Acının resmini çizmek

Dünya Ticaret Merkezi'ne yapılan saldırı sanat dünyasında da benzeri bir sonuç yarattı.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Dünya Ticaret Merkezi'ne yapılan saldırı sanat dünyasında da benzeri bir sonuç yarattı. Bir anlamda o uçaklar sanki sanat dünyasına çarptı. Bunu, New York'ta yazılıp çizilenlere bakarak anlamak mümkün. Sanatın bu gelişmeden doğrudan doğruya ve öteki alanlardan daha fazla etkilenmesi değil söz konusu olan elbette. Sanat, bu işten öteki alanlar etkilendiği için etkileniyor.
Her şeyden önce ekonomi başka bir yere kayacak. O zaman göbeğinden kapitalizme bağlı galeri, koleksiyoncu, müze dünyası da bu işten payına düşeni alacak. İkincisi, düşünce dünyası bu işten yeni sonuçlar çıkaracak, kendisine yeni bir konum seçecek. Bu da sanatın yeni bir yörüngeye oturmasına etkiyecek.
Sanatçı bağımsız değil
Fakat burada hemen bir şeyi belirtmek gerek. Sanatçının bizzat kendisinin bu felaketten ve onun ardından gelen oluşumlardan, her şeyden bağımsız biçimde ve sadece kendi benliğiyle baş başa kalarak sonuçlar türetmeyeceğini düşünmek de, söylemek de olanaksız. Tam tersine, sanatçı bu olayı öteki kesimlerde yer alan insanlardan çok daha geniş ve derin bir sezgi ve kavrayışla ele alacak. Nitekim, işlerin bugün bulunduğu noktayla sanatçının varlığı ve kimliği bir arada ele alınınca ortaya şaşırtıcı bir durum çıkıyor. 20. yüzyılın sanatçısı, hatta yüksek sanata dahil olmayanları, kendilerine özgü bir sezgiyle bu karşı karşıya kalınan
'olay'ı yazmış, romanlarına, filmlerine konu edinmişti. Tıpkı 19. yüzyılın sonunda Jules Verne'in 20. yüzyıldaki gelişmeleri öngörmesi ama ciddiye alınmaması gibi birçok sanatçının 'anlattığı' da hayal dünyasının inanılmayacak, gülünüp geçilecek, eğlenilip zaman öldürülecek bir çeşitlemesi olarak değerlendirilmişti.
Halbuki, ortaya çıkan son olaylar o sanatçı muhayyilesi denilen şeyin hiç de öyle yok sayılacak, hiç de öyle yabana atılacak bir şey olmadığını gösterdi. O zaman, sanatçının bundan sonrasını da kendisine özgü bir duyarlılıkla kavramayacağını düşünmek sadece insanın kendisini aldatması olur.
O zaman nasıl bir sanat dünyası ve ne türden sanat meseleleri çıkacak karşımıza? Hiç kuşkusuz bu olay 1990'lı yılları artık kesin olarak bitirdi. O 10 yılın getirdiği ve aslında beklenmeyen ekonomik iyileşme, gerek Amerika'nın, gerekse Batı'nın yakaladığı refah düzeyi, tüketim toplumu kavramına yepyeni boyutlar eklemişti. Sürdürülen tüketim çılgınlığı, tam da Amerikalı felsefeci Frederic Jameson'un tanımlamasıyla
'geç kapitalizmin tüketim mantığı' olan postmoderniteyi doğurmuştu.
Etik değerler unutulmuştu 'Tarihin sonu' gibi kıyamete açık (apokaliptik) bir kavramın ardına takılan dünya, bir ölçüde etik değerlerin ve sorumlulukların yok sayıldığı, hiç değilse arka plana, ikinci
plana itildiği bir döneme girmişti. Buna rağmen toplumsal ve demokratik alanda
önemli gelişmeler sağlanmıştı. Kimlik, fark, tanıma politikaları gibi gerçekten çok önemli açılımlar, çokkültürlülük, çoğulculuk gibi öneriler, ayrımcılığa karşı çıkış gibi yaklaşımlar ağırlık kazanmamış, fakat sadece siyasal kavramlar olarak ele alınmış, sanat alanında yeterli yankı bulmamıştı. Bu işlerle uğraşan ve yeniden sanatta politikanın önemini vurgulayan kesim daha kıyıda kenarda bırakılmıştı.
1990'lı yılların sanat söylemine en geniş katkısı mekân düzeyindeydi. Mimarlık bu yıllarda yepyeni bir atılım içine girmişti. Gene bu yıllarda gündeme fazla fazla gelen bellek, kimlik, tarih, coğrafya gibi kavramların gelip mekân kavramında somutlaşması sanatçıyı da onunla uğraşmaya itmişti. Bu yılların öne ittiği bir başka olgu olan politik İslam bile kendisini ifade ederken bu mekân gerçeğinden önemli ölçüde yararlanmıştı. Ne var ki, mekânın sanatta somutlaştırılması daha çok iç mimarlık aracılığıyla olmuş, bu da çok önemli sonuçlar doğurmasına karşın biraz dekoratif bir çabaya dönüşmüştü. Özellikle iletişim teknolojisi alanında ortaya çıkan yenilikler özel hayat, gizlilik, masumiyet ve bunların kaybı gibi meseleleri sorgulamaya açmış, mekân çalışmaları bu kavramlara da göndermede bulunmuştu.
Cinsellik öne çıkıyor
Bütün bunlar olumlu şeyler olarak görülebilir. Fakat arada sivrilen bir başka şey vardı: Cinsellik!
20. yüzyılda yaşanmış hiçbir on yıl, cinselliği bu kadar öne çıkarmadı. Bunda eşcinsellik siyasalarının etkisi, cinsel kimliklerin ve farkların ağırlık kazanması etkiliydi. Ayrıca kadın kimliğinin kazandığı yeni anlam da bu bağlamı başka bir boyuta taşımıştı. Ne var ki, bunlar cinselliğin bir siyasa etrafında oluştuğu, yenilendiği düzeylerdi ve elbette olumlu bir yan içeriyordu.
Oysa bir başka düzeyde cinsellik, yaşanan tüketim alışkanlıklarına bağlı olarak hayatlarımıza başka bir görüntü içinde sızıyordu. O da cinselliğin metalaşması, her şeyin pornografi mantığı içinde ortaya çıkmasıydı.
Cinsellik bir tüketim nesnesine dönüşmüştü. 1990'lar gerçekten de cinselliğin açık veya kapalı sömürüsüne, o da ister istemez bizim hayatlarımızın sömürüsüne dönüşüyordu. Her şeyin metalaştığı bir dünya müthiş bir renklilik ve cazibe içinde cinselliği kullanıyordu. Bu, sanatın hayata, insanlara ve kendisine karşı sorumluluğunu unutmasıydı.
Şimdi yaşanan son olay bu gidişe bir balta vuracağa benziyor. İnsanlar, hatta kelimenin gerçek anlamında tuzu en kuru olanlar bile,
o olayla birlikte hayatın bir de varoluşsal yanı, bir de metafizik boyutu olduğunu, hayatın başkalarına ve insanın kendisine dönük bir sorumluluk yüklediğini gördü. Acının bu kadar kolay yaşanabileceğini
Türkiye'deki deprem ya da dünyanın başka bir yerindeki bir başka felaket anlatamamıştı sanat dünyasına. Belki Dünya Ticaret Merkezi'nin yıkılması ve
oradaki binlerce ölü bunu şimdi Batı'nın egemenliğindeki dünyaya öğretecek. Ama acaba öğretecek mi?
Birilerinin Auschwitz'den sonra şiir yazılmaz dediği anımsanırsa, ne söylemek istediğim de anlaşılabilir.