Aşkın uzatma dakikaları

Aşkın uzatma dakikaları
Aşkın uzatma dakikaları

Aslantuğ, yönettiği ilk filminde başrolü eşi Arzum Onan la paylaşıyor.

Mehmet Aslantuğ'un ilk yönetmenlik denemesi 'Aşkın İkinci Yarısı', bitip giden bir ilişkinin geride kalan izleri üzerinde yürüyen bir öyküye sahip. Filmin ilk yarısı zorlu bir deney, ikinci yarıda ise meseleler yerli yerine oturuyor

Her oyun gibi aşkın da ikinci yarılara ihtiyacı var. Lakin Mehmet Aslantuğ’un yazıp yönettiği bu ilk uzun metraj çalışması, ikinci yarıdan çok uzatmalara odaklanmış gibi görünüyor. Önce kısaca konu diyelim: Zamanında büyük bir aşk yaşamış olan Zuhal ve Arif, artık yolları ayırmıştır. Alkolik bir ressam olan Arif, Bodrum ’da münzevi bir hayat yaşamaktadır, Zuhal ise New York’ta kendisine yeni bir gelecek çizmenin eşiğindedir. Ne var ki birlikteliklerinin bir de ürünü vardır: Küçük Cemre. Zuhal yıllar sonra kızıyla, babası olduğunu hiçbir zaman açıklamadığı adamın karşısındadır yeniden. Cemre’yi bir süreliğine Arif’e bırakır ve New York’a yollanır. Hayat artık iki taraf için de farklı akacaktır. Lakin günün birinde...
Kuşkusuz herkes en iyi bildiği şeyi yapar. ‘Aşkın İkinci Yarısı’ da yönetmen Mehmet Aslantuğ’un bir zamanlar oynadığı yapımları andırıyor. Film, 80 sonrası sinemamızın temel reflekslerini çağrıştırıyor: Gizemli, sakallı, sanatçı kişilikli bir adam ve onunla ilişkiye giren son derece güzel bir kadın. Ortada bir sorun vardır ve bu sorunun kaynağı, genellikle güzel başlayan bir ilişkinin sonradan yürütülememesi üzerine kuruludur. Aslantuğ’un yazdığı senaryo, özellikle ilk bölümde tıkanıklıklar içeriyor. Film, iki ana karakterin hesaplaşma bölümünde bir türlü ilerlemiyor, yoğun diyaloglar seyirciye hiç mi hiç geçmiyor, adam durmadan kendini anlatmaya çalışıyor, kadın da yer yer ona eşlik ediyor. Aslında aşkın ikinci yarısına denk düşen ama filmin ilk yarısı anlamına da gelen bu bölümde, salona ‘Entel bunalım filmi’ kokusu yayılıyor. Lakin aşkın uzatma bölümü, filmin de ikinci yarısı anlamına gelen kısmında ise hikâye nispeten toparlanıyor. Belki de meselelere ısınmamızdan kaynaklanan bir durumla, film hafiften rahatlıyor, dertler ve açmazlar daha bir yerli yerine oturuyor.

Perde gerisinde ‘Ermeni sorunu’
Hikâyenin başında Hrant Dink’in sesini duyduğumda “Bu da neyin nesi?” dedim. Sonradan anlıyoruz ki, Aslantuğ fonda içinde bulunduğumuz konjonktüre de göndermelerde bulunmak istemiş. Misak Toros’un canlandırdığı karakter, öykünün ilerleyen safhalarında, “Ne olacak işte, Avrupa iki dünya savaşı geçirdi, şimdi herkes gül gibi geçinip gidiyor” derken, yaşadığımız dertlerden biri olan ‘Ermeni meselesi’ne de vurgu yapıyor.
Geçenlerde sinemamızın ‘çınar’larından Fikret Hakan, antraktsinema.com’daki söyleşisinde, “Dünyadaki en zor sinema ‘auteur’ sinemasıdır” diyordu. Bizde ise yönetmenler bir zamanlar işe, meselenin işte bu en zor kısmından başlarlardı. Bu tür sinema, özellikle bireylerin iç dünyalarına eğilirken Bergman ya da Tarkovski kadar olmasa bile belli oranlarda bir nefaset tutturursa başarılı addedilir. En azından meselenin hakkını vermiş olur. Lakin, yakın geçmişimizdeki örnekler sadece sınavlardan çakmış yönetmenler bıraktı geride.

En zor yerden başlamış
Aslantuğ da kamera arkasına en zor yerden çalıştığını göstererek geçmek istemiş. Tabii ki bu hem kendi tercihi hem de böylesi bir tercihe saygı duymak bizim boynumuzun borcu. Dolayısıyla cesaretini kutlamak mümkün ama filminin hedefine ulaştığı konusunda ben kendi adıma kuşkuluyum. Aslantuğ’un yönetmenlik yolundaki çizgisini ise kuşkusuz sonraki adımları belirleyecek, bu aşamada da “Bekleyip görelim”den başka çaremiz ve temennimiz yok. Filmin teknik kalitesinin ve görüntü yönetmenliği çalışmasının ise gayet başarılı olduğunu söylemeliyim.