ABD'den pembe hayaller

Jüri başkanı John Boorman, ilk günkü basın toplantısında kendisine yöneltilen beylik soruya, klasik bir yanıt vermeden edemedi: "Festivalde çok fazla film var.
Haber: MEHMET BASUTÇU / Arşivi

VENEDİK - Jüri başkanı John Boorman, ilk günkü basın toplantısında kendisine yöneltilen beylik soruya, klasik bir yanıt vermeden edemedi: "Festivalde çok fazla film var. Toplam 6 ödül vermemiz planlanmış. 21 film yarıştığına göre, demek ki 15 yönetmeni mutsuz edeceğiz..." Aslında, açılış günü herkes mutlu sayılırdı; çünkü, farklı beklentileri karşılayacak filmler birbirini izledi. Geçtiğimiz yıllarda, basının ilgisini çekecek sayıda ünlü oyuncuların Venedik'e getirilememesi eleştirilmişti. Yönetim değişikliği için ileri sürülen başlıca nedenlerden biri de buydu. Marco Müller, "İstediğiniz olsun" der gibi festivalin ilk günü Tom Hanks, Steven Spielberg, Meryl Streep, John Travolta ve Denzel Washington gibi ünlüleri Lido Adası'na doldurdu.
Kaba bir güldürü
Yarışma dışı gösterilen Steven Spielberg ve Jonathan Demme, üst üste yaptıkları sinemanın ne kadar yüzeysel, ne kadar ticari kaygılarla kotarılmış olduğunu kanıtladılar. Alışılmış gerilimleri bilinen reçetelerle kotarmaya çalışan, iyilerin galip geldiği, kötülerin yenik düştüğü masallar anlatan bu filmler, kuşkusuz belleklerde iz bırakamadan unutulup gidecek. Örneğin, 'The Terminal', acı gerçeklerden yola çıkarak mutlu sonla noktalanan, Rusya'nın hayali bir bölgesinden gelen saf ama sıcak kalpli adamı kalın çizgilerle yorumlayan Tom Hanks'ın sırtına yüklenmiş kaba bir güldürüydü.
Dünyanın birçok havaalanında, vizeleri olmadığı için, ya da değişik nedenlerle haftalarca, hatta aylarca kalmak zorunda bırakılan insanların dramını Spielberg, bir peri masalına dönüştürüvermişti. Demme ise 'The Manchurian Candidate'te, askerlerin beyinlerine yerleştirdikleri minik elektronik aygıtlarla yepyeni koşullandırma deneylerine girişen güçlü para çevrelerinin şeytani oyunlarını sergiliyordu. İlk körfez savaşına katılmış zenci asker (Denzel Washington), doğaldır ki, para çevreleriyle işbirliği yaparak oğlunu başkan yardımcısı seçtiren senatör hanımın (Meryl Streep) oyununu bozacaktır...
Gerçekçi Avrupa
Halbuki, yarışmalı bölümde sunulan ilk iki film, bu yaklaşımın tam tersini başarıyla sergiledi. Alabildiğine özgün farklı sinema dilleriyle dikkati çeken bu iki Avrupa filmi, mutlu değil, mutsuz sonla noktalanan, gerçekçi yapıtlardı. François Ozon, 'Kumların Altında'dan (2001) bu yana en iyi filmi olan '5x2'de dünyanın en klasik konusunu, boşanan bir çiftin öyküsünü değişik bir ışık altında, içtenci sinema diliyle anlatıyor. Mutsuz sondan başlayıp, psikolog bir cerrahın masasına yatırdığı kahramanlarının iç dünyalarına usulca, derinlemesine girerek, süssüz bir dille gerisin geriye işliyor. Yani, ilk tanışmalarına dek götürüyor izleyicisini. Kesinlikle ahlakçı bir tavır almıyor, kimseyi yargılamıyor. Ne mutlu başlangıç, ne de mutsuz son, önemli olan çağdaş insan gerçeğinin karmaşıklığıdır mesajını veriyor... Yunan sinemasının ustalarından Nikos Panayotopulos da aynı yaklaşımdan yola çıkmış. Bir belgeselin çarpıcı yalınlığı içinde, genç bir Arnavut göçmenin günümüz Atina'sındaki evsiz barksız yoksullar arasında geçen dramını anlattığı 'Delivery', gözlemci bir sanatçının duyarlığını her karesinde taşıyan etkileyici bir film...
Jonh Boorman ve aralarında bağımsız Amerikan sinemasında başarılı olduktan sonra Hollywood'a yumuşak iniş yaptığından bu yana geçmişteki taze soluğunu yakalayamayan zenci yönetmen Spike Lee'nin de bulunduğu diğer jüri üyeleri, aslında sevinmeliler. Ne mutlu ki, yarışma dışı gösterilen Amerikan sinemasının ağır toplarını izlemek zorunda değiller.