Anıtkabir'deki resimler

Bugün 10 Kasım. En son ne zaman gittiniz bilemem, ama Anıtkabir bünyesindeki Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi yenilenmiş durumda. 1960'ta Atatürk'ün kişisel eşyalarının sergilendiği küçük bir müze olarak açılan mekân, bugün başlı başına bir tarih müzesi.
Haber: AHU ANTMEN / Arşivi

Bugün 10 Kasım. En son ne zaman gittiniz bilemem, ama Anıtkabir bünyesindeki Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi yenilenmiş durumda. 1960'ta Atatürk'ün kişisel eşyalarının sergilendiği küçük bir müze olarak açılan mekân, bugün başlı başına bir tarih müzesi. Görmeye değer bir yer, çünkü Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı'nı ve kuruluş yıllarını birbirinden ilginç fotoğraflarla belgeliyor. Binanın ölen cumhurbaşkanlarını defnetmek için düzenlenen ama kullanılmayan koridorunda, Türkiye'nin 1919-38 yılları arasında yaşadığı hemen her şeyi 3 bin kadar fotoğraf anlatıyor! Ama ötesinde: Burası, bir tarih kesitini görsel mecralarla yeniden kurmanın çeşitli yönlerini iyice düşünmemize yol açıyor. Müzede Kurtuluş Savaşı'nın tarihi yalnızca çeşitli nesnelerle ya da fotoğraflarla anlatılmıyor. Yağlıboya tablolara da başvuruluyor. 'Başvuruluyor' diyorum, çünkü bu tablolar, tarihsel bir tanıklığın izini taşımadığı gibi, olaya bugünün penceresinden bakabilecek Türk sanatçıların kendi tarihlerine ilişkin güncel yorumunu da yansıtmıyor. Müzede sergilenen resimlerin hemen hepsinin, teknik düzeyde gerçekçi betimlemeler konusunda yetkinleşmiş olan Rus kökenli ressamlara yaptırıldığı söyleniyor. Ne müzede ne de katalogda resimleri kimin yaptığının belirtilmemiş olması, müzenin en ilginç özelliklerinden birisi. Bir tek resimde imza var: Turan Erol'un 'Bombasırtı Olayı'. Fakat bu resimana galeride sergilenmiyor.
Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi'nde Türkiye'nin sanatçısının tarihsel yorumu neden göz ardı edilmiş? Belli ki özellikle çocukların hayal gücüne yönelen savaş mizansenleri arasında, ziyaretçinin resimli bir tarih romanının içinde gezer gibi dolaşması yeğlenmiş. Bu bir tercih, bir yaklaşım hiç kuşkusuz; fakat müzede ismi belirtilmemiş ve kimliği katalogda da belli olmayan ressamın (ya da ressamların) elinden çıkmış bu tek örnek resimlerdeki sahnelere bakarken, ulusal bir sanatsal birikim geliyor akla. 1. Dünya Savaşı başlayınca Avrupa'da eğitimden dönen Türk ressamlarının ekonomik sıkıntılarını aşmalarına yardımcı olmak amacıyla kurulan Şişli Atölyesi'nde üretilen resimler sözgelimi: Bu atölyede çalışan ressamların çoğu, konu olarak Çanakkale Savaşı'nı seçmişlerdi. Birkaç yıldır kapalı olan Ankara Resim ve Heykel Müzesi koleksiyonunda da Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet'in kuruluş yıllarına ilişkin pek çok resim var. Aslında Cumhuriyet dönemi resmi, bilindiği gibi, ağırlıklı olarak bu tür konuları betimliyor. Evet, bugün bu resimler farklı koleksiyonlara ait, fakat bunları tarihsel bir bağlam içinde -üstelik o tarihsel bağlamı simgeleyen bir mekânda bir araya getirmek, daimi olmasa bile en azından uzun süreli sergilerde izleyiciyle buluşturmak, anonim bir yabancı ressamın ya da ressamlar grubunun Kurtuluş Savaşı ilustrasyonlarını izlemekten daha anlamlı olmaz mıydı? Ulus bilincini yansıtmak isteyen bir müzede, bu bilinci içselleştirmiş bir ulusal ressamlar kuşağının yapıtlarını izlemek, bir dönemi yalnızca resimlemekle kalmaz, bir döneme ilişkin tanıklık da yapmış olurdu. Cumhuriyet yıllarında 'ulus imgesi'ni yaratması beklenen başlıca görsel kaynak, kendi ressamlarımız, heykeltıraşlarımız değil miydi?
1920'li yılların sonunda anıt heykellerin yabancı sanatçılara yaptırılması, dönemin Türk sanatçıları arasında tartışma konusu olmuş, bu konuda Ahmet Haşim ironik bir öneri getirmişti: "Büyük anıt ve heykel dikecek yerde, bugün için bir mermer kütlesi ya da bir külçe bronz koyalım ve altına 'Türk sanatçısı yetişinceye kadar' yazalım..." 80 yıl sonra, Türkiye'nin sanatçıları için bu tür tartışmaların güncelliğini koruyor olması daha da ironik değil mi?