'Amerikan rüyası'na tatlı bir ağıt

'Amerikan rüyası'na tatlı bir ağıt
'Amerikan rüyası'na tatlı bir ağıt
Yeni sezonu e2'de yayımlanan 'Mad Men', tüketim toplumunun başlangıcına ışık tutuyor, ortaya bizim hayatımıza da değen, kışkırtıcı manzaralar çıkartıyor
Haber: TAYFUN ATAY / Arşivi

Beşinci sezonunun ilk bölümü geçen hafta ‘e2’de yayımlanan ‘Mad Men’, ‘Sterling Cooper Draper Pryce’ (SCDP) reklam şirketindeki yönetici ve çalışanların şirket içi ve dışı yaşamlarında olup bitenler üzerine bir dizi. Onu dikkate değer kılan en önemli nokta, hikâyenin geçtiği dönem. ‘Amerikan çağı’ olduğu söylenebilecek 20’nci yüzyılın en dönüşümsel on yılı, 1960’lardayız. 1950’lerin içe dönük muhafazakârlığı 60’larda dışa dönük bir politik aktivizm ve radikalleşmeye evrilmiş durumda. Özgürlükçü ve protest bir toplumsal iklim havaya hâkim...
‘Mad Men’in yeni sezonu bu iklimi bize duyumsatan çarpıcı bir sekansla açılıyor. Sokakta “Sefaletten sürünüyoruz; ekmek istiyoruz” diye bağıran, “Daha az vaat, daha çok para ” sloganı atan siyah göstericilere SCDP’ye rakip bir başka şirketin çalışanları kesekâğıtlarına doldurdukları suyla ‘bomba’ yağdırıyor. İzleyen sahneler ise söz konusu toplumsal hareketliliğin ‘Mad Men’in öykülediği dünyaya ancak minimal, dolaylı, hatta araçsallaşmış etkisi olduğunu sergiliyor. Rakip şirketin, göstericilere yönelik, basının da diline düşen bayağı tavrı karşısında SCDP, rakibine zarar vermeye dönük (alaycı) bir motivasyonla yaklaşıyor sadece sokakta olup bitenlere... 

Ancak bu, dizinin döneme, dönemin insan ilişkilerine bu ilişkileri belirleyen sosyo-ekonomik matrikse dair kaydadeğer hiçbir çözümleyici izleği olmadığını düşündürmesin! ‘Mad Men’ 1950’ler muhafazakârlığının ‘çıpa’sı olduğu söylenebilecek ‘ aile ’nin ağırlığını yitirip onun yerinde ‘şirket’in ağırlık merkezi oluşturduğu bir dönemeci başarıyla resmetmekte. Karakterlerinin 50’lerde kurulmuş evlilik ve aile yaşantılarındaki çözülme, bozulma, parçalanmaları yansıtırken, aynı zamanda ailenin ‘doğa’sının ‘şirket’inkine benzer hale geldiğini de işaret ediyor. Dayanışma, fedakârlık, umursama ve umursanmanın değer-davranış manzumesini oluşturduğu aile gitmiş, aynen şirket hayatındaki gibi rekabet, çıkar, umursamazlık, yabancılaşma ve yalnızlaşmanın söz konusu olduğu bir aile ortaya çıkmıştır. 

Dolayısıyla ‘Mad Men’, 1960’larda yoksulların sistem-karşıtı protest özgürlükçülüğü yerine zenginlerin sistem-yanlısı ‘hedonist’ özgürlükçülüğünün izini sürüyor. Kapitalizmin ‘kültürel’ yörüngesinde husule gelen değişmeyi nitel olarak gözlemlenir kılıyor. Aynı zamanda bu, yeryüzünün bugün tümüyle içerisine gark olduğu ‘tüketim kapitalizmi’nin başlangıçlarına ışık tutan bir girişim. Bu kapitalizmin ‘kalbi’ olan reklam sektörünün set tutulması, böylece daha da anlamlı hale geliyor.
1960’lar Amerika ’sını ne kendi 60’lı, ne de 70’li, 80’li, hatta erken 90’lı yıllarımızda anlama/anlamlandırma imkânımız pek yoktu. Ama reklamsız akışı artık mümkün olmayan bugünkü hayatımızda dizide olup bitenlerin izdüşümleri fazlasıyla bulunmakta. Bu bakımdan ‘Mad Men’, bizim hayatımıza da değen, dolayısıyla yaşadıklarımıza ilişkin düşüncemizi kışkırtma potansiyeli yüksek bir yapım...