Altın Ayı'yı hangi film kazanır?

Altın Ayı'yı hangi film kazanır?
Altın Ayı'yı hangi film kazanır?
Altın Ayı Almanya'da kalır, çünkü Berlin Film Festivali'nde bir Alman filminin Altın Ayı'yı alması için ideal bir yıl! Neden mi? İşte yanıtı...
Haber: AHMET BOYACIOĞLU / Arşivi

Berlin Film Festivali’nin tam ortasındayız, yani Altın Ayı’yı hangi filmin alacağı konusunda yorum yapmanın tam zamanı. Şimdi siz ‘daha yarışmadaki filmlerin yarısı gösterilmemişken böyle bir yorum nasıl yapılabilir?’ diyeceksiniz ama işin eğlenceli yanı da burada. Daha önce de yazdım. Berlin’i seviyorum, çünkü burada gazeteleri okuyarak festival hakkında bilgi edinmek mümkün. Bu yıl yarışmada gerektiğinden fazla Alman filmi var, beş tane. Gazetelerde de bu güne kadar kaç Alman filminin Berlin’de Altın Ayı’yı aldığıyla ilgili haberler çıkıyor. Alman filmleri 1955, 1980, 1982, 1985, 1986 (pek üst üste olmuş) ve 2004’te Altın Ayı’yı kazanmışlar. Üstelik 2004’teki ödüle Duvara Karşı ile Fatih Akın layık görülmüş. Fatih sözcüğünü de Almancaya çevirmek oldukça sıkıntılı olabilir. Bence 2014 bir Alman filminin Altın Ayı’yı alması için ideal bir yıl. Dieter Kosslick’in görev süresi – eğer uzatılmaz ise – 2016’da bitiyor. Kosslick de, kabul etmek gerek, göreve geldiğinden bu yana Alman sinemasının Berlin Film Festivalinde daha fazla temsil edilmesi için elinden geleni yaptı ve yapıyor. Görevini bitirmeden bir Alman filminin Altın Ayı’yı alması iyi olur (diye düşünüyorum!).
Yarışmayla ilgili olarak da birkaç cümle yazayım yeri gelmişken! ‘Blind Massage’ adlı Çin filmini izledim. Yönetmen Lou Ye. Film görme engellilerle ilgili. Kahramanımızın çocukken geçirdiği bir trafik kazasından sonra görme yeteneğini kaybettiğini öğreniyoruz. Yüzünde ve gözünde ciddi bir yara izi olmadığından benim içime bir şüphe düşüyor. Şimdiye kadar hiç böyle bir şey duymadım ve görmedim. Neyse, görme engellilerin dünyasına giriyoruz, kahramanlarımızın hepsi masajcı olarak eğitilmişler. Görmemenin sıkıntılarını yaşıyorlar, aşık oluyorlar, olamıyorlar, aşk acısı çekiyorlar. Hele bir kızımız var, yazık, hep ağlıyor. Arada görmek ve görememek üzerine felsefi konuşmalar filan da dinliyoruz. Tıp fakültesinden sınıf arkadaşım Prof. Dr. Aysun İdil, Türkiye ’deki tek Az Görenler Merkezi’ni yönettiği için bu konuda biraz bilgi sahibiyim, görmediği düşünülen insanların yüzde 75’inin aslında tam görmez değil, az gören katogorisine girdiğini biliyorum ve filmi anlayabilmek için kendimi zorluyorum. Film akıp giderken çocukluğunda geçirdiği kaza sonucu görme yeteneğini kaybeden kahramanımız, iri yarı bir heriften sıkı bir dayak yiyor, yerlerde yuvarlanıyor ve ne oluyor? Evet Sayın Seyirciler, aynen düşündüğünüz gibi, kahramanımız tekrar görmeye başlıyor. İşte budur. Yeşilçam filmlerini küçümseyen kem gözlülerin hepsinin gözü kör olsun. Ama 83’üncü dakikada gerçekleşen bu mucizeyi, filmi daha önce terk eden ukala sinema yazarları göremiyor, ki o da onların sorunudur. Bu büyük mucizeden sonra film hakkında başka bir şey yazmanın anlamı yok. Jenerik akmaya başladığında yanımda oturan genç hanım güzellik uykusundan uyanıyor. O da neler kaçırdığının farkında değil, şaşkın şaşkın etrafına bakınıyor.
Dışarı çıkarken ‘ne varsa eski Yeşilçam filmlerinde var’ diye düşünüyorum.