Asylum: Güzel ama rahatsız edici

Asylum: Güzel ama rahatsız edici
Asylum: Güzel ama rahatsız edici

Asylum dan bir kare.

Alman çağdaş sanatçı Julian Rosefeldt'in, yabancı korkusuna odaklanan 14 dakikalık filmi 'Asylum', 27 Ocak'a kadar Dirimart Garibaldi Proje Mekânı'nda sergileniyor
Haber: ELİF EKİNCİ - elif.ekinci@radikal.com.tr / Arşivi

Dirimart Garibaldi Proje Mekânı, 2012’nin ilk yarısında, sanat ve sinema alanında öne çıkmış altı sanatçının işlerine ev sahipliği yapacak. Heinz Peter Schwerfel direktörlüğünde gerçekleşecek projede, ilk olarak Alman sanatçı Julian Rosefeldt’in 14 dakikalık filmi ‘Asylum’u izleme fırsatı bulacağız. İzleyiciyi kendi önyargıları ve düşüncelerini tekrardan gözden geçirmeye sevk eden çalışmalarıyla tanınan Julian Rosefeldt’le, filminin ana teması ‘yabancı korkusu’ üzerine konuştuk. 

‘Asylum’ için çıkış noktası neydi?
Barcelona’da bir arkadaşımı ziyaret etmiştim. Bir barda oturuyorduk, Pakistanlı ya da Hindistanlı, bilmiyorum, bir gül satıcısı vardı etrafta. Bir an onu sanki daha önce, birçok başka Avrupa şehrinde, Londra’da, Madrid’de, Berlin’de vs. defalarca görmüşüm gibi hissettim. O kadar ‘aynı’ görüyordu ki. Sonra birden bu insanlar hakkında aslında ‘gerçekten’ ne bildiğimizi düşündüm. Hiçbir şey! Klişe ‘stereotype’ten başka hiçbir ipucu yoktu beynimde. Üzerine biraz düşünmeye başladım, merkezin dışında yaşayan bu insanlar için bir iş yapmaya karar verdim. Bir belgesel değil, ama cahilliğimizle yüzleştirecek bir iş olmalıydı bu ve ‘Asylum’ da o anda doğdu. 

Bu iş için, politik, provokatif ve absürd bir film diyebilir miyiz?
Evet, doğru bir tanım olur. Sosyo-politik bir içeriğe sahip, ama sinematografik kaygılar da taşıyan bir film. Çağdaş sanatta, sosyo-politik konulara modern bir yaklaşım. Bu işin ‘güzel ama rahatsız edici’ olmasını istedim. Çünkü çirkin ve rahatsız edici bir şey zaten, herkesin beklediği şey olacaktı ve şaşırtıcı olmayacaktı. Ama ‘güzel’ görünen bir şeyin rahatsız edici olması çok daha etkileyici. Bu yüzden estetik kaygılarım da vardı. Sokakta gezen Çingeneleri ya da herhangi başka bir azınlığı kendi ortamında gösteren ‘gerçek’ bir film olsa insanları bu kadar ‘yakalamazdı’ bence. 

Filmde hiç diyalog yok. Bir hikayeyi diyalogsuz anlatmak, sizin açınızdan, işleri zorlaştırmadı mı?
Bence dil, her şeyi olduğundan daha da daraltıyor. Daha önce de birçok işimde diyalogsuz çalıştım. Biraz modern dans gibi aslında; her şeyi imajlarla aktarmaya çalışmak oldukça zorlayıcı ama meydan okuyan bir tarafı da var, bu yüzden hoşuma gidiyor. 

Kadro kimlerden oluşuyor?
120 kişi oynuyor filmde. 9 ayrı bölüm var ve her biri başka bir klişeye atıfta bulunuyor. Arap temizlikçi kadınlar, Çinli aşçılar vs. Kadronun yarısı politik sığınmacılardan oluşuyordu. Aralarında sanat öğrencileri de vardı, Siemens ya da BMW’de mühendis olanlar da. Ama zaten hepsine birörnek kostümler giydirdiğimiz için, kimin kim olduğu anlaşılmıyordu. Herkes aynı kişi gibiydi. 

Angela Merkel “multikulti”nin çöktüğünü söylemişti, Almanya’da yabancı korkusunun yaygın olduğunu da biliyoruz. Avrupa’nın diğer ülkeleriyle kıyaslandığında ne noktada sizce Almanya?
İtalya ya da Fransa’yla karşılaştırınca, Almanya’nın durumu iyi gözüküyor bence yine de. Ama bizim bu konuda kötü bir geçmişimiz olduğu için hep kritik bir noktada duruyoruz sanırım. Benim kişisel olarak anlayamadığım şeyse şu: Bir Alman buraya, İstanbul ’a geldiğinde, Ayasofya’nın yüzlerce fotoğrafını çekiyor, çok etkileniyor, ama bir benzerine evinin etrafında tahammülü yok. Gördüğü anda, sinirden patlayacak gibi oluyor, “kültürümüz tehlikede” demeye başlıyor. Bu çok garip. 

Siz hiç tecrübe ettiniz mi yabancı korkusunu?
Benim başıma dün burada biraz daha farklı bir şey geldi. Dün biriyle tanıştım ve benim Alman olduğuma inanamadı. “Sen Alman değilsin bence” deyip durdu. Zihinlerimizde bir Alman imajı var, klişe bir şey, buna uygun olmadığım için, belki zihnindeki Alman imajı kadar disiplinli olmadığım için, benim Alman olmadığımı düşündü karşımdaki kişi. 

Almanya’da birçok Türk de yaşıyor. Hatta bu yıl göçün 50. yılıydı...
Bence Türkler ve İslam da Almanya’nın bir parçası. Ancak şöyle bir durum var: Berlin, Türk nüfusu göz önüne alındığında neredeyse Türkiye ’nin büyük şehirlerinden biri gibi. Türkler Almanya’ya ilk geldiklerinde, Alman hükümeti tarafından davet edilmişlerdi, bu yüzden gayet iyi karşılandılar. Birçoğu Anadolu’nun çok fakir yerlerindendi. Şimdi onların çocuklarının çocukları halen Almanya’da ve tamamı değil ama çoğu hala çok düşük bir eğitim seviyesine sahip. Çok büyük sorunlar yaşıyorlar. Bence, eğer başka bir ülkeye gidiyorsanız oranın dilini mutlaka öğrenmelisiniz. Bunu sadece Türkler için söylemiyorum tabii. 6-7 yıldır Almanya’da yaşayan sanatçı arkadaşlarım var ve bence hâlâ Almanca öğrenmemiş olmaları utanç verici. Çünkü kendini entegre etmenin, yabancı kalmamanın en önemli yolu bu. 

Müze mi oluyor?
Gila Benmayor, Hürriyet gazetesinde yayımlanan 15 Ocak tarihli yazısında, TÜRSAB ve Turing Başkanı Başaran Ulusoy’un “Garibaldi’yi İtalyanlardan aldık, Çelik Gülersoy Müzesi yapacağız” sözlerine yer verdi. Bir süredir görüşmelerin devam ettiğini biliyorduk, ama devralma haberini henüz teyit edemedik. Dirimart son güne kadar binayı video enstalasyonları için kullanmakta kararlı. Umarız, müzeye dönüştüğünde de aynı böyle ‘yaşayan’, bir yer olur...