Ankara çağdaş sanatın laboratuvarı

Ankara çağdaş sanatın laboratuvarı
Ankara çağdaş sanatın laboratuvarı
30 yılı aşkın bir süredir Fransa'da yaşayan heykeltraş Osman Dinç, 'Teorem' sergisiyle Pi Artworks'te. Dinç, "Ankara'da Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve sanayi sitesi OSTİM'i görürseniz nelerden etkilendiğimi anlarsınız" diyor.
Haber: EVRİM ŞENER / Arşivi

Uzun yıllar Fransa’da yaşayıp üreten Osman Dinç, kuşkusuz Türkiye heykel sanatının yaşayan en güçlü isimlerinden. Toprakla hiç koparmadığı bağı sayesinde dünyanın ve evrenin gizemlerini derinlemesine sorguladığı çalışmalarıyla izleyeni etkilediği oranda düşündürüyor. Bizlerle görünenin gizemini paylaşıyor. Bunu yaparken de kullandığı her malzemenin tarihini ve kollektif bellekte bıraktıkları izleri deşifre ediyor. 22 Şubat’a kadar Pi Artworks İstanbul ’da devam edecek ‘Teorem’ başlıklı sergisinde sanatçının son dönem heykel ve fotoğraf çalışmaları yer alıyor. Sergi vesileyle sanatçıya kendisi ve yapıtlaruyla ilgili merak ettiklerimizi sorduk.
Pek çok Türk sanatçı bir süreliğine yurtdışında çalışsa da ülkelerine geri döndü. Siz ise halen Fransa’dasınız. Bir Türk sanatçının Fransa gibi özellikle sanat alanında ekmeğin aslanın ağzında olduğu bir ülkede bunca yıl kuvvetle ayakta kalması zor olmadı mı?1971-1975 yılları arasında ‘Beş Yıllık Kalkınma Planı’ kapsamında yurtdışına gönderilen birçok sanatçı gibi ben de devlet bursuyla sanatsal deneyimlerimi ve genel kültürümü geliştirmek için Fransa’ya gittim. Niyetim, daha doğrusu görevim, Fransa’da sanatsal deneyimlerimi ve genel kültürümü geliştirip Türkiye’ye dönmek ve Eğitim Enstitülerinde resim-iş öğretmeni olarak yeni nesli yetiştirmekti. 1975-1977 yıllarında Bursa Eğitim Enstitüsü’nde öğretmenliğe başladım. Ancak bir süre sonra can güvenliğim olmadığı gerekçesiyle istifa edip Fransa’ya döndüm. Fransa’da ilk yıllarda azla yetinip, üretimi ön planda tuttum. Az imkânla sonuca varmaya çalışmanın, beni yalın eser yapmaya yönlendirdiğini düşünebiliriz. Tabii ki kullandığım malzemelere değer vermem; çevreye ve doğaya karşı sevgim de beni çalışmalarımda yalına götürdü. Sanıyorum yaptığım eserler bir şekilde özgün ve yeni nefes getiren nesneler olsa gerek. Çalışmalarım Fransa’da kabul gördü ve yaptığım sergiler, bana Ecole Nationale Supérieure d’Art de Bourges’da öğretim üyeliği (1990-2011) yolunu açtı. Böylece Fransa’ya yerleşmiş oldum.
Eserlerinizi ‘kendi hikâyelerini anlatan figüratif şeyler’ olarak tanımlıyorsunuz. Peki eserleriniz yoluyla izleyiciye anlattığınız hikâyeler neler?
Tabii ki doğadan koparılmış ve farklı işlemlerden geçerek ortaya çıkarılmış bir şey, eser; o andan itibaren nereden geldiğini anlatmaya başlar. Buna eserin ne amaçla yapıldığı eklenirse hikâyesi zenginleşir. “Hiçbir şey anlatmıyor” dediğimiz nesneler bile en azından kendi iç boşluğunu, anlamsızlığını anlatır. Her halükârda görünen, görünmeyenden daha gizemlidir ve bir şeyler anlatır veya hatırlatır. Benim eserlerime gelince; dikey bir ekseni olmayan ‘her şeyin her şey etrafında döndüğü’ devinim içinde olan bir evrende kendi hikâyelerini anlatırken içinde bulundukları evreni işaret ederler. İzleyici burada bitmemiş hikâyenin sonunu tamamlayandır.
Cam, taş, demir, ahşap ve hatta buğday kullanmakta olduğunuz malzemeler. Malzemeler vasıtasıyla doğayla doğrudan, yalın bir ilişki kuruyorsunuz. Peki bu ilişkinin şifreleri neler, nasıl bir bilinçaltının yansıması?
Derler ki “İnsanoğlu tarihi bir yaratıktır” ve biz insanoğlu, bizi çevreleyen evrenimizi, kendi iç evrenimizi ve maddeleri sorgulayarak geliştik. Çok şeyler öğrendik, unuttuk. Unuttuklarımız başlangıçta bilinçaltını, sonra da genlerimizi yoğurdu. Genelde, çalışmalarımdan bahsederken unutulmuş ortak belleklere gönderme yaparım. Eserlerimi başka -bir- ben yapıyormuş gibi. Dolayısıyla, genelde benim eserlerim otobiyografik değildir. Bu durumu benim Anadolu kökenli olmama bağlayabiliriz.
Sanat serüveniniz aslında resimle başlıyor? Neden resimle devam etmedi de farklı bir yola girdiniz?
Bir kurşun kalem, biraz kağıt... Ömür boyu çizseniz bile anlatılacak, çizilecek o kadar çok şey var ki bir ömür yetmez. Fakat olay hep yarattığınız hayali mekânı irdeler. Bunu yapmak büyük kültür ve cesaret ister. Üç boyutlu eserler gerçek mekânı irdeler ve hayali mekâna da gönderme yaparlar. Buna her kullanılan maddenin hikâyesini de katarsanız, daha teselli edici bir sonuca varırsınız. Kısacası resim yapmak -tarihinden dolayı- çok zordur.
“Yaratma olayı unutmakla başlar” demişsiniz. Sizce unuttuğumuz an neyi hatırlamaya başlıyoruz?
Gördüklerimizi, öğrendiklerimizi unutmak, aslında onları bir şekilde özümsemek gibi. Özümsemek kişiye özel davranışların yolunu açar ve yaratma da bir şekilde orada başlar. Düşünüyor olmak gibi.
Bazı yapıtlarınızda arkeolojik eserlerden etkilendiğiniz görülüyor. Bir tür bellek çalışması mı sizi arkeolojiye çeken? Ankara ’ya gidip Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ni ve Ankara’nın sanayi sitesi OSTİM’i görürseniz benim nelerden etkilendiğimi de görmüş olursunuz. Bir yanda Anadolu medeniyetleri var diğer yanda ise ‘Türkiye’nin yarını’nın aletleri yapılmakta. Ayrıca ben Ankara’nın, çağdaş sanatın laboratuvarı olduğunu düşünüyorum.
Türkiye’de heykel sanatının bugününü nasıl değerlendirirsiniz? Çağdaş dünyanın neresindeyiz?
Türkiye’de heykel sanatı, dünya çağdaş sanatı gibi şimdiki zamanı yaşamaya başladı.
Osman Dinç’in ‘Teorem’ başlıklı sergisi 22 şubat’a kadar Pi Artworks İstanbul’da görülebilir.