Aaa, okumuş adammış meğerse

Aaa, okumuş adammış meğerse
Aaa, okumuş adammış meğerse
Erdoğan'ı kızdıran Paul Auster, yıllar önce "Benim dinim demokrasidir" demişti. Keşke daha o zamanlar bizim hükümet önlem alaydı, tüh!
Haber: NAZAN ÖZCAN / Arşivi

Abooo! Garibim neyin içine düştüğünü bilmiyor tabii. Brooklyn’le Kasımpaşa bir olur mu hiç? Nassı bilsin fakir, bizdeki mahalle kavgasını? Yazık Auster’a be, valla! Olaylar şöylesine gelişti. Paul Auster, ki kendisi Amerikalı bir yazardır, yeni kitabı ‘Kış Günlüğü’yle ilgili Buket Şahin’e pek güzel bir röportaj verdi. Bir yerinde de özetle şöyle dedi: “Hapiste yatan yazar ve gazeteciler yüzünden Türkiye ’ye gelmeyi reddediyorum! Kaç kişi oldu? 100’ü geçti mi? Biz demokratlar Bush’lardan kurtulduk. Neler oluyor Türkiye’de! En çok endişelendiğim ülke. Demokrat yasaları olmayan ülkelere gitmiyorum davet alsam da. Aynı sebeple Çin’den gelen davetleri de geri çeviriyorum.”
Sen misin bunu diyen? Başbakan Erdoğan hemman heyheylendi elbette. “Bu densizi” bir güzel benzetti: “Hah, biz sana çok muhtaçtık. Niye gelmedin? Aman gel, ne olur gel. Gelsen ne olur gelmesen ne olur. Türkiye irtifa mı kaybeder? Sen ne cahil bir adamsın?” Hayır insan merak ediyor, çeviriyi nasıl yaptılar, vurgular var mıydı? Gene de, hepimizin içinin yağları eriyiverdi. En çok da hükümetin ‘iyi çocukları’nın. Hepsi Ergenekon halayına durdular. Tey tey tey! Emre Aköz halay başı oldu: “…operasyonun merkezinde ‘İsrail lobisi’ bulunuyor. Kemalistler, Ergenekon dostları, kimi sermayedarlar bu lobi ile işbirliği yapıyor. Yazarlar ve akademisyenler işte bu şebeke üzerinden konuşturuluyor. Yazara önce birkaç saptırılmış bilgi veriyorlar. Sonra da bunun üzerine yorum yapmasını istiyorlar. Emir-komutayla değil elbette, tatlı tatlı okşayarak!” Hay sizin komplocu kafanızın tam ortasındaki alnınızdan öpeyim! Ne kaddan da akıl küpüsünüz! Doğru ya şu anda tam tamına 105 gazeteci içeride adi suçtan yatıyor di mi? O kadar da yormayın kendinizceğizi. Auster üye olduğu PEN’den almıştır bütün bilgileri, ama o da bir örgüt şimdi, hay Allah! 

Ama tabii Paul Auster yazar adam. Yazdığına göre düşünüyor da (ne fena), düşündüğünü söyleyebiliyor da! O da öyle yaptı: “Bütün ülkeler kusurludur ve Sayısız problemle sarılmıştır sayın Başbakan. Bu ülkelere sizin Türkiyeniz ve benim Amerikam da dahildir. … Ülkelerimizdeki, bütün ülkelerdeki yaşam şartlarını iyileştirmek için hapis korkusu ve sansür olmadan konuşma ve yayımlama özgürlüğü, bütün kadınlar ve bütün erkekler için kutsal bir haktır.” Ne hakkı hemşerim, dediklerinin hepsi ‘Yalannnn’ diyecek bir babayiğit henüz çıkmadı ya, yakındır! Şimdi bu adamın dediklerine bakınca pek de cahil gibi görünmüyor nedense!
Bir de Başbakan “Sen kimsin be adam?” diye sorduydu ya, cevap bulmazsak kızabilirdi. O yüzden bulduk. Aslında çok da aramadık, edebiyata biraz meraklı olan her Adem oğlu, her Havva kızı biliyordu kim olduğunu. 

Cam Kent, Hayaletler ve Kilitli Oda’dan oluşan New York Üçlemesi, Yalnızlığın Keşfi, Yanılsamalar Kitabı, Kırmızı Defter, Leviathan, Kehanet Gecesi, Ay Sarayı, Görünmeyen, Yükseklik Korkusu, Yazı Odasında Yolculuklar, Karanlıktaki Adam, Son Şeyler Ülkesinde, Timbuktu’dan mutlaka birini de okumuştur. Şiirlerine ya da şarkı sözlerine denk gelmiştir. Hadi olmadı diyelim sinemada Surat Mosmor, Duman ya da Köprüdeki Lulu’yu izlemiştir. Artık bunları da yapmadıysanız, günahı boynunuza! Sonra ne biliyoruz? Auster’ın 47 doğumlu olduğunu, Yahudi olduğunu, Columbia Üniversitesi’nde İngiliz, Fransız ve İtalyan edebiyatı üzerine eğitim aldığını, yazmaya 12 yaşında başladığını 20. yüzyıl Fransız şiiri üstüne bir antoloji hazırladığını, şiirleri ve denemeleri olduğunu, 2006’da İspanya’nın saygın ödüllerinden Asturias Ödülü’nü aldığını filan. Bütün bunlar sadece lafıgüzaf. Çünkü Auster’ın kim olduğunu ve neden çağdaş Amerikan edebiyatının en iyilerinden biri olduğunu yine en iyi edebiyatı anlatır. Auster metropollerde yaşayan insanların küçük hayatlarına göz atıp akla hayale gelmeyecek hikâyeler çıkarır.

Auster’in temiz parmak darbeleri
Auster, insanın ağzını açık bırakacak rastlantıları öyle bir anlatır ki, yersiniz, hem de ayıla bayıla. Tesadüfler, pişmanlık, aşk, günlük yaşamın zorlukları, dostluk, kader, ihanet, intihar, kimlik, öfke, kaybedenler, aile ve dayanılmazlığı, travmalar, hayatın tuhaflıkları, mutsuzluk, mutluluk, arkadaşlık, varlık yokluk, acı, kanser, yalnızlık, ölüm ya da hayata dair ne kadar anlamlı ya da anlamsız ne geliyorsa aklınıza hayata dair, onun konusudur. Modern insana dair küçük şeylerin ne kadar önemli olduğunu idrak edersiniz. Onu çağdaş yazar yapan noktalardan biri de yazma tekniğindeki yetenek. Basit başlar, sonra her şey karmaşıklaşır ama okuyucuyu boğmaz. Hınzırlık da yapar. Modern hayatlarda olduğu gibi kitabın içinde de kurgusunu pat diye değiştirir, bir kahraman yok olur, yenisi gelir. Kelimelerle de güzel oynar. Cümleler net ve yalındır. Boşuna değil okunabilir üç sayfalık bir cümle yazabilmesi. Bkz Sunset Park. Ara sıra da şuursuzluk’ edip, arka plana ‘ siyasi ’ bir şeyler yerleştiriyor. Bir ara “Amerika’ya bakın; biz Amerikan yerlilerini neredeyse tümüyle yok ettik. Siyahları yıllarca köle olarak kullandık. Bu yapılanlarla yüzleşmememiz mümkün mü?” de demişti. Ayol bu adam kendi ülkesine de karşı, anarşik şey! Obama da hiç ciddiye almıyor iyi mi?