Aşk acı söyler

Aşk üzerine söylenebilecek şeylere bir 'sınır' çizmek mümkün olacak mı acaba? Sanıyorum (ya da eminim) hayır... Zira onu hayatla aynı kefeye koyan insanoğlunun var oluşuyla birlikte ayakta kalmayı başaracak 'duygular üstü' bir kavram aşk.
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Aşk üzerine söylenebilecek şeylere bir 'sınır' çizmek mümkün olacak mı acaba? Sanıyorum (ya da eminim) hayır... Zira onu hayatla aynı kefeye koyan insanoğlunun var oluşuyla birlikte ayakta kalmayı başaracak 'duygular üstü' bir kavram aşk. Nefes alıp veriş hızından kalp atışlarına, oradan beynin işleyişine kadar bütün vücudu etkisi altına aldığı düşünülürse ona 'hayatın gerçek tadı' (ya da acısı) yakıştırması yapmak kaçınılmaz olur.
Öte yandan aşkın heyecan ve coşkuyla yücelen yapısının aldatıcılığını da göz ardı edemeyiz tabii. Her ne kadar coşkun bir nehir misali akıp gitmenin peşine takılmış gibi görünsek de aşka dair beynimizin kıvrımlarına hapsolanların acılar olduğunu da biliriz. Ve dozajı ne olursa olsun acı çekeceğimizi bile bile âşık olmayı bir 'görev' olarak görürüz hayatımız boyunca. Kısacası acısına da sahipleniriz, aşka sahiplendiğimiz kadar...
Danimarkalı genç yönetmen Christoffer Boe de bizim gibi düşünüyor olsa gerek, ilk uzun metrajlı filmi 'Yeniden Sev Beni' (Reconstruction) ile aşkın acı veren yüzüne odaklanıyor daha ziyade. Bir yazarın karalama defterine hapsolan kahramanlarının her birine farklı boyutlarda acılar çektiriyor, onların mantığa teslim olmayan ilişkilerine dair hüznün süzgecinden geçmiş saptamalarda bulunuyor. Ve aşkın kafa karıştırıcı yapısını birebir oranlarda yansıtan bir kurguyla destekliyor anlattıklarını.
'Kurgusal âlem'in aşkları
Bir romancının ya da bir senaristin kaleminden dökülenlerin, yani gerçeklik kaygısı taşımayan metinlerin yansıttığı 'kurgusal âlem'de bir oraya bir buraya savrulan karakterlerin, yalnızca aşka ayrılmış bir kulvarda sürdürmeye çalıştıkları ve dizginleri hiçbir zaman ellerine geçiremedikleri 'sezgisel koşu'nun yarattığı tahribat, belki de bu filmin seyirciye yansıyan yüzündeki en can alıcı özelliği. Hiçbir anlam veremediğin, olup olmadığını bile bilmediğin, attığın her adımın boşa gittiğini hissettiğin bir sanal gerçekliğin göbeğinde yaşadığın aşkın (ya da aşkların) sana hissettirdiklerine teslim olmak, yüreğine inanılmaz bir ağırlık katan 'acı'nın etkisini daha da artırıyor. Bir oyunun içinde dönenip duruyor ve çıkışı olmayan bir acılar labirentine çakılıp kalıyorsun.
'Yeniden Sev Beni'nin yüzeydeki sanallığının altında müthiş de bir 'yaşayan ruh' yatıyor. Bunun en temel dayanağı ise elveda demenin insani dengeleri altüst eden yapısından geçiyor. Aşk, bir bakıma bu elvedalarla anlamını buluyor, içinde taşıdığı gelgitli dinamizme çekiyor acı çekmeye hazır âşıkları. Filmdeki her bir karakter, farklı şekillerde karşısına çıkan elvedaları bünyesine alıyor, hazmediyor ve seyirciyle doğrudan iletişim kurmanın yolu olarak kusuruyor onları. Bizler de 'mantığın bir anlık çöküşü'nü yaşadığımız ve söylendiği anlarda anlam veremediğimiz veda sözcüklerini hatırlıyoruz bu noktada; inciniyor, kırılıyor, acı çekiyor, lime lime oluyoruz.
Christoffer Boe, anlattığı 'kurgusal aşk acıları'nı filminin görsel dokusuna da mükemmele varan biçimde yansıtıyor. Super 16'ya çektiği filmini video çözünürlüğüne düşürerek ışıltıdan ve 'netlik'ten uzak durmayı seçiyor. Böylece 'nedensizlik'in karanlığıyla aynı çizgiye çekmeyi başarıyor görselliği ve farkını daha ilk dakikadan hissettiren öyküleme yöntemine arka çıkıyor. Yakın plan çekimlerle karakterlerin ruhuna inmeyi deneyen yönetmen, bu vesileyle aşkın içselliğine de vurgu yapıyor, bizi karakterlerin derinliğine çekiyor. Bu noktada müziğe de bir parantez açmak gerekiyor; Schubert ve Beethoven destekli 'ağlayan' müzik çalışmasının öykü üzerindeki etkisini tartışmak mümkün değil...
Cannes'da Altın Kamera alan, İstanbul Film Festivali'nde ise Radikal Halk Jürisi Ödülü'nü kucaklayan 'Yeniden Sev Beni', sinema sanatının aşka bakışındaki çeşitliliğin yeni bir göstergesi. Ve tabii, öyküleme modellerini zenginleştirme adına da ilgiye değer bir deneme...