Arjantin piyangosu: Beren Saat, Cansu Dere, Halit Ergenç...

Arjantin piyangosu: Beren Saat, Cansu Dere, Halit Ergenç...
Arjantin piyangosu: Beren Saat, Cansu Dere, Halit Ergenç...

Beren Saat, Uğur Yücel'in yönettiği 'Benim Dünyam'da rol almıştı.

66. Berlin Film Festivali'ndeki Türkiye standına gelen Arjantin'den bir dağıtımcı Arjantin televizyonlarında gösterilen Türk dizilerindeki oyuncuların yer aldığı sinema filmlerini satın almak istediğini söyledi. Son beş yıl içinde Beren Saat, Cansu Dere ve Halit Ergenç'in yer aldığı sinema filmlerini bulduk ve iletişim bilgilerini ertesi gün Arjantinli dağıtımcıya verdik. Pek sevindi...
Haber: AHMET BOYACIOĞLU - ahmet@festivalonwheels.org / Arşivi

66. Berlin Film Festivali’nden döndük. Bu yazıyı Ankara’dan yazıyorum... Bizim için başarılı bir yıldı. Dört filmimizin resmi programa seçilmiş olmasının dışında Türkiye’den çok sayıda sinemacı da festivale katıldı. Festivalin sitesindeki bilgiye göre Türkiye’den 128 kişi akredite olmuş. Bu sayıya basın mensupları, film ekipleri ve birkaç günlüğüne Berlin’e gelenler dahil değil. Avrupa Film Pazarı’nda Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıla kurulan Türkiye standı da hiç boş kalmadı. Dünyanın dört bir yanından çok renkli ve çeşitli insanlarla konuştuk. Arjantin’den gelen bir dağıtımcı, Arjantin televizyonlarında gösterilen Türk dizilerindeki oyuncuların yer aldığı sinema filmlerini satın almak istediğini söyledi. Bir gün sonrasına randevulaştık. Hemen bilgisayarın başına geçip Arjantin’de hangi oyuncuların dizilerinin gösterildiğini araştırdık. Son beş yıl içinde Beren Saat, Cansu Dere ve Halit Ergenç’in yer aldığı sinema filmlerini bulduk ve iletişim bilgilerini ertesi gün Arjantinli dağıtımcıya verdik. Pek sevindi.

TRT’den bir ekip de bu yıl ilk kez Türkiye standında yer aldı ve bu çok faydalı oldu. Türkiye’de film çekmek isteyen, ortak yapımcı arayan kişileri de TRT görevlilerine yönlendirdik. Sanıyorum önümüzdeki yıllarda TRT önemli bir film yapımcısı olarak ortaya çıkacak.

‘Deniz’de Ateş’in yarışmanın en iyisi olduğuna herkes hemfikirdi
66. Berlin Film Festivali’nin büyük ödülü Altın Ayı’yı İtalyan yönetmen Gianfranco Rosi’nin ‘Fuocoammare’ (Denizde Ateş) adlı belgeseli kazandı. Bir anlamda Berlin Film Festivali yine politik yüzünü gösterdi, çünkü festivalin açılış töreninden başlayarak sürekli ön planda olan konu sığınmacılar sorunuydu. Yarışmadaki 18 filmin en iyisinin, İtalya’nın en güney noktası olan, 20 kilometre karelik Lampedusa adasında bir buçuk yılda çekilen bu belgesel olduğu konusunda herkes hemfikirdi. ‘Denizde Ateş’, çok akıllıca kotarılmış bir belgesel. Filmin başında Lampedusa adasına son 30 yılda 300.000 sığınmacınnın geldiğini, bu sığınmacılardan 15 bininin daha adaya ulaşamadan ya da karaya çıktıktan sonra hastanelerde hayatını kaybettiğini öğreniyoruz. Yönetmen de ödülü aldıktan sonra yaptığı konuşmada ada halkına teşekkür etti. “Hepsi balıkçıdır, denizden gelen her şeyi kabullenirler, 30 yıldır gelen tüm mültecilere kucak açtılar” dedi. Film adadaki günlük hayatı çoğunlukla bir çocuğun gözünden anlatıyor. Yönetmenin en büyük başarısı da burada. Bu küçük kahraman çok kendine özgü ve komik bir çocuk. Bir balıkçı ailesinin çocuğu ama denize çıkınca midesi bulanıyor, kürek çekmeyi beceremiyor, bir gözünün tembel olduğu ve iyi görmediği ortaya çıkınca tedaviye başlanıyor. Gece ormanda küçük bir kuş ile karşılıklı ötüşmeleri, doktora kendi kafasında kurduğu şikayetlerini anlatması ve makarna yediği sahne değme komedileri aratmıyor. Öte yandan yıllardır adada çalışan doktorun, mültecilerin çektiği sıkıntıları, tanık olduğu ölümleri, yaptığı otopsileri anlattığı sahne ise insanın kanını donduracak kadar korkunç. Mültecileri taşıyan çürük, eski teknelere çıkıp onlara yardım etmeye çalışan ekipler, beyaz tulumları ve maskeleriyle bir bilim kurgu filminde uzay gemisinden inmiş yaratıklara benziyorlar. Sanki başka bir dünyadan gelmiş gibiler, gerçekten de onların dünyası, mültecilerinkinden çok farklı bir dünya. Oysa Afrika ile Lampedusa adası birbirlerinden sadece 70 mil uzakta.

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür...
Bir taksiye bindik. Sürücü Alman çıktı. Genelde Türk olur. Yolda giderken bize İngilizce konuşarak Berlin’in geçmişini anlatmaya başladı. Kentin ilk kurulduğu yıllarda çevrede ayı çok bolmuş, asiller sürekli ayı avına çıkarlarmış. Ayının Almancası ‘Bear’, küçük ayıya da ‘Bearlein’ deniliyor. ‘Bearlein’ (Türkçe okunuşu berlayn) zamanla Berlin’e dönüşmüş. Yani özet olarak Berlin’in adı ayıdan geliyor. Bu nedenle de ayı kentin sembolü olmuş. Kentin 700. kuruluş yıl dönümünde 700 sanatçı ayı heykelleri yapmışlar ve bu heykeller kentin değişik mekanlarında sergilenmiş, bazı heykeller daha sonra büyük paralara satılmış. Muhabbet sürüp giderken otelimizin önüne geldik. Taksiden inerken sürücümüzün eşinin Türk olduğunu öğrendik. Bizim Pınar, “Benim adım Pınar” deyince sürücü de Türkçe olarak “Benim kızımın adı da Pınar” dedi ve “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir ağaç gibi özgürcesine” diye devam etti. Böyle bir taksi sürücüsüne ben ancak saygılarımı sunarım. Bu Berlin kenti tuhaf bir yer!