Adı büyük kendi cılız

'Modern Türk' sergisi, 1950-2000 arasındaki Türk resim ve heykelini kapsıyor. Sergide çok sayıda sanatçı, yapıtlarıyla görsellik alanında nasıl bir serüven yaşadığımızı bize göstermeye çalışıyor.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

'Modern Türk' sergisi, 1950-2000 arasındaki Türk resim ve heykelini kapsıyor. Sergide çok sayıda sanatçı, yapıtlarıyla görsellik alanında nasıl bir serüven yaşadığımızı bize göstermeye çalışıyor. Ama bu birçok nedenden ötürü yarım kalmış, başarılmamış bir iş!
Her şeyden önce sayısız teknik soru ve sorun var orta yerde. Bu sanatçılar neden seçilmiş? Dönemlerini belirleyecek kadar önemli olan onca sanatçı sergide niçin yer almıyor? Sanatçıların sıralanış mantığını açıklayan en küçük bir iz neden yok?
Hadi, diyelim, izleyici akıl yürüterek, çeşitli karineler kullanarak onların nasıl sıralandığını buldu. O zaman sanatçı için başka soru akla geliyor? Niye onlar başka bir grupta değil de orada? Kısacası, bir sanat tarihimizin olmadığını, bu konuda aklımızın karışık olduğunu gösteren, üstelik bir müze girişiminin temeli olacak, kaybedilmiş bir girişim bu! Peki, neden?
Sanat tarihi yazımı
Bu sorunun başını sanat tarihimizin olmaması çekiyor. Gerçekten de bizim, Batı'da olduğu gibi kapsamlı, üzerinde her şeye rağmen mutabık kalınmış bir sanat tarihimiz yok. Kabul etmek gerekiyor: Türkiye gibi, Batı Avrupa kültürünün hem içinde hem dışında kalmış, dolayısıyla sadece onun kıyısında bulunmuş bir ülkede görsel sanatların tarihini oluşturmak zor.
Aslında tarih yazmak her şeyden önce ideolojik bir olgu. Dolayısıyla, bir tarihi hazırlarken içine girecek, dışında kalacak unsurların seçiminden, dönemlendirmenin nasıl olacağına kadar bir dizi nokta özünde ideolojiktir. Ama ondan önce de işin bu bağlamda ortaya çıkan 'teknik' bir yanı var. Üsluplar nasıl oluştu, birbirine nasıl bağlandı, kim, hangi nedenle o bağlamda yer aldı türünden sorulara verilecek yanıtlar işin bu yanını meydana getiriyor. Bu sergiyse, kronolojik, dönemlendirmeleri öne alan, onlara dönük bir çalışma. Fakat bu bile, soruna çok daha farklı açılardan bakmayı öngerektirir.
Her şeyden önce dönemlendirme kendi başına bir olgu değil. Bir ressamın belli bir dönemde yapıtlarının belli bir kesimini üretmiş olması onun mutlaka o dönemde yer alacağı anlamına gelmez.
Nitekim, serginin en büyük kısıtlamalarından birisi bu. Kimi sanatçılar belli bir on yıla ait gibi sunulsa da yapıtının gövdesini başka bir dönemde oluşturduğundan orada eğreti duruyor. O zaman geriye, bir sanatçıyı belirleyen şeyin ne olduğu kalıyor ki, o sorunun yanıtı belli: Sanatçının belkemiğini meydana getiren yaklaşımın anlamı, üslubu, modeli...
Geçiştirilecek bir sorun değil
Aksi bir zorlamaysa, sanatçıyı daima
'anakronik' bir anlayışla bütünleştirir. Diyelim 1980'lerde öne çıkmış bir sanatçı
'arte povera' türü işler yapıyorsa bu onu daima zaman-akım ilişkisi etrafında zaman dışı bir noktaya yerleştirecek, daima geç kalmış bir sanatçı kimliğine sokacak...
Ayrıca kuru kuruya bir on yıl bölümlemesi, o on yıla hangi bağlamda bakılacağı sorusunu getiriyor. Sanatçı-on yıl eklemlenmesine Türkiye'de üretilmiş sanatın özgüllüğü bağlamında mı bakacağız, yoksa onu dünyada o on yılda ortaya koyulmuş yapıtın içinden mi değerlendireceğiz?
Bunlar derece derece etkili ve geçerli hususlar. Fakat, böyle bir yaklaşım bizim, her ne kadar Batı sanatlarının bir uzantısı gibi görünse de, kendi bünyemizde ortaya çıkan üslup sorunlarını, eklemlenme ilişkilerini, çapraz göndermeleri, kısacası bize ait görselliğin 'soybilimi'ni yitirmemize, hatta hiç bulamamamıza yol açacaktır.
Üstelik, bu öyle geçiştirilecek bir sorun değil, tersine bir müze arayışının önemli nedenlerinden birisidir. Aynı zamanda da, 'ulusal' bir görselliğin ele alınışı sırasında tartışmayı belirleyecek olan ideoloji, toplumsal kurama, felsefi sorunlara ilişkin sorunlar ancak böyle bir bağlamda çözümlenebilir. Görselliğin onun ayrılmaz kurucu öğesi temsil, temsilin tüm öteki açılımları da ancak bu bağlamdan türetilebilir.
Bunlar da gelir, görselliğin ve onu hazırlayan tarihin bir zihin durumu olarak belirlenmesine bağlanır. Bu türden sergilerin, kronolojik ya da tematik olsun, asıl amacı da, o görsel olanla zihinsel olan arasındaki bağları, ilişkileri bulmak, ortaya çıkarmaktır. Kısacası, 'analitik' bir yaklaşım geliştirmektir. Bir örnek son büyük müzelerden birisi olarak açılan Tate Modern'dir. Londra'daki bu müze de kronolojiktir. Fakat, bir sanatçı sadece bir on yılla sınırlı değildir. Etkinliği oranında ve değişimini vurgulayacak, simgeleyecek bir yapıtıyla farklı on yıllarda yer almaktadır.
Üstelik, başka bir açıklama olmadığı için kronolojik olarak düzenlendiğini varsaydığımız bu sergi aslında tematik bir boyut içermektedir. Serginin adı, 'Modern Türk'tür. Bir anlamda modernitenin Türkiye'de görsellik alanında nasıl oluştuğunu, ortaya çıktığını saptamak amacındadır. Bu nedenle de, daha başlangıçta, kronolojik olanın ötesine
geçme iradesindedir. Fakat bu, sadece soyut bir kabul gibidir.
Serginin tek özelliği
Modernin 1950-2000 arası ne ifade ettiğini gösteren küçük bir ipucu bile bulunmamaktadır. Bu başka bir nedenden ötürü de vahim bir noktadır. İzleyici, tüm sergiyi modernin içinden izlenmeye zorlanmaktadır. Oysa modern burada sadece bir biçim olarak gösterilmekte, biçimin kapsadığı arka planın ne olduğuna dair en küçük bir ipucu bulunmamaktadır.
O nedenle de modernin hangi anlama geldiği meçhuldür. Bu yanıyla da sergi, analitik
olmanın çok ötesinde basit 'ansiklopedik' bir sergi olarak sona eriyor.
Kim bilir bu serginin belki tek özelliği, aslında da aydınlanmacı, ansiklopedist olan modernite maceramızın belirsizliğini başka düzeyde somutlaştırmasıdır.