ANDRZEJ WAJDA: Hayatımız komünist sansürü kandırmakla geçti

ANDRZEJ WAJDA:
Hayatımız komünist sansürü kandırmakla geçti
ANDRZEJ WAJDA:
Hayatımız komünist sansürü kandırmakla geçti
İstanbul Film Festivali'nde bu yıl "Yaşam Boyu Başarı Ödülü" alan ancak 88 yaşında olduğu için İstanbul'a gelemeyen Polonya'nın yaşayan efsane yönetmeni Andrzej Wajda'yla Hürriyet yazarı Cengiz Semercioğlu konuştu. Yarın çektiği son filmi "Walesa: Man of Hope" festivalde gösterilecek.

Daha önce İstanbul ’a gittiniz mi hiç?
Maalesef böyle bir fırsatım olmadı. İstanbul Film Festivali’nden aldığım bu ödül gelmem için fırsat olacaktı ama şimdi de sağlığım müsaade etmiyor.

33. İstanbul Film Festivali’nde aldığınız Yaşam Boyu Başarı Ödülü’nü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Umarım bunu bir vedalaşma olarak görmüyorlardır. “Sen artık yapacağını yaptın, al sana ömür boyu başarı ödülü” demiyorlardır... Çünkü daha yapacaklarım var.

Öyle demediklerini ben çok iyi biliyorum...
2000’de Oscar’dan onur ödülü aldığımda da aynı şeyi düşünmüştüm. Ama 2000’den bu yana o kadar çok şey yaptım ki... Umarım bu ödülden sonra da çok şey yaparım. Benimle vedalaşmak anlamına gelmediğini biliyorum bu ödülün. Çok teşekkür ederim.

Oscar’dan sonra yaptığınız en önemli film, babanızın da öldürüldüğü Katyn katliamıydı. Zor muydu çekmek?
Evet, Katyn’de öldürülen subayların arasında benim babam da vardı. Ben, yapmam gerektiğine inandığım filmleri yapmaya çalışıyorum. “Katyn” de böyle bir filmdi... Zordu. 80 yılında Walesa’yla tanıştığımda da onun filmini yapmam gerektiğini düşündüm.

Böyle bir sorumluluk mu hissediyorsunuz ülkenize karşı?
Evet, evet... Özellikle “Katyn” ve “Walesa”, ülkeme karşı duyduğum sorumluluk hissinden kaynaklanan filmlerdir. Mesela son yıllarda Walesa’yı bazı kesimler silmeye çalışıyorlar Polonya’da. Ben buna müsaade etmek istemiyorum. Walesa büyük başarılara imza attı. Silahlı çatışmayı engellemek için elinden geleni yaptı.

Bildiğim kadarıyla Lech Walesa’yla dostluğunuz da var...
Evet, cumhurbaşkanı olduğu yıllarda danışmanlığını da yaptım.

Bir yönetmen, yakından tanıdığı birinin hayatını filme aktarırken ne kadar objektif olabilir?
Walesa’yı yakından bildiğim için başarılı bir yönetmenlik yapabildim bu filmde. Ben Polonya’nın bağımsızlığını kesinlikle Lech Walesa’ya borçlu olduğunu düşünüyorum ve bugün ona yapılanların ciddi bir haksızlık olduğuna inanıyorum. Onu unutturmaya çalışan gruplar var. Özellikle faşistler. Maalesef gençlerimiz arasında da bu fikirlere itibar edenler var. Bunlara gerçekleri göstermek adına bu filmi çekmek benim için çok önemliydi.

Ama Polonyalı gençlerde de tüm dünyada olduğu gibi bir Amerikan sineması merakı var...
Amerikan sineması tüm dünyada ortalamaya hitap eden bir sinemadır. Polonya yapımı filmler ise her zaman bizde seyircisini bulur. Bizim sorunumuz aslında yapımla alakalı değil, salon yok. Yılda ortalama 50 film çekiliyor, gösterilecek yerlerle alakalı sorunlar bitmiyor.

Benzer sıkıntıyı biz de Türkiye ’de yaşıyoruz...
Öyleyse bizim burada bulduğumuz çözümü Türkiye’deki sinemacı dostlarıma ilet lütfen...

Nedir, çok merak ettim?
Bir süre önce bir inisiyatif ortaya çıktı: Köşebaşı Sineması dedik biz buna... Evinden çıktığında elinle koymuş gibi bir sinema bulacaksın köşebaşında...

Nasıl işliyor sistem?
Yakın zamanda bu inisiyatif sayesinde Polonya genelinde 1500 tane küçük sinema salonu açmış olacağız. 20-30 kişilik salonlar bunlar... Bir barın içinde de olabilir, bir okulun yanında da... Merkezi sistemli çalışacak salonlar. Çekilen filmleri gönderdiğimiz gibi, “Biz yarın bu filmi göstermek istiyoruz” diyene de istediği filmi hemen göndereceğiz. Salon bulmakta zorlanan sanat filmleri bu sinemalarda gösterilecek. Bu salonlarda sadece Polonya filmlerini göstereceğiz.

Bu projenizi Andrzej Wajda’nın önerisi olarak Türk sinemacılara ileteceğim.
Sevinirim. Yaparsanız kendiniz de göreceksiniz başarısını... Çocuklara istediğiniz filmi de gösterebiliyorsunuz buralarda. Ayrıca bununla insanları televizyon karşısından kaldırmayı hedefliyoruz. Fiyat da normal sinema biletinin 10’da 1’i kadar bu sinemalarda...

Türk sinemasında bildiğiniz, filmlerini izlediğiniz bir yönetmen var mı? Ferzan Özpetek, Nuri Bilge Ceylan, Fatih Akın gibi yönetmenler Avrupa’da pek çok ödül kazandı...
Maalesef ben sinemadan çok iyi anlamıyorum! Ne Türk sineması ne de Avrupa sinemasını yakından bilirim. Kendi suçum olduğunu kabul ediyorum bunun... Sebebini de söyleyeyim, komünizm döneminde kendi içimize kapanıktık ve sinema, tiyatro, televizyona işler yapıyordum çok yoğun şekilde. Ne o dönem ne de sonrasında takip edebildim Avrupa sinemasını...

Bu yıl Türkiye-Polonya diplomatik ilişkilerinin 600. yılı... Nasıl bir Türkiye algısı vardı kafanızda?
Atatürk ’ün büyük lider olduğunu tarih kitaplarında okuduk. Türkiye ve Osmanlı’yla ilgili belki de en fazla döküman Polonya müzeleri arşivinde vardır. Krakow’a gidip mutlaka görün Viyana kuşatmasından kalanları... 600 yılık dönemde ihtilaflar da yaşandı ama bugüne kadar hayranlık uyandıran karşılıklı bir ilişki var iki ülke arasında...
Ben ilk defa geliyorum Polonya’ya ama kafamda hep acı çeken, hüzünlü bir ülke fotoğrafı var. Bunda sizin filmlerinizin etkisi büyük...
Doğru filmler çekmişiz demek ki... Biz de bunu anlatmaya çalışıyorduk dünyaya. Çünkü Polonya çok acılar çekmiş bir ülke...

Komünizm döneminde film çekmek mi daha keyifliydi, şimdi çekmek mi?
Komünizm döneminde karşılaştığımız en büyük sorun sansürdü. Tek derdimiz sansürü aşabilecek formüller bulmaktı. Hem söylemek istediklerimizi söyleyeceğiz hem de sansüre takılmayacağız.

Çok formül bulmuşsunuzdur...
Hayatımız komünist sansürü kandırmakla geçti. Bu bizim uzmanlık alanımızdır. Her ideoloji kelimelerle, sözlerle ifade edilir. Bu yüzden sansür daha çok kelimeleri kontrol altına alır. Resimleri, görüntüleri sansürlemek çok daha zordur. Mesela “Kanal” (1956) filminden bir örnek vereyim. Filmin sonunda genç bir çift kanalın sonuna gelir. Izgara demirlerin arkasından bakarlar. Hemen önde nehri görürsünüz. Karşıda bir karaltı vardır. Sansür buna bir şey yapamaz. Ama herkes nehrin karşısında görünen karaltının Stalin ve ordusu olduğunu bilir. Yani genç çifti engelleyen tek şey demir ızgara değil, ileride bekleyen Stalin ordusudur aynı zamanda. Sinema bir görüntü, resim sanatıdır. Biz çok fazla konuşan, içinde çok fazla diyalog geçen filmlerden hoşlanmayız. Sansürle savaşımızdan kaynaklansa da bu durum, içindeki görüntülerle konuşan filmlerdir bizim filmlerimiz...
Bugün kendinizi siyasi olarak nasıl tanımlıyorsunuz? Komünist mi, sol mu, liberal mi?
Hayır hayır, liberal değilim. Ben daha sola yakınım... Bu çok temel bir mesele aslında... Şu anda üyesi olmak isteyeceğim bir parti yok Polonya’da... Seçimler yaklaşıyor ve tek bir ümidimiz var: Sağcıların kazanmaması. Polonya için şu an en büyük tehlikeyi onlar oluşturuyor. Polonya hâlâ demokratikleşme yolunda yürümeye devam ediyor. Bazı şeyler daha yeni şekilleniyor. Halkımızı kandırmak çok kolay o yüzden... Ve sağcılar gerçekleri hiç dikkate almadan hareket eden bir grup.

Kieslowski, Polanski gibi ünlü yönetmenlerin Polonya’nın sorunlarına Wajda gibi eğildiğini düşünüyor musunuz?
Polanski’nin böyle bir niyeti hiçbir zaman yoktu zaten. Polanski Amerikalı bir yönetmen olmak istediği için Polonya’yı terk etti. Oranın hayatını ve gerçeklerini beğeniyordu. Kendisi benim ilk filmimde rol almıştı. Çok başarılı, çok yetenekliydi o zaman bile...

Polonya’ya borcunu ödemek için yaptı denilen “Piyanist” filminde bile Lehçe kullanmadı ama...
Kendi seyircisine hitap etmek istemiştir, ondan İngilizce yapmıştır. Polonyalı seyirciler Polanski seyircisi sayılmaz. Bir Polonya filmi olsaydı, kapsamı o kadar geniş olmazdı. İstediği dünyaya bir şey anlatmaktı, Polonya’ya değil.

Kieslowski de Fransa’yı tercih etti...
Polonya’dan kurtulmak istiyordu. Ama biz onun filmlerini millet olarak çok severiz.

Polanski’den daha mı çok sevilir Kieslowski Polonya’da?
Tabii tabii, kesinlikle...

Siz hiç düşünmediniz mi Polonya’yı terk etmeyi?Yok, asla... Ne yapardım ki ben başka bir yerde?