'Aşk' artık Los Angeles'ta da otursun!

'Aşk' artık Los Angeles'ta da otursun!
'Aşk' artık Los Angeles'ta da otursun!
Oscarlar bu gece sahiplerini buluyor. En iddialı yapımlar 'Argo', 'Lincoln' ve 'Umut Işığım'. Ama gönül istiyor ki geceyi Haneke'nin 'Aşk'ı zaferle kapatsın, Emmanuelle Riva da 'En güzel doğum günü hediyesi'ni alsın... Tören, NTV'den naklen yayımlanacak...
Haber: Uğur VARDAN / Arşivi

Biz bu topraklarda ‘Muhteşem Süleyman’la cebelleşip tek bir figür üzerinden‘Ecdat yadigârı’ meselelerini tartışma masasına sürelim, Amerikan sineması da yakın ve uzun geçmişinde dolanıp durdu geçen sezon boyunca. Hal böyle olunca da bu dolaşım ‘Oscar mönüsü’ne yansıdı. Listeye göz atıldığında ‘En iyi film’dalındaki dokuz adayın dördünün, tarihe göz atarken hikâyelerini “Şöyle olmuştu, aslında böyle olmuştu, böyle olmamıştı ama olsaydı keşke ya da biz yazdık oldu” türünden cümleler etrafında kurduğunu fark ediyoruz. Bu toplam içinde en uzak mesafe ‘Lincoln’le ‘Zincirsiz’e ait. Spielberg’ün filmi, “ Bugün Obama o koltukta oturuyorsa, işte o adam sayesindedir” derken dürüstçe bir tavır takınıyor ve politikanın, ‘resmi tarih’ kimi kutsarsa kutsasın bu oyunun ne kadar kirli bir şey olduğunu göstermekten kaçınmıyor (en önemli eksiği de ‘Siyahlar’a bu mücadelede yeterince yer vermemesi). Peki ‘Lincoln’den önce bu bilgiden yoksun muyduk, değildik ama Spielberg gibi el attığı her şeyi destansılaştıran bir yönetmenin ‘minimalist’ takılması bence iyi bir şey. ‘Zincirsiz’e gelince film, taklitçilik üzerinden orijinalite peşinde koşan bir ‘post-modernist’in imzasını taşıyor.

HÂLÂ YENİYETMELER GİBİ!
Daha önce de yazdım, geçmişle hesaplaşmayı asıl olarak çağının tanıkları yapmalı, ki gerçek bir ‘Spaghetti western ürünü’ Clint Eastwood, giderek bir bilgeye, ermişedönüştü ve hem westernle, hem de Amerika’nın birçok yerleşik değeriyle hesabını kapattı. Eastwood varken, Tarantino’nun gayretleri nafile kalıyor. Belli bir yaştan sonra bile (Türkçesi ‘Kazık kadar adam oldun hâlâ bu işlerle uğraşıyorsun’)ergenlik esprileri yapan biri gibi Tarantino’nun sineması. ‘Argo’ ise çok uzaklara gitmiyor ama bugün için ABD nezdinde ‘Şeytan’ muamelesi gören İran’la köprülerin atıldığı günlerin en başına dönüyor. Ben Affleck’in filmi içeride de büyük ilgi gördü (eleştirmen kanadından) ama asıl gururunu okşayanlar dışarının sinema erbabı oldu. Yönetmenler, eleştirmenler, oyuncular (birlikleri elbette), filmi şişirdi de şişirdi, ödüllere boğdu. Bu geceki törenden de ‘En iyi film’de heykeli koltuğunun altına koyacak iddiasında birçok kişi (ve de otorite). Bana sorarsanız ideolojik açıdan son yıllarca önümüze gelen en ikiyüzlü film ‘Argo’. Tabii şimdinin genç sinemaseverleri pek hatırlamaz, ‘İran Devrimi’ gerçekleştiğinde bütün ezilen halklar sevinmişti. Şah’ın halkına zulmeden rejimi devrilmiş, Mollalar büyük destekle iktidara gelmişti. Humeyni bir kara kutuydu elbette ama yine de ‘ezilenler’in safında kredisi büyüktü. Hoş, sonucun bugünlerdeki duruma ulaşacağını öngörünler de vardı ama o günkü konjonktürde ‘Haklı’ bir devrimdi İran’daki. Affleck’in filmi ise ‘Şah’a vurarak ve emperyalizmin ‘Petrol’e olan sevdasının altını çizerek başlıyor ve sonradan, bütün İranlıları sakallı birer canavar olarak göstererek hem açık ırkçılık yapıyor, hem de o güne bugünün algısıyla bakıp tarihi bilerek saptırıyor (‘Zincirsiz’de hiç değilse “Bu film koca bir şaka” tavrı var, ‘Argo’nun yaklaşımı ise “Bütün anlatılanlar gerçek”).

AFFLECK, NERDEN NEREYE?
Aslında uzun söze ne hacet, ‘World Socialist Web Site’ın (wsws.org<http://wsws.org>) sinema yazarı Dan Brennan’ın ‘Argo’ hakkındaki eleştirisinde yaptığı şu vurgu her şeye yetiyor: “Demokrat Barack Obama’nın Beyaz Saray’daki varlığı film endüstrisi liberalleri için savaş kampanyalarını daha kabul edilebilir kılıyor. Affleck, Matt Damon’la yaptığı ve kendisine şöhreti getiren ilk filmi ‘Good Will Hunting’de Amerika’nın Ortadoğu işgalinin muhalif solcu akademisyenleri Howard Zinn ve Noam Chomsky’ye de yer veriyordu. 15 yıl sonra, gişe başarısı peşinde koşan bir Süperstar’a dönüşmüşken kendisini, İran ve İranlıları şeytanlaştırma kampanyasının parçası oluyor.” Sanık sizin sayın jüri diyorum… Bir de şunu eklemek istiyorum: Bu filmin yapımcıları arasında Hollywood’un solcularından George Clooney de var!

‘YARATIK’ SERİSİNİN SON HALKASI
Gelelim en kısa tarih yolculuğuna… 11 Eylül’ün müsebbibi Usame Bin Ladin nasıl yok edildi? Hollywood’un bence en erkeksi ve de militarist kadın yönetmeni Kathryn Bigelow’un filmi ‘Zero Dark Thirty’, aslında ‘Yaratık’ serisinin son halkası gibiydi. Düşmanın izini yıllarca süren Teğmen Ripley (Yani Jessica Chastain’in canlandırdığı CIA ajanı), nihayetinde ‘Yaratık’ı ininde avlıyor ve eski bir hesabı kapatıyordu. Malum film işkenceyi normalleştiriyor eleştirilerine muhatap oldu. Altın Küre töreni sırasında sunucu Amy Poehler, bu türden eleştirilere ilişkin, “Evet, Kathryn işkenceyi bilir, çünkü James Cameron’la üç yıl evli kaldı” esprisini yapmıştı. Ama ‘Zero Dark Thirty’ maalesef bir espri değil, adını net koymak gerekirse CIA’nin Hollywood’a çektirdiği bir propaganda filmi.

İYİ Kİ DOĞDUN EMMANUELLE RİVA
Sonuç? ‘En iyi film’de benim favorim Haneke’nin ‘Aşk’ı. Akademi elbette böylesi bir tercihte tabii ki bulunmaz ama umarım ‘Argo’yu da seçmez. Bence Akademi’nin hislerini tercüman olacak en uygun film ‘Lincoln’. Bu seçime de itirazım olmaz. ‘En iyi yönetmen’de favorim Haneke; geçen yılın seçimlerinde neredeyse bütün dünyadaki eleştirmenler ağız birliği etmişçesine “Aşk’ı ‘2012’nin en iyi filmi’ seçmişti. Akademi’nin bu ‘gerçeği’ es geçmemesini umuyor ve ‘En iyi yönetmen’ dalında Haneke’ye heykeli teslim ederek tarihe gurur dolu bir not düşürmesini bekliyorum. ‘En iyi erkek’te ödülü Daniel Day-Lewis alırsa bir başka tarih yazılacak ve ilk kez ‘En iyi erkek’te bir oyuncu üçüncü kez heykeli evine götürecek. Akademi’nin en azından bu dalda aklıselim davranacağı kanaatindeyim. ‘En iyi kadın’da iki şekilde tarip yazılacak. ‘Düşler Diyarı’nın ‘Cimcime’si (orijinalinde ‘Hushpuppy’si) Quvenzhane Wallis ödülü alırsa, 10 yaşına basmadan heykeli kazanan isim olacak, yani ‘En genç kadın oyuncu’ sıfatını alacak. Öte yandan heykel Emmanuelle Riva’ya uzatılırsa bu kez ödüle kazanan ‘En yaşlı kadın oyuncu’ olacak, bu kez de başka bir tarih yazılacak. 1959 tarihli Alain Resnais klasiği ‘Hiroşima Sevgilim’le tanınan Riva, 24 Şubat 1927 doğumlu. Yani ödül onun için belki de ‘En güzel yaş günü hediyesi’ olacak. Akademi’nin böylesi bir inceliğe soyunacağı düşüncesindeyim. ‘En iyi yardımcı erkek’te Akademi Tommy Lee Jones’u seçecek diye düşünüyorum, ben olsamPhilip Seymour Hoffman’ı ödüllendirirdim. ‘En iyi kadın oyuncu’da ise ödülAnne Hathaway’in olacak, benim de bu tercihe itirazım yok.

Sonuç? Umarım Akademi ‘Aşk’ın her türlüsünü, yani Haneke’ce olanına da inanıyordur ve gece Avusturyalı büyük ustanın gecesi olur. Olmazsa da sinema değil Akademi kaybeder…