Anne Hathaway: Uzayda 'onların' bulunma olasılığı yüksek

Anne Hathaway: Uzayda 'onların' bulunma olasılığı yüksek
Anne Hathaway: Uzayda 'onların' bulunma olasılığı yüksek
Radikal'in Hollywood muhabiri Aida Takia-O'Reilly, Beverly Hills'de Anne Hathaway'le buluştu. Interstellar'ı ve Nolan'la çalışma deneyimini anlatan Hathaway, "Uzayda hayat var mı" sorusuna da kendi bakış açısıyla cevap verdi.
Haber: Aida Takia-O'Reilly - aidatakla@gmail.com / Arşivi

Christopher Nolan’ın yönettiği, başrollerini Matthew McConaughey, Anne Hathaway ve Jessica Chastain’in paylaştığı Interstellar (Yıldızlararası) filmi, bu yılın en büyük bombalarından birisiydi. Filmin fizik teorilerini varoluşçu felsefeyle ele alması, bunu da eşi benzeri görülmemiş sinema efektleriyle yapması, pek çok sinemaseverin aklını başından aldı. Filmin yankıları sürerken, Radikal’in Hollywood muhabiri Aida Takia-O'Reilly, Beverly Hills’de Anne Hathaway’le buluştu. Interstellar’ı ve Nolan’la çalışma deneyimini anlatan Hathaway, “Uzayda hayat var mı” sorusuna da kendi bakış açısıyla cevap verdi.



Hızlıca bir moda sorusu soracağım, uzay kıyafetinin içinde kendinizi tarz hissediyor musunuz? Ya da uzay kıyafeti rahat bir şey mi?
O uzay kostümünün içindeyken kendimi daha önce giydiğim tüm son moda kıyafetlerden daha güçlü hissettim. Çünkü çok büyük bir yüceliği temsil ediyor. Ve bu kıyafeti giymeye hak kazandığımda şunu fark ettim: Bu kıyafeti benim gibi giyermiş yapanlar değil ama hakikaten de hakkını vererek giyenler, insanlığın en üst seviyesini temsil ediyor. Zekamızın, cesaretimizin ve umudumuzun en üst seviyesini o insanlar taşıyor. Bu yüzden kıyafeti giydiğim anda, daha önce giydiğim tüm kıyafetlerden daha fazla sevdim onu.

Küçükken uzaya gitmek ister miydiniz? Biraz daha büyüdüğünüzde de bilimle aranız nasıldı?
Küçükken uzaya gitmeyi çok istiyordum, evet. Ancak aldığım notlar, bu yolculuğu hayal etmem için bile yetersiz kalıyordu. Matematik ve fen derslerindeki notlarım çok kötüydü ve bu derslerde iyi olmadığımı düşünürdüm. Çok iyi öğretmenlerim vardı, bana ekstra olarak yardım ederlerdi. Buna rağmen B eksi ya da C+ alıyordum. Biraz daha büyüdüğümde doğa belgeselleri izlemeye başladım ve onları fizikle, kozmosla, evrenle ilgili bilim belgeselleri izledi. Bu konularda uzman olmasam bile, bunların büyük bir kısmını anlayabildiğimi fark ettim ve bu beni çok şaşırttı. Şimdi de filmin ana konusu olan hadise gerçekten de ilgimi çekiyor. Chris (Christopher Nolan’ı kastediyor) bana senaryoyu göndermeden önce de ilgimi çekmeye başlamıştı zaten. Kendime ait bu küçük tutkumu katarak ve bunu kullanarak bir performans yapabildiğim için çok şanslıyım.



Dışarda hayat olduğuna inanıyor musunuz? Her zaman “onlar” diyoruz, ancak “onların” kim olduğunu hiç belirtmiyoruz. Sizin hayalinizde ne canlanıyor? Oradaki şeyle ilgili kafanızda neler canlanıyor?
“Dışarda” mı? (Over There şarkısını söylemeye başlıyor ve gülüyor) Dışarıda, evrendeki başka bir yerlerde hayat olduğu düşüncesi, benim mücadele ettiğim bir düşünce değil. Tamamen bizim gibi mi görünüyorlar? Muhtemelen hayır. Bizimle aynı evrim aşamalarından geçmiş, bu ana gelmemize sebep olmuş, aynı Dünya’nın var olduğunu hayal bile edemiyorum. Böyle bir durumun oluşma olasılığı çok düşük. Bunu söylediğim zaman burnu büyüklük etmiyorumdur umarım ama, insanlığın çağını yaşıyoruz. Sanırım hepimiz buna böyle diyebiliriz. (gülüyor) Peki neye benziyorlar? Hiçbir şekilde hayal edemiyorum, çünkü bilmiyorum. Onları bize ait erdemlerle ve bizim sahip olduğumuz bilgilerle hayal etmeye çalışamam. Üstelik de bizim sahip olduğumuz spektrumla… Eşim bana geçen gün okuduğu bir makaleden bahsetti. Bir kadın, gözünde ekstra konilerle doğmuş ve bizim görebildiklerimizin 4 katı fazla ışık spektrumunu görebiliyormuş. Bu yüzden renkleri bizim gördüğümüzden çok daha farklı görüyormuş. Bunların ikisi de insani deneyimler. Ancak hangisi daha genelgeçer, hangisi doğru, bu konuda bir şey diyemem. Onlara “onlar” demek doğru mu bilmiyorum ama, onlar kim olursa olsun, size bununla ilgili bir şey söyleyemem. Ancak dışarıda herhangi bir şeyin bulunmama olasılığı çok düşük.

Filmde sizin aşkla ilgili yaptığınız bir monologu dinleme zevkine eriştik. Siz de aşıksınız ve evlisiniz. Bu ruh haline nasıl ulaştığınızı anlatır mısınız? Ayrıca Christopher Nolan bu noktaya ulaşmanız için size nasıl yardımcı oldu?
Yönetmen Christopher Nolan bana çok yardımcı oldu. Matthew bazen şakayla ve çok doğru bir ifadeyle şöyle der: Bazen bir senaryo okursunuz, rolünüze bakarsınız ve bazı sahneler sanki fırlayıp size doğru gelir. Siz de onları bir kenara koyarsınız ve o sahneyi doğru şekilde verebilmeyi umarsınız. O sahnenin doğru şekilde verilebilmesi sizin için büyük önem kazanır. Bahsettiğiniz sahne de benim için öyleydi. Şöyle düşündüm: “Tamam, bunun doğru şekilde olması gerekiyor. Karakterimin sırtını dayadığı sahnelerden birisi bu. O karakterle ilgili bilmediğin bir şeyi burada öğreniyorsun. Peki buna nasıl hazırlandım?” Aslında normalde yaptığım şeylerden daha farklı değildi. Sadece oynadığım kişinin nasıl birisi olduğunu ve inandığı şeylere neden inandığını bilmek istedim. Aynı zamanda kendini nasıl ifade ettiğini de bilmek istedim ve bu bilgileri kendime doğru şekilde eklemeyi başardım. Daha sonra iş o sahneyi oynamaya geldi. Aslında sahnenin başarısı tamamen yönetmen Christopher Nolan’a ait. Sahneyi oynamak için ilk dürtülerim daha farklıydı ve doğru şekilde yakalayamamıştım. Chris ise o sahnede rolümün hakkını vermemem için beni cesaretlendirdi. Böylece asıl işi kelimeler üstlenecekti. Bu da bana ilk kez bir Shakespeare oynadığım zamanı hatırlattı. O zamanlar ne yaptığımı bilmiyordum ve bunun ne kadar önemli olduğunu anlayabilmek önemliydi. Ancak benim yapmam gereken asıl işi Shakespeare üstlenmişti ve benim yalnızca kelimelerin dışarı çıkmasına izin vermem gerekiyordu. O monologu yaparken de benzer şeyler hissettim.



Sizinkinin dışında en favori aşk hikayeniz hangisi?
Bu çok güzel bir soru. Bu tip direkt sorulara cevap vermekte çok kötüyüm. (gülüyor) Aslında hepsi çok üzücü, çünkü ortaya koyduğunuz ve riske ettiğiniz şeyler çok fazla. Romeo ve Juliet diyemezsiniz, çünkü o hikayede ergenler ölüyor. Kuğu Gölü de diyemezsiniz, çünkü o da iyi değil. Sanırım en sevdiğim aşk hikayeleri denilince Disney’in klasik aşkları aklıma geliyor. Kız-erkek, Prens-Prenses ilişkileri ve bunları nasıl tasavvur ettikleri yani… Malefiz’in inanılmaz güzel olduğunu düşünüyorum. Frozen’ın da sonunu beğendim. Şu anda hikayeleri sevdiğim bir dönemdeyim. Sevdiğim bir film var aslında ama adını söylemeyeceğim. Hepimiz hangi film olduğunu biliyoruz. Hikayede aşkın yalnızca “kız ve erkek tanışırlar”, ya da “erkek ve erkek tanışırlar” ya da “kız ve kız tanışırlar” olaylarından ibaret olmadığı anlatılıyor. Bu da aslında her şey demektir çünkü aşkın önemli bir parçasıdır bu. Ancak aşk, o kıvılcım, sonrasında büyümek, bir şeyleri sevme becerimiz, hayatın kendi içinden kaynaklanan bir şeydir. Ha bu arada The Notebook’u da çok severim.

Daha önce “Gösteriş 2. sırada geliyor” demiştiniz. Sizi pek çok kez makyajsız olarak gördük ve birçok filmde de yer aldınız. Gerçekten gösteriş merakınız yok mu? Kendinizi ekranda nasıl görüyorsunuz? Bu olay karşısında çaresiz mi hissediyorsunuz, yoksa cool mu davranıyorsunuz?
Biliyor musunuz, bir gün hislerim beklentilerime ulaşabilir mi diye düşünüyorum. Hayır, kendimi gerçekten de savunmasız hissediyorum. Ekranda kendinize bakıyorsunuz ve şöyle hissediyorsunuz: Aman tanrım, keşke şurada kapatıcı kullansaymışım! Ancak bu filmle ilgili şunu biliyorum: Dünya’dan yüzlerce ve binlerce ışık yılı uzaktaki bir astronotu oynadığım bir sahnede mükemmel kıvrımlı kirpiklerim olsaydı, filmi izleyen her kız benden nefret ederdi (gülüyor). Buna ben de dahilim! Bu benim sevdiğim bir durum değil ama, Şeytan Prada Giyer filmini yapıp, kızsal tarafımı ön plana çıkarmaktan daha da eğlenceliydi. Benim tek yaptığım şey bu değil tabii. Bazen başka şeyler de yapmam gerekiyor ve yaptığım işi de seviyorum. Bu yüzden pek de tarz olmayan bir saç kesimine sahip olmak için saçlarımı kesmem gerekiyorsa, ya da yüzümün gerçekte olduğu gibi görünmesi gerekiyorsa, sonuçta da insanların söylediği sert şeylere göğüs germem gerekiyorsa, bunu yapıyorum. Ki kabul edelim, insanlar bu tip durumlarda ağızlarına geleni söylüyorlar. Ancak işimi doğru yapmam ve bu müthiş rolleri oynamam için bunları yapmam gerekiyorsa, o zaman bunu hiç beklemeden yaparım. Ancak kendini beğenmiş biri olduğumu düşünmüyorum. Ancak özel hayatımda birazcık böyle biri olabilirim. Normalim yani.



Filmin konusu sevginin gücü mü?
Filmi izleyen kişilere “Bu filmin konusu sevginin gücü” diyemem. İnsanlara filmin konusuyla ilgili hiçbir şey söyleyemem. Yemin ederim ki insanlara filmle ilgili hiçbir şey söyleyemem. Filmden çıkaracağım ders budur ama, yine de filmi izlememiş kişilerle film hakkında konuşamam. Aslında bu durum beni heyecanlandıran şeylerden de birisi. Filmin gösterime çıkması beni heyecanlandırıyor, çünkü nadir rastlanan türde bir film olduğunu düşünüyorum. Üzerine çok fazla tartışılması gerekiyor, hakkında pek çok açıklama yapılması gerekiyor. Bunu sadece biletler satılsın diye söylemiyorum ama bence filmi ikinci kez izlemek gerekiyor. Hatta belki üçüncü kere… İnsanların filme girerken, konusuyla ilgili bir fikirleri olsun istemiyorum. Filmi kendi başlarına keşfetmelerini istiyorum. Bence buna değer.