Asıl 'Aslan yürekli' olan Robin'miş...

Asıl 'Aslan yürekli' olan Robin'miş...
Asıl 'Aslan yürekli' olan Robin'miş...

2000?de ?Gladyatör?le başlayan Ridley Scott-Russell Crowe birlikteliği, ?Robin Hood?la birlikte beşinci buluşmaya dönüşüyor. İkili, ?Gladyatör?ün ardından ?İyi Bir Yıl?, ?Amerikan Gansgteri? ve ?Yalanlar Üstüne?de de beraber çalışmıştı.

İngiliz halk kahramanlarından Robin Hood, bu kez insanileştirilmiş ve tarihi arka planı zenginleştirilmiş bir yorumla beyazperdede. İngiliz büyük usta Ridley Scott'ın imzasını taşıyan film muhteşem savaş sahneleri, oyunculukları, humoru ve gerçekçi tavrıyla ilgiyi hak ediyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Daha önce ‘Gladyatör’de de Ridley Scott’la çalışan ve de Ethan Reiff-Cyrus Voris ikilisinin kaleme aldığı hikâyeyi senaryolaştıran Brian Helgeland, ‘Robin Hood’un yapım notlarında meseleyi temellendirme aşamasında şu fikrin etrafında hareket ettiğini söylüyor: “Güçlerin frenlenmesine ne zaman ihtiyaç duyulsa, bir adam isyan edecek ve sıradan insanlarla ilgilenecek. Özellikle İngiliz tarihinde, bir kanun kaçağı bu pozisyonu doldurmuştur.” Aslında filmin başında da aynı şeylerin altını çizen ifadeler var. Peki ama, bu öykünün günümüz dünyasındaki izdüşümü ne, ya da ‘şimdiki zaman’da da kitleler böylesi bir kahramanın hasretini çekiyor mu? Doğrusu ‘Robin Hood’ çok da günümüzün aradığı bir figür değil... Çünkü artık insanlar hâlâ kahraman bekliyor ama uygun bir fırsat doğduğunda da, ‘zenginden alıp fakire vermek’tense, kendisini fakir addetmeyi yeğliyorlar. Yani zenginden alıp kendisine vermek daha gerçekçi bir ‘şiar’ gibi görünüyor günümüz koşullarında.

‘İngiliz gangsteri’
Peki ‘Robin Hood’un sinema perdesine gölgesini yeniden düşürmesine ne demeli? Bence bunun tek bir gerçek nedeni var; Ridley Scott’ın yeni bir ‘Gladyatör’e imza atma isteği... Malum, Maximus’un zihinlerimizde ilk kez yer etmesinin ardından tam 10 yıl geçti. İngiliz büyük usta arada ‘Cennetin Krallığı’ ve ‘Amerikan Gangsteri’ gibi iki önemli yapıma daha imza attı. ‘Robin Hood’, genel bir çizgide ‘Gladyatör’ ruhunu yeniden canlandırırken hem ‘Cennetin Krallığı’ dönemlerine uzanıyor, hem de bir anlamda geçmişin en ünlü İngiliz ‘gangster’lerinden birinin, doğum sancılarında dolaşıyor.
Dünya prömiyeri çarşamba akşamı Cannes’ın açılışında yapılan film, sinemanın daha önce defalarca hikâyesine uğradığı bir figürü, aslında bir anlamda yeniden tanımlıyor. Ridley Scott’ın yorumuyla karşımıza gelen öyküde, ‘çıkan kısmın özeti’ en geniş haliyle önümüze atılmış gibi. Film, Haçlı Seferi’nden sonra evine dönen ve Sherwood Ormanları’nda başlattığı mücadelesinde Nottingham Şerifi’ne hayatı zindan ederken ‘Aslan Yürekli Richard’ın ardından tahta oturan ve ‘Topraksız John’ olarak bilinen krala karşı da, mazlumların yanında yer alan Robin Hood’un, bu bilinen öyküsünden ziyade, insani ve tarihi arka planı da olan bir portreye soyunmuş. Ya da o çok da sevmediğim deyimle, ‘Büyük resmi’ görmeye çalışmış. 

‘Cesur, dürüst ve naif’
Film, 1199’da Üçüncü Haçlı Seferi’nden dönen İngilizlerin, Fransa’da da giriştiği kimi ‘fetihler’ esnasında açılıyor. Hücumcu takımın en başarılı okçularından biri olan Robin Longstride, bir kalenin muhasara altına alındığı ilk gecede, ‘Bul karayı al parayı’ oynarken arkadaşı ‘Küçük John’la kavgaya tutuşuyor. Çıkan arbedenin ortasına dalan Kral Richard, askerleri arasındaki bu didişmeden bir ‘İngiliz prototipi’ çıkartıyor: Cesur, dürüst ve naif... Ne var ki Robin ve arkadaşlarına ceza vermekten de geri kalmıyor. Ertesi gün kaleden atılan bir ok, Richard’ın ölüm fermanı oluyor. Robin ve arkadaşları da, kargaşadan yararlanarak kaçıyor. Peşi sıra ‘Topraksız John’ için çalışıyormuş gibi görünen ama asıl olarak Fransa Kralı Philip’e hizmet eden Sir Godfrey, aralarında Kral Richard’ın da bulunduğunu sandığı İngiliz kafilesine saldırıyor. Robin ve şürekâsı ise ‘Baskın basanındır’ diyerek Godfrey’in ekibine saldırıyor. Sonuçta hem kralın miğferini, hem de Sir Robert Loxley’nin babasına götürmesini istediği emaneti (bir kılıçtır bu) yanına alan Robin, Londra’nın yolunu tutuyor. Dönüşte saraya durumu bildirirken John ağabeyinin ölüm ‘müjdesi’nin ardından tahta çıkıyor. Robin ise Loxley’nin yaşadığı yere, Nottingham’a yollanıyor. Burada, baba Loxley tarafından ağırlanan bu sıradan adam, bir anlamda Robert’ın yerini alıyor ve hanedanın yeni varisi olarak yeniden doğuyor. Fakat yeniden doğan sadece o değildir, sarayda ve bütün ülkede benzer ‘doğum sancıları’ vardır. Robin, bu ortamda ‘damarlarındaki asil kan’ın da etkisiyle, doğru tarafta yerini seçecektir...

Yeni bir ‘Gladyatör’
Scott, hikâyeyi kaleme alan Reiff ve Cyrus Voris, artı senarist Helgeland; dördü de kafa kafaya verip bir anlamda ‘Gladyatör’ü yeniden inşa etmişler. Bir kez daha huzurlarımızda yer yer Shakespeare tadı veren trajediler, tarihe esprili ve insani bir bakış, derinde bir ‘baba-oğul’ güzellemesi, iktidarın gizemli çekiciliği ve sacayakları, ezenler, ezilenler, filozoflar vs. var. Bunca ‘yine’liğin yanında bir ‘yine’ daha; Ridley Scott’ın o muhteşem görüntü ustalığı ve muazzam savaş sahneleriyle karşılaşıyoruz. İçeriğini görsel bir virtüöziteyle besleyen o biricik yönetmen, 73 yaşının baharında bir kez daha ustalığını konuşturuyor. Film görsel açıdan neredeyse kusursuz. Baştaki savaş sahneleri güzel, sonlardaki ise çok çok güzel. Hele ‘Normandiya çıkarması’nın adeta tarih öncesine taşınmış versiyonunda, ‘Er Ryan’ı Kurtarmak’ın 26 dakikalık o soluksuz giriş sekansından parçalar bulabilirsiniz. Ama ‘Robin Hood’u kayda değer kılan elbette sadece görselliği değil. Tamam, tarihsel arka plan da çok başarılı ve her şey yerli yerine oturtulmuş (özellikle Robin’in babasının, geçmişte lordlarla birlikte hazırladığı ‘Eşitlik bildirgesi’, ‘Magna Carta’nın öncülü durumunda).
Lakin oyunculuk performansları da filmi ve öyküyü, özel ve güzel kılan unsurlar arasında. Evet, Russell Crowe, ‘Gladyatör’den bu yana geçen 10 yıl içinde hafif yaşlandı ve ‘genişledi’, üstüne üstlük bir Kevin Costner tadı yok ama yine de Robin Hood’u olgun ve bilge kılmayı başarmış. 

‘Vermeer kadını’ havasında
Cate Blanchett hem oyuncu hem de bir kadın olarak muhteşem ve bence şu aralar sinema perdesinde görebileceğiniz en ışıltılı şey. Üstelik ‘Elizabeth’ serisinden dolayı İngiliz tarihine de hâkim. Kendisi gibi Avustralyalı olan Crowe’la son derece uyumlu bir ikili olmuşlar (yalnız öyküde aralarındaki ilişki, bizim ‘Berdel’imizi andırıyor). Ayrıca Scott, Blanchett’i hem feminist bir karakter olarak sunmuş, hem de sanki kimi kadrajlarda bir ‘Vermeer kadını’ havasına büründürmüş. ‘Gladyatör’ün Marcus Aurelius’u Richard Harris’ın havasını ise burada Sir Walter Loxley rolündeki Max von Sydow estiriyor. İsveçli büyük oyuncu, şanına uygun bir biçimde ‘büyük’ oynuyor. ‘Sherlock Holmes’la birlikte İngiliz sinemasının yeni kötü adamı olan Mark Strong, Sir Godfrey’de kötülüklerine devam ediyor. ‘Full Monty’den hatırladığımız Mark Addy, içki ve bal üreticisi rahipte, Aileen Atkins, Richard ve John’un annesi kraliçe Eleanor’da, Danny Huston Aslan Yürekli Richard’da, William Hurt da Lord William Marshal’da kadronun diğer iyi isimleri arasında...

Fransızlar denize dökülürken
Bu noktada bir durumun altını çizeyim. ‘Robin Hood’un eleştirmen öngösterimi çarşamba sabahı yapıldı. Akşamında da, Cannes’ın açılışında gösterildi. Film boyunca Fransızlar, ‘kötü, sinsi ve zalim gösteriliyor’, hatta Leydi Marion’ın yaşadığı Peper Harrow’a yaptıkları baskında, halkı tıpkı Naziler gibi (burası ‘Okuyucu-The Reader’ı hatırlatıyordu) bir ahıra doldurup yakmaya teşebbüs ediyorlar. İngilizler ise filmde sık sık ‘Fransız köpekleri’ demeyi tercih ediyorlar ve nihayetinde denize döküyorlar. Bu sahnelerde ben, ‘Fransız karşıtı’ bu yapımın Cannes’ın açılışı filmi olması meselesini ve dahi mesela Antalya ya da İstanbul festivallerinde mesela ‘Türk düşmanı’ bir yapımın gösterilme ihtimalini düşündüm. Ardından da ‘Pasific’ dizisi dolayısıyla bir bardak suda yarattığımız fırtınayı ve entelektüel bir kanal olarak ‘cnbc-e’nin daha ilk derste sınıfta kalışını hatırladım...
Sonuç? 140 dakikalık süresine rağmen Ridley Scott’ın enfes anlatımıyla hiçbir anında sıkmayan, zevki bol bir tarih dersi şeklinde geçen, esprisi, draması, aksiyonu, hatta romantizmi dengeli, Britanya’nın birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğu anları anlatan ‘Robin Hood’, kaçmaz diyorum. Filmin tek bir kusuru var; Ridley Scott’ın daha önce ‘Gladyatör’ gibi dört başı mamur bir filme imza atması... Sıranın ‘Ivanhoe’ya geldiğini de hatırlatırım...

Taşlanan, insanlığımız bir bakıma...
İran’da, 1986’da kocasının iftiraları sonucu ‘recm’ cezası uyarınca taşlanarak öldürülen bir kadının gerçek hikâyesini anlatan ‘Soraya’yı Taşlamak’, zaman zaman insanlığımızdan utanmamız gerektiğini hatırlatan bir yapım

‘Soraya’yı Taşlamak’ın özellikle recm sahneleri çok çok etkileyici. Bu sahnelere dayanmak için sağlam bir mide gerekiyor.

İran’da rejim ne olursa olsun Soraya’ların (yani Süreyya’ların) kaderi değişmiyor bir bakıma. Şah döneminde, Batı’nın Grace Kelly’sine karşı Doğu’nun Süreyya Bahtiyari’si vardı. Ne var ki Rıza Pehlevi’ye bir çocuk veremeyince hikâyesi, magazin sayfalarının en hüzünlü karakteri olarak sona erdi. 2001’de Paris’te hayata veda eden ‘ex-prenses’ artık Münih’teki aile mezarlığında yatıyor. ‘Soraya’yı Taşlamak’ın Süreyya’sı ise bir sonraki rejim, İran İslam Cumhuriyeti’nin kurbanı.
Fransa’da yaşayan ve 2008’de vefat eden İranlı gazeteci-yazar Freidoune Sahebjam’ın romanından uyarlanan film, gerçek bir hikâyeye dayanıyor. Humeyni sonrası İran’ında, 1986’te geçen öyküde, dört çocuklu (ki gerçekte yedi çocukluymuş) Süreyya’nın yaşadığı trajedi anlatılıyor. Kocası Ali’nin 14 yaşında bir kızı göz koymasıyla başlayan süreçte, karısı vefat eden komşusuna ve oğluna yardımcı olan Süreyya, eşinin suçlamalarına maruz kalıyor. Köydeki ‘resmi erkânı’, yani muhtar ve imamı yanına alan Ali, Süreyya’yı zina yapmakla suçluyor. İki oğlundan büyük olanını da bu yalana ortak eden koca, süreci hızlandırıyor ve nihayetinde karısının recm edilmesini sağlıyor. Olay, ertesi günü yolu köye düşen gazeteci Freidoune’a (Feridun), Süreyya’nın halası Zehra tarafından bir şekilde naklediliyor. Freidoune da, bu öyküyü 1994’te ‘The Stoning of Soraya M: A True Story’ adıyla romanlaştırıyor.

Adeta ‘gerçek zamanlı’
Kökleri İran’a uzanan ama Amerika’da doğup büyülen Cyrus Nowrasteh de bu romanı geçen yıl sinemaya uyarladı. Özellikle Zehra hala da ‘Sırlar Evi’yle en iyi yardımcı kadın’da Oscar’a da aday olan Shohreh Aghdashloo’nun parladığı yapım, olayı bütün açıları ve de acılarıyla adım adım aktarırken, son derece gerçekçi ve yüreğinizi alabildiğine burkan bir anlatımla önümüze atıyor. Özellikle taşlanma bölümü çok çok etkileyici. Nowrasteh, bu bölümü adeta ‘gerçek zaman’lı anlatıyor ve taşlar, Süreyya’nın olduğu kadar sanki seyircinin de yüzünde, vücudunda ve ruhunda patlıyor. Hele ki önce babasının, ardından büyük oğlunun ve nihayetinde kocasının taşa sarılması da ayrı bir trajedi...

Bir nevi ‘Vurun kahpeye’
Tabii bu öyküye biz, ‘Vurun Kahpeye’den aşinayız. Sadece unutmuş ya da unutmak istemiş olabiliriz, ‘film de bu hatırlatmayı yapıyor. Öte yandan bu ilkel ve barbar cezalandırma biçimini de cümle âleme gösteriyor. Yabancı bir eleştirmen, filme ilişkin yazısını şöyle bitirmiş: “Cesur Zehra’nın söylediği gibi: Dünya bilmeli.” Evet, bu filmden sonra dünya Süreyya’ya yapılan haksızlığı, Ali’nin uçkur düşüklüğünü rejim üzerinden halletme çabalarını, imamın kaypaklığını, ‘vicdanlı ses’ gibi görünen muhtarın da benzer şekilde ortama ayak uyduruşunu öğrendi sanırım. Gazeteci Freidoune’u canlandıran Jim Caviezel’in, Mel Gibson’ın ‘İsa’nın Çilesi’nde din adına her türlü işkenceye maruz kaldıktan sonra benzer bir bir öyküde yeniden karşımıza çıkması ilginç bir tesadüf olmuş elbet.

‘Kırık bir recm hikâyesi’
Bu arada filme ilişkin enfes ve de ufuk açıcı bir yazı okumak isteyenlere de Nihal Bengisu Karaca’nın, geçen pazar günü (9 Mayıs 2010) Habertürk’te yayımlanan, ‘Kırık bir recm hikâyesi’ başlıklı metnini tavsiye ederim...