sürü şey hatta klavye de çaldığım için herhalde tenor saksofonu benim sesim gibi hissediyorum. Soprano saksofon da çaldım ama iyi bir soprano saksofonum olmadığı içindir belki de. Ne bileyim, uğraşmadım fazla. Biliyorum, saksofoncular bir sürü şey çalabiliyor, flüt ve klarnet gibi. Ama benim bir stilim var.

Yeni Nublu Karaköy’de açılacak
New York’ta yaşayan, Nublu’ları yaratan adam olarak İstanbul’un az sayıdaki caz kulüplerini nasıl buluyorsun?
Bir şeyden şikâyet ediyorsan, müzisyenler için söylediğim şey geçerli, arayış lazım. New York’ta bütün dünyanın en iyi müzisyenleri bunu yapmak istedikleri için çalıyorlar ama orası da o kadar parlak değil. 12 tane caz kulübü varsa 10 tanesi turistiktir. Giriyorsun, ödüyorsun, 45 dakika sonra çıkıyorsun. İki hafta önce Brezilya’da ikinci Nublu Jazz Fest’i yaptık. İki önemli gazeteye kapaktan girdi. 35 senelik bir fabrikada her gün tiyatrolar, konserler olan bir mekân. Yarı hükümet, yarı sponsor destekli bir yer. İstanbul’da da böyle bir festival yapmayı teklif ettiler. Altı gecede 5200 bilet sattık. Öyle bir şey yapacağız orada, İstanbul’u temsil edecek bir festival olacak, buradan sanatçılar gidecek. 11-22 Nisan’da. Bir de yakında Karaköy taraflarında yeni bir mekânımız olacak.