Allahım kör et beni...

Allahım kör et beni...
Allahım kör et beni...

Almodovar, ?Kırık Kucaklaşmalar?da Yeşilçam?da sıkça rastlayabileceğimiz türden bir hikâyeyi, inanılır ve zevk alınır bir üslupla önümüze atıyor.

Pedro Almodovar, son çalışması 'Kırık Kucaklaşmalar'da kör bir senaristin geçmişine uzanıyor ve buradan tutkulu bir aşk hikâyesi çıkarırken yine melodramın dibine vuruyor. Filmde başrolleri Penelope Cruz, Lluis Homar, Bianca Portillo ve Jose Luis Gomez paylaşıyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Filmlerinde tutkulu, trajik, insan ruhunun mantıkla açıklanması zor dehlizlerinde dolaşan öyküler anlatırken arka planı adeta bir Piet Mondrian tablosundan ödünç alınmış geometrik bir renkliliğe boğan Pedro Almodovar, “Yaş geldi 61’e, ama fark etmez” diyor ve kendine özgü çizgisinde yoluna devam ediyor. Emektar İspanyol yönetmen bugünden itibaren bizde de gösterime girecek olan son filmi (ilk kez geçen yıl Cannes’da kitlenin beğenisini sunulmuştu) ‘Kırık Kucaklaşmalar’da (Los abrazos rotos) hem sinema tarihine göndermelerle dolu bir kolaja soyunuyor, hem de ‘melodram’ın dibine vuruyor. Hoş bu kez ortada tutkusunu bas bas bağırmayan bir öykü var ama film, yine de acı ve kaderin sillesini yemişlikle yoluna devam eden bir yapıya sahip.
Filmin ana karakteri Harry Caine, gözleri görmeyen tecrübeli bir senarist. Piyasanın da en iyilerinden. Judit Garcia adlı orta yaşlı kadın ise hem asistanlığını üstlenmiş durumda, hem de ayakta kalma mücadelesindeki can yoldaşı. Judit’in oğlu Diego da, bir anlamda Harry’nin her türlü işindeki yardımcısı. Günün birinde, kapısını çalan ve adının Ray X olduğunu iddia eden genç bir adam, Harry’den sert ve acımasız babayla eşcinsel oğlu arasında geçen bir hikâyeyi, senaryolaştırmasını isterken, bu iş için kendisine yüksek meblağlı bir ücret vereceğini de belirtiyor. Ray X’in ısrarcılığı Harry Caine’i eski bir öyküye, ölüm haberini öğrendiği bir zamanların ünlü işadamı Ernesto Mortel’li yıllara götürüyor. Burada da yönetmen Mateo Blanco’yla, oyuncu olmak için yırtınan Mortel’in metresi Lena arasındaki yasak ve tutkulu aşka uzanıyoruz. Ve tabii ki bir trajediye de...

‘Kırık’ bir aşk hikâyesi
Yazının girizgâhında da özetlediğim gibi Almodovar, yine iç içe geçmiş sevinçler, hüzünler, hayal kırıklıkları, ihanetler, hem ifade edilebilmiş, hem de edilememiş duygular, saklanmış gerçekler vs. eşliğinde, bize son derece hoş bir şekilde akıp giden, kimi sahnelerinde sonraki gelişmeleri seyirci olarak kendinizin de çözebildiği ama bundan dolayı filme olan saygınızı yitirmediğiniz bir öykü anlatmış. Elbette ki ‘Kırık Kucaklaşmalar’dan sonra, “Bunda ne var ki? Yeşilçam’da bu melodramın feriştahını görmüştük” demek mümkün. Ama Almodovar’ı biricik, farklı ve önemli kılan da galiba bu. Yani Yeşilçam’da, giderek ZAZ mantığı içinde gelişen olaylara (çok basit bir örnek; ana karaktere araba çarpar ve kör olur) sahip olan ve sonraki kuşaklarca ti’ye alınan bir sinemayı izlenir ve inanılır kılmak ve de çektiklerini sadece ‘Türk seyircisi’ne değil, bütün bir cihana sunmak... Üstüne üstlük bunun karşılığında da, seyircisinden ve eleştirmeninden övgüler almak.

Bizim de ‘Acı Aşk’ımız var
Öte yandan ben kendi adıma ‘Kırık Kucaklaşmalar’ı izledikten sonra şu küçük hesaplaşmaya da girdim ve Taner Elhan-Onur Ünlü imzalı ‘Acı Aşk’ın, değerini bir kez daha hatırladım. Ardından da, “Şükür ki, artık bizde de benzer yoldan ama özgün olabilmeyi başarabilen sinemacılar var” diye düşünürken, nasıl derler “Gurur duydum”.
Sözün özü, benim ‘Kırık Kucaklaşmalar’a ilişkin temel görüşlerim bu minvaldedir. Ama bu kadar beğendiğim bir filmi, ‘3 bin vuruş’ civarında bir yazıyla (tam bu noktada baktım, 3 bin 57 vuruş olmuş) ‘geçiştirmek’, racona uymaz, bu yüzden biraz daha ‘köpürtme’ yoluna gideyim. Efendim, oyunculuklar elbette çok başarılıydı. Kişisel olarak zamanında Bigas Luna’nın ‘Jamon Jamon’u ve Fernando Trueba’nın ‘Belle Epoque’uyla keşfettiğim Penelope Cruz, bu mütevazı ama etkileyici filmlerin çapını çoktan aştı, bir ‘Dünya yıldızı’ oldu bile. Ki geçen yıl ‘Vicky Cristina Barcelona’daki rolüyle ‘En iyi yardımcı kadın’ Oscar’ına da uzandı (hoş bence filmdeki en vasat performansı sergiliyordu ve ‘En iyi yardımcı kadın’ dalında da, adaylar arasında bu ödüle en az layık olanıydı). Artık bir ‘Hollywood yıldızı’ statüsünde olan Cruz, zaman zaman köklerini hatırlıyor ve sanki Almodovar filmlerinde de, bir prestij öğesi olarak rol alıyor. ‘Kırık Kucaklaşmalar’da da hem Lena’da, hem de filmin içindeki filmdeki (‘Kızlar ve Bavullar’daki yani) Magdelana’da gayet iyi.

Atatürk rolüne yeni aday
‘Matteo Blanco-Harry Caine’de de Lluis Homar, özellikle Caine karakterini, ‘N’ayır, n’olamaz’ çizgisinden inandırıcı bir şekilde uzaklaştırıyor. Homar bazı kadrajlarda Patrick Swayze’yi, gözlük taktığı bölümlerde de Atatürk’ü hatırlatıyor (‘Mustafa’ ve ‘Veda’ için artık vakit çok geç, Mustafa Kemal’le ilgili yeni projelerde Lluis Homar ismi cidden düşünülebilir kanaatindeyim). Sevdiği kadını merdivenlerden itecek kadar ‘bir Yeşilçam kötüsü’ne dönüşen Ernesto Martel’de Jose Luis Gomez, sevgisini içine atan Judit’te Blanca Portillo da, ‘takım oyunu’nun diğer iki önemli üyesi olarak göze çarpıyor. Diego karakterindeki Tamar Novas da, özellikle Caine’le ortak senaryo yazdıkları sahnede parlıyor. Ruben Ochandiano’nun canlandırdığı Ray X ise, ‘Austin Powers’ı hatırlatıyor.
Bir de ‘Kırık Kucaklaşmalar’ın göndermede bulunduğu filmler meselesi var; bu bölümlerden ise sanırım ancak yaşı yetenler tat alabilir (mesela bu filmlerden biri Rossellini’nin ‘Viaggio in Italia’sıydı). Lakin ‘eski bir çınar’ değilseniz ya da sinema tarihi dersiniz bugüne kadar boş geçmişse (bunu hayat eğitimi açısından söylüyorum tabii ki), yine de ortada dert edilecek bir durum yok, ‘Kırık Kucaklaşmalar’ bütün bu ‘perde gerisi’ unsurların dışında da izlenip tat alınacak bir film. Bu hafta vizyonda Türk filmi yok (Eyvah ki eyvah, ‘köşelemeciler’ o bomboş arazilerini nasıl dolduracak? İşin yoksa ‘Yahşi Batı’nın gişe meselelerine tekrar el at, “Bak Cem kardeşim, bu kez ateşin altını fazla kısmışsın” mealindeki  muhteşem görüşlere devam et), ama Almodovar ‘Yeşilçam’a saygı kuşağı’ndan bir filmle, meseleyi çözüyor (bu arada yazı da ‘kemiksiz’ 5 bin 629 vuruş oldu). Dolayısıyla en azından ‘orta yaş ve üzeri seyirciye, ‘Buyrun salona’ diyebiliriz. 

Uçan da kuşlara malum olsun...

Mira Nair imzalı ‘Amelia’, Atlantik’i geçen ilk kadının, Amelia Earhart’ın trajik bir şekilde sona eren hayat hikâyesini, ne yazık ki ana karakteri kadar heyecan yüklü olmayı başaramadan anlatıyor

Önce müzisyenler (Walk The Line, I’m Not There), sonra politikacılar (Milk) ve şimdi de öncü pilotlar... Evet, biyografiler serisi ‘Amelia’yla sürüyor. Havacılık tarihinin ilk büyük şahsiyetlerinden olan Amelia Earhart’ın öyküsünü, bu kez Mira Nair imzalı bir filmle izliyoruz. Kadın pilotun adını taşıyan yapım, biyografik temayüllere uygun bir seyir izliyor. Hikâye sondan başlıyor, Earhart’ın şöhret olmadan önceki haline atlıyor ve bu noktadan sonra da kronolojik bir akışla yoluna devam ediyor. Nihayetinde de açıldığı noktadan kapanıyor.
1897 doğumlu Amelia Earhart, Charles Lindbergh’ten beş yıl sonra, 1928’de Atlas Okyanusu’nu geçip Avrupa’ya, İrlanda kıyılarından ulaşıyor. Ne var ki bu ilk yolculukta Amelia, iki erkek pilotun yanında uçmuştur ve bir anlamda ‘yolcu’dur. 1932’de aynı güzergâhı ‘solo’ olarak geçiyor ve Galler’e iniyor. Ta en başta, macerasını yazmak için anlaştığı yayıncı George Putnam da, bütün bu yolculuklar esnasında can yoldaşı olurken aralarında ilişki doğuyor ve nihayetinde evleniyorlar. Bu evlilik, havacılık dairesinin önemli zatlarından Gene Vidal’in araya girmesiyle (ki kendisi ünlü yazar Gore Vidal’ın babası oluyor), küçük çaplı bir sarsıntı geçirse de, Amelia, nihayetinde evine, kocasının yanına dönüyor.
Amerikan hayat biçiminin kahraman üretme modeline uygun olarak, özellikle kadınların idolü konumundaki Amelia, bu arada başkanın eşi Eleanor Roosevelt’le de dostluğunu ilerletiyor ve hatta bir keresinde, ‘first lady’yi uçağına atıp Washington semalarında gece turuna çıkarıyor. İçindeki heyecan ket vuramayan genç kadın, nihayetinde 1937’de, bütün dünyayı turlamaya karar veriyor. Yetenekli ama alkolik ‘navigasyoncu’ (yön bulma uzmanı) Fred Noonan’la yola çıkan Earhart, Hawaii’den havalandıktan bir süre sonra, 2 Temmuz’da Howland Adası yakınlarında izini kaybettiriyor. Kendisine yollanan radyo sinyallerini alamayan ‘ikili’ ve uçağı, bütün aramalara rağmen bir türlü bulunamıyor. 5 Ocak 1939’da da Earhart ve Noonon’ın ölümleri, ‘resmen’ ilan ediliyor.

‘First lady’ ona âşıkmış
Farkındayım, çok biyografik bir anlatım oldu ama film de zaten daha fazlasına imkân vermiyor. Geçmişinde ‘Muson Düğünü’, ‘Mississippi Masala’, ‘Selam Bombay’ (hatta bu listeye bir önceki çalışması ‘Adaş-The Namesake’ bile dahil olabilir) gibi gayet başarılı çalışmaları bulunan Mira Nair, 111 dakikalık ‘Amelia’da yer yer sıkıcı bir anlatım tutturmuş.
Ama yine de filmin başarılı olduğu bir yan var; o da sanat yönetimi ve kostüm tasarımı. Özellikle Amelia Earhart’ın giyim kuşağı son derece etkileyici ve modacı deyimiyle, ‘göz alıcı’. Öte yandan ‘Erkekler Ağlamaz’ ve ‘Milyonluk Bebek’te sağlam karakterli kadınlara hayat veren Hilary Swank de, filmin iyileri arasında. Kısa saçlarıyla biraz Raquel Welch, ama çokça Jane Fonda havası estiren Swank, filmdeki rolüyle Oscar’a aday gösterilirse şaşırılmamalı. George Putnam’da da Richard Gere, gözlükleri ve kırlaşmış saçları eşliğinde koruyucu ve kollayıcı koca rolüne ‘cuk’ oturmuş.
Bir de magazinel bir bilgiyi paylaşayım: Filmde Earhart’a, “Babamla evlenir misin?” sorusunu yönelten (ki “Ben zaten evliyim” cevabını alıyor) ve şimdilerde 85 yaşında olan Gore Vidal, 2006’da yayımladığı ‘Point to Point Navigation’ adlı kitabında, başkan Roosevelt’in karısı Eleanor’un lezbiyen olduğunu ve Amelia Earhart’a karşı büyük bir tutku beslediğini iddia etmişti. Vidal’a göre ‘first lady’, aşkına karşılık alamamış.
Neyse, biz filme dönelim ve son noktayı koyalım. Final trajik biten bir hayatı anlatan ‘Amelia’, ne yazık ki ele aldığı karakter kadar heyecan vermiyor. Ya da şöyle söyleyelim: Öykü büyük ama maalesef film küçük...

Bunlar da var

Gir Kanıma
Newsweek, New York Post ve Washington Times’ın yanı sıra Amerika’nın Atilla Dorsay’ı Roger Ebert’in de 2008 seçkilerinde yer alan ‘Gir Kanıma’ (Lat den ratte komma in), bir yıl gecikmeli de olsa gösterimde. İsveç yapımı bu tatlı vampir filmi, tatlı gençlik filmlerinin en kanlısı, kanlı vahşet filmlerinin en sevimlisi. Geçen yılki İstanbul Film Festivali’nin çok sevilen hit filmlerinden olan ‘Gir Kanıma’nın kahramanı okuldaki akranlarının türlü eziyetine maruz kalan 12 yaşındaki Oskar. Çocuğun hayatı, 200 yıldır 12 yaşından gün almamış vampir Eli’nin komşu eve taşınmasıyla kökten değişiyor. Oskar ile esrarengiz komşuları vampir Eli’nin sıra dışı ve benzersiz arkadaşlığını, gençlik, dışlanma ve bağlılık temalarıyla yoğuran, huzursuz eden, karanlık ama bir o kadar da yumuşak bir korku fantezisi. Tomas Alfredson’ın yönettiği filmde Kare Hedebrant, Lina Leandersson, Per Ragnar başrolde.

Ninja’nın İntikamı
‘Matrix’çi Wachowski kardeşlerin yapımcılığını üstlendiği, ‘V for Vendetta’yla tanınan James McTeigue’in yönettiği ‘Ninja’nın İntikamı’nın (Ninja Assassin) öne çıkan özelliği Wachoski’lerden de, McTeigue’den de aşina olduğumuz gözalıcı dövüş koreografileri. Hikâye Berlin’de yaşayan Europol araştırmacısı Mika’nın (Naomie Harris) yeraltında bir ninja örgütü keşfetmesiyle başlıyor. Bir tarafta küçük yaştaki çocukları kaçırıp ninja olarak eğiten Ouzunu klanı, diğer taraftaysa bu klanda yetiştirilen ama şimdi intikam hırsıyla ona karşı cephe açmış yıldız öğrenci Raizo (Koreli pop yıldızı Rain)... Mika kendini bu çatışmanın ortasında bulunca kan da gövdeyi götürüyor. Başrolde Rain, Naomie Harris, Sho Kusugi, Rick Yune var.

Kuzey Yamacı
Gerçek bir hikâyeye dayanan ve senaryo dalında Alman Film Eleştirmenleri ödülünü kazanan ‘Kuzey Yamacı’ (Nord Wand), 1930’larda ordudan ayrılıp daha önce kimsenin tırmanamadığı Eiger dağına tırmanman iki askerin hikâyesini anlatıyor. Başarılı başlayan tırmanış ilk günden sonra heyecan ve dram dolu bir maceraya dönüşür. Avrupa sinemasına göre oldukça yüksek bir bütçeyle çekilen, Philipp Stoelzl’in yönettiği filmde Benno Fürmann, Florian Lukas, Johanna Wokalek rol alıyor.