60'ların kadın-erkek ilişkilerine dair bir yanılgı: Sanki eşittik!

60'ların kadın-erkek ilişkilerine dair bir yanılgı: Sanki eşittik!
60'ların kadın-erkek ilişkilerine dair bir yanılgı: Sanki eşittik!

'Sanki Eşittik' kitabı hakkında ayrıntılı bilgiyi www.sankiesittik.com adresinden edinebilirsiniz Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Yazar Gülfer Akaya, 60 ve 70'lerde Türkiye'de sosyalist geleneklerin içinde yer alan on kadını, Sevim Belli, Latife Fegan, Nurten Tuç, İlkay Alptekin Demir, Necmiye Alpay, Ümide Aysu, Serap Mutlu Doğan, Mukaddes Erdoğdu Çelik, Nilgün Yurdalan ve Gülseren Pusatlıoğlu'nu 'Sanki Eşittik 1960-70'li Yıllarda Devrimci Mücadelenin Feminist Sorgusu' kitabında bir araya getirdi. Kitap 1960-70'li yıllara, sosyalist örgütlerde mücadele eden kadınların gözünden bakıyor...
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

Kitabınızın başında özgeçmişiniz yer alıyor. ‘Anadili Kürtçe’ diye vurguluyorsunuz.
Evet, küçüklüğümden beri yazıyla uğraşan biriyim. Yazı dediğiniz, dildir. Benim hayata başladığım dil de Türkçe değil Kürtçe; bir Kürt köyünde, Kürt olarak doğdum. Yazıyla uğraşan biri için anadilini sahiplenmek kaçınılmazdır. Anadilimi istiyorum, bunun kimseye zararı olmaz.

Ve Radikal feministsiniz. Sizce yeterince biliniyor mu feminizm Türkiye ’de?
Siyasi akım olarak feminizm iyi bilinmekten ziyade, hiç bilinmek istenmiyor. Bir de feminizmi burjuva ideolojisi, kökü dışarıda bir ideoloji gibi göstermeye çalışıyorlar. Halbuki kadınlar dünyanın her yerinde varlar. Ayrıca Türkiye’de 80’lerden beri yerli bir feminizm de sağlanmış durumda. Bizzat bunların özellikle görülmemeye çalışılmasını cinsiyetçi bir tavır olarak görüyorum. Erkek düşmanlığı deniyor ama aslında çok belli değil mi, erkekler mi kadınlara düşman, yoksa kadınlar mı erkeklere? Kaldı ki, sizi öldürecek kadar karşısına almış bir cins varsa karşınızda, e onunla da dost olmazsınız, düşman olursunuz. Ben erkek düşmanlığını savunurum kadınlar için.

Nasıl yani?
Daha doğrusu erkekleri dostmuş, sevgiliymiş, âşıkmış gibi görüp kanmamakta fayda var...

Kitabınızın adı neden ‘Sanki Eşittik’?
Çünkü kitaptaki on kadın 60’larda ve 70’lerde, politikanın içindeyken “Kendimizi erkeklere eşit hissediyorduk” diyor. Sevim Belli, “Biz kadın-erkek eşit büyütüldük” diyor. Siyaset içinde de kendilerini erkeklerle eşit hissetmişler. “Hatta bazen kendimizi onlardan (erkeklerden) ileride görürdük” diyen var. ‘Sanki Eşittik’, bir döneme dair kadın-erkek ilişkileri arasındaki bir yanılgıyı ifade ediyor. Güzel bir yanılgı, ama neticede yanılgı.

Bu kadınların hiçbiri, savundukları için mücadele etmekten, polisten, tutuklanmaktan, hapis yatmaktan, işkence görmekten korkmamışlar.
Çünkü devrime inanmışlar. Çok net: “Yarın devrim olacak” diyorlar. Şimdi unutuldu bu, kimse “Yarın devrim olacak, sömürü ortadan kalkacak, bizim örgütümüz Türkiye’yi kurtaracak” demiyor. Artık böyle bir algı yok ama o dönem vardı. Tutuklanmaktan korkmamışlar ama bir sürü kadın öldürülmüş. Kadınlar mücadelenin içine girdiklerinde, boylu boyunca yapıyorlar o işi.

Devrime gidilmeye çalışılan yolda kadınlar hep erkeklerin gölgesinde, hep yan rollerde bırakılmış.
Kadınlar, karar mekanizmasında yani ne yapılacak, kimlerle yapılacak, nasıl yapacak kısmında yoklar. Onlar da itiraz ediyor zaten, “Biz de karar alma mekanizmasında olmak istiyoruz” diye. Şöyle bir etik var ki aslında bunu görmek için sosyalist örgütlerin yapısını bilmek lazım. Her kurumun bir etiği vardır: İtirazını, önerini, eleştirini o etik içinde yaparsın. Bir de sıcak bir müdahale varken, çekinmiş olabilirler “Yeri mi, zamanı mı, ben örgütü mü zayıflatıyorum?” diye. Böyle şeyler insanın kendi kişisel taleplerinin önüne geçebiliyor. Kadınların yönetim mekanizmalarında olmamasının bir nedeni de oraları erkeklerin doldurması ve “Kadınlar burada neden yoklar?” diye sormayı nedense hiç düşünmemiş olmaları…

60’lardan bugüne kadın mücadelesini nasıl anlatırsınız?
80’e kadar sosyalist örgütlerde kadınların durumu harika değil ama kadınların içinde yer aldıkları birçok kuruma nazaran daha iyi. Çünkü sokağa çıkıyorsunuz, kendinizde dünyayı değiştirebilme kapasitesini görüyorsunuz. Bu her dönem olmuş ama 60 – 70’lerin ortak yanı ne derseniz bütün kadınların erkek egemenliği altında ezilip sömürüldüğüne dair bir ortaklık bilinci olmaması derim. O yüzden kadınlar yaşadıklarını hep kendi bireysel sorunları gibi görüyor: “Bu benim sorunum”! Aslında kendi yaşadığı sorunu dillendirse ki hemen yanındaki kadın da aynı sorunları yaşıyor, bütün kadınlar buluşabileceklerdi. Eğer kadınlar, bunun kadınlara dair bir toplumsal bir sorun olduğunu fark etseydi, birlikte mücadele edebilirlerdi. Belki daha erken gelebilirdi feminizm Türkiye’ye.

60 ve 70’ler Türkiye’de sınıfsal ve ulusal mücadelenin olduğu ama kadın kurtuluş mücadelesinin yani feminist mücadelenin olmadığı yıllar. Buna neden olarak da “Kadınlar yoktu ya da çok azdı” yanıtı verilmiş hep...
Mesele azlık-çoklukla ilgili değil, sayısal bir konu değil bu. Siz cinsiyetçiliği, erkek egemenliğini görmüş müsünüz, adlandırmış mısınız, ona karşı mücadele ediyor musunuz, mesele bu. DHKP - C örgütü 69-70’te kaç kişiydi, ama ne çok ses çıkarmışlar. Denizler kaç kişiydi? Sayısal olarak devasa rakamlara ulaşmamıştı devrimciler. Bence “Kadınlar azdı” demek erkeklerin kendilerini rahatlatmak için kullandıkları içi boş bir söylem. Kadınlar var, kadınları onlar görmemişler, görmezden gelmişler. Neden görmezden gelmişler, sorulacak soru bu.

Sevim Belli, “Kadın yürüyüşlerinde erkekler neden yok?” diye soruyor. Bazı kadın örgütlerinin erkekleri yürüyüşlerde de örgüt içinde de istemediklerini biliyorum hâlâ.
İnsan kendi kurtuluşu için mücadele ederken kendini ezip, sömüreniyle kol kola mücadele edebilir mi? İşçiler neden 1 Mayıs’a patronlarıyla gitmiyorlarsa kadınlar da erkeklerle yan yana, kol kola sokağa çıkıp, mücadele edemez. Kadınların patronları erkekler. Kadınlar erkeklere karşı yürürler. O yüzden erkeksiz yürürler.

‘Sanki Eşittik’i okuyan kendine hangi soruyu sorsun istersiniz?
Feminizm dışındaki diğer ideolojilerin neden kadınların kurtuluşunu sağlayamayacağını sorarak okumalarını isterim. Neden kadınların özgürlüğü konusunda feminizmin tek şart olduğu kadınlar tarafından tekrar tekrar düşünülmeli. Benim için feminizm, “Biz kadınlar birlikte yapabiliriz” demek. Kadın dayanışması demek… Erkeklere kanmamak demek…

Son olarak, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün ticari boyutu hakkında ne düşünüyorsunuz? ‘Eşine, annene çiçek al, günü kurtar’ mantığı rahatsız edici değil mi?
Biz kadınlar günlük hayatımızdan biliyoruz ki tek bir günümüz yok. Biz her gün yaşıyoruz, her gün cinsiyetçilikle karşı karşıyayız ve tabii o cinsiyetçiliğe karşı mücadele ediyoruz. Sarkıntılığa, tacize, yok sayılmaya, işsizleştirilmeye, eve kapatılmaya karşı kendimizce yöntemlerle yanıt veriyoruz. Yani kadınlar 365 gün varız, yaşıyoruz. 8 Mart sadece bu mücadelemizi gösterdiğimiz bir gün. O kadar. Biz kadınların birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 8 Mart’ı erkeklerin elinden alınan çiçekli, hediyeli bir güne çevirmek isteyenler mücadele günümüzün içini boşaltmaya çalışan kapitalizm yanlıları ve kadın düşmanlarıdır. Kadınlara dair bir algı yaratmışlar, kadınlar narindir, çiçek verilecek, ayakkabı hediye edilecek yaratıklardır diye ve hepimizi buna ikna etmeye çalışıyorlar. Oysa 8 Mart’ta erkeklerin yapacağı en güzel şey kadınlara karışmamaktır. İsteyen kadın deniz kenarında yürüsün, isteyen 8 Mart mitingine katılsın. Ama o gün erkekler evde yemek yapıp çocuklara baksınlar, ne dersiniz bu daha çözücü değil mi?

Kitaptan:

Latife Fegan: “Benim anladığım, kadın severse köle oluyor ya da sevmezse bile görev diye içselleştirmişse öyle oluyor. Erkekler severse öldürüyor. Kadınlar köle oluyor. Kadınların bu gönüllü köleliği, ben isteyerek yapıyorum, ben bunu yapmaktan zevk alıyorum meselesi var ya, işte o nasıl halledilecek hiçbir fikrim yok. Evet, partideki mekânlarda, toplantılardaki bedensel işlerde hemen ayrılmıştı kadın erkek rolleri ki her zaman kadınlar azınlıktaydı partide”.

İlkay Alptekin Demir: “60’ların ilk beş yılında aydınlar arasında gözlemlediğim, kadınla erkeğin böylesine eşit görüldüğü bir ortam değildi. Daha erkek egemen bir yerdi. Tomris Uyar gibi şairler vardı, onlara değer verilirdi, ama bu dünya erkeklerin egemen olduğu ve kadınların da onların gönül eğlendirebilecekleri hoş nesneler sayıldığı bir yerdi. Bu da benim ilk başta hayran kaldığım aydın dünyasından uzaklaşmama ve üniversitede bile isyan eden gençleri toyluklarıyla bile çok daha olumlu görmeme yol açmış bir unsurdu”.