Bach'la vasat bir popçunun eşitlendiği noktaya geldik

Bach'la vasat bir popçunun eşitlendiği noktaya geldik
Bach'la vasat bir popçunun eşitlendiği noktaya geldik
Video sanatçısı Ali Kazma'nın çalışan bedenler, eller, makinelerden örülü büyük resmine şu aralar her zamankinden daha yakınız. ARTER'de devam eden "zamancı" sergisi, sanatçının son 10 yıllık üretiminden 25 videoyu bir araya getiriyor. Bunlardan 18'i Türkiye'de ikisi değ dünyada ilk kez ARTER'de gösteriliyor.
Haber: ERMAN ATA UNCU - ermanata64@gmail.com / Arşivi

‘Dünyanın ritmi’ denince akla süratin gelmesinin hareketli görüntülerle ilişkimizle bir ilgisi olduğu muhakkak. Hareket ve görüntü yan yana gelince akıldaki ilk çağrışım, üzerilerine düşünmeye fırsat bırakmayacak kadar büyük bir hızda akıp giden imgeler çoğunlukla. Tam tersi, uçtaki görüntülerin, yani durup düşünmeye fırsat bırakanların ise zamanın akışına imkan dahilinde müdahale etmeyenler arasından çıktığı da genel bir kabul. 

Video sanatçısı Ali Kazma 10 yıldır bu genel kabullerden sıyrılarak dünyanın ritminin peşine düşüyor. Paul Ardenne’e başvuralım; “Ali Kazma’nın bir sanatçı olarak temel meselesi enerji. Bu enerjiyi de dünyanın hareketini oluşturan ritimleri saptayabilecek şekilde kendi imgelerine yerleştiriyor.”
Beyin ameliyatı yapan cerrahtan profesyonel bir mutfağa, dansçılardan saat atölyesine Ali Kazma’nın külliyatının odağında insan faaliyeti var. Bu yolculuk sırasında otomotiv fabrikası gibi hızın ön planda olduğu mekanlara girip ‘hep daha fazlasını amaçlayan’ sürate değil, özellikle ritme bakması ise izleyicinin algısında bir farka işaret ediyor. Ele aldığı her temayı mitolojilerinden arındırıp zamanın işleyişini ön plana çıkartacak şekilde işleyen Ali Kazmacı’yla şimdiye kadar açılan en büyük sergisi, ARTER’deki “zamancı” vesilesiyle buluştuk.


ARTER’deki “zamancı” başlıklı serginizde Türkiye’de ilk kez gösterilen işleriniz yer alıyor. Hangi işler bunlar?

Türkiye’de ilk kez gösterilecek işler arasında dünyada da daha önce gösterilmemiş iki iş var. Biri “Play”. New York’ta The Wooster Group’la çekmiştim. Biraz postmodern bir Hamlet uyarlaması sahneliyorlardı diyelim. Richard Burton’ın oynadığı eski bir Hamlet’i temel alıp onun üzerine kurulan bir oyun. Bir de “Kristal”. O da 1586’da kurulmuş, neredeyse 500 senelik bir kristal üretim yeri. Kristalin yapım şekli de bu geçen sürede o kadar değişmiş değil. Bir tek ısıtma teknolojisi farklı. Bu iki iş dünyada, geri kalan 16’sı da Türkiye’de ilk defa gösterilecek.

Biraz da işlerinizi ortaya çıkarttığınız süreçlerden bahsedebilir miyiz? Ele alacağınız temaları, mekanları nasıl seçiyorsunuz? İşlediğiniz alanlarla iç içe geçtiğiniz bir süreç yaşıyor gibi görünüyorsunuz izleyiciye…
Yapmayı düşündüğüm işlerin hep bir listesi, bunların da farklı temaları vardır. Bazıları endüstriyel üretim, bazıları sanatsal üretim, bazıları zanaat, bazıları da mekanlar üzerine. Bunları kendi içimdeki bir ritimle yapıyorum. Mesela iki kere üst üste fabrikalarla ilgili bir şey yaptığımı göremezsiniz. Fabrikadan sonra belki daha yumuşak, birebir ilişki yaşayabileceğim bir şey ararım, bir mekana bakarım. Ama en temelinde bugün insan olmanın imkanları, insanın kendine ve dünyaya imkan verme şekilleri üzerine uzun soluklu bir projenin parçaları olarak düşünürüm seçimlerimi. İnsanın dünyaya dokunup değiştirmesi ve bunun karşılıklı olması -sen ona dokununca o da sana dokunuyor sonuçta- iki tarafta da kalan izler ve bunların birbiriyle diyaloğu beni çok ilgilendiriyor. Onun için 10 tane aynı iş yok. Mesela 2012’de araba üretimi çektim. Çünkü araba toplumumuzda çok önemli yer tutan bir şey. Hem prestij hem pratiklik hem de bireysellik. Bunların hepsi yüzünden Batı toplumunda çok ikonik bir yönü var. Ama şimdi gidip bir araba fabrikası ya da bir motorsiklet fabrikası daha çekmem. O yüzden seçtiğim mekan ve işlerin eksikleri giderip gidermediği, çıkacak büyük resmi tamamlayacak olmaları beni çok ilgilendiriyor.

ARTER sergisi kafanızdaki büyük resme ne kadar yakın?
Göreceğiz. Benim için de bu yüzden çok önemli bu sergi. İlk defa bu kadar işimi bir arada göreceğim. 10 senedir yoğun bir üretimin içindeyim ve 10 senelik bir gösterim sürecim de var. Ama hiç bu kadar büyük bir sergi yapmamıştım. 2005’te başlayıp 2015’e kadar süren 25 iş gösterilecek bu sergide. İçlerinden Emre’yle (Baykal) beraber seçtiğimiz işleri ilk kez beraber görüyor olmak benim için de çok heyecan verici. Nasıl dengeler ve dengesizlikler oluşacağı, bu uyum ve karşıtlıklardan başka ne tür düşünsel ve estetik alanlar açılacağını çok merak ediyorum.


55. Venedik Bienali’nde gösterilen “Rezistans” da ARTER’de gösterilenler arasında. Ancak burada Venedik’tekinden farklı bir yerleştirme olacak bildiğim kadarıyla…

İşlerimin önemli bir özelliği her mekana göre farklı bir şekilde ve farklı kombinasyonlarla sergilenebilmesi... Modüler yapıları var bu serilerin. Ortaya çıkacak yeni bir kombinasyon, birbirleriyle kuracakları yeni bir ilişki beni tekrar aynı şekilde gösterilmelerinden daha çok ilgilendiriyor. Ama burada iki nedenden böyle oldu. İlkin, oradaki mekanın hacmi ve dokusu çok farklıydı. ARTER başka bir mekan. Burada perdelere değil doğrudan duvarlara yansıtıyoruz videoları. Biraz daha farklı bir gösterim.

KLİŞELER YÜZÜNDEN BAKMADAN GEÇTİKLERİMİZİ TEKRAR...
Videolarınızda ele aldığınız temalar, izleyicide zaten bir önbilgisi ya da kabulü olan temalar. Mesela “Eski Açık Sarı”da futbol gibi çağrışımlara açık bir konuyu işliyordunuz. Ele aldığınız meseleleri bu özelliklerinden, kültürel çağrışımlarından soyutlamak gibi bir hedefiniz var mı?
Mitolojik kısmını beslememek diyebilirim daha çok. ‘Zaten futbolcular modern çağın gladyatörleridir’ gibi klişeleri, kabul edilmiş şeyleri besleyen, bilinmişi tekrar sunan bir şey yerine, yeni, oradaki tecrübeme uygun düşen, onunla uyumlu bir dilde bir video yapmak çok daha önemli benim için. Çektiğim konuları mitolojik algılarından soyutluyorum. Birlikte rezone etmelerini, birbirlerini çağırmalarını çok önemsiyorum. Tabii ki ele alınan konu sonuçta ‘saat’tir, ‘zaman’dır, ‘bedendir’; bunları tamamen soyutlamak değil amacım. Sonuçta sırf varlıklarıyla bile başka çağrışımlar besleyecek ikonik aktiviteler seçiyorum. Ama bunu yaparken en popüler, en klişe şeylerden soyutlayıp, klişeler yüzünden kolayca anladığımızı düşündüğümüz şeyleri, bakmadan geçtiklerimizi tekrar orijinal bir şekilde ele almaya çalışıyorum.

SİNEMANIN ÜRETİM SÜRECİ BENİMKİNE BENZEMİYOR
Sinemanın kolektif boyutundansa her aşamasında tek başınıza olduğunuz bir pratiği seçmeniz de bununla mı alakalı?
Bir boyutuyla bununla ilgili olduğuna eminim. Çünkü sinemanın üretim süreci benim üretim sürecime benzemiyor. Hammadde olarak ben de akan görüntü, hareketli görüntü kullanıyorum. Ama sinemanın endüstriyel yanıyla ekip çalışmasına dayanıyor olması, eğer kurmaca yapıyorsanız narratif boyutu, makyajı, ışığı düşünülünce yönetmen olarak herkesin beyni, bir çeşit lideri oluyorsunuz ve onlara bir şey anlatmanız, ekibi kullanmanız, motive etmeniz gerekiyor. Ben bunun da mekan ve dünyayla kuracağım ilişkinin arasına giren, kendi otantik tecrübemi engelleyen bir şey olacağını düşünüyorum. Sonrasında ortaya çıkanın popüler bir şey olmak zorundalığından falan hiç bahsetmiyorum. Sırf üretim aşamasında bile bu dediğim endişeler var. Mekanlara tek başıma girmeyi; hem oradan bir şeyler alıp hem de oraya bir şeyler bırakıp çıkmayı seviyorum. Kafamdaki şeyleri tak diye alıp çıkmak için değil öğrenmek, yeni estetik imkanlara açılmak için yeni bir işe girişiyorum.

İşlerinizin büyük bir kısmında performans, çalışma odaklı konularla ilgilenmeniz, sizin kendi pratiğinizi de etkiliyor mu?
Doğru. Her yaşadığım, her çektiğim işten de bana bir şeyler kaldığını düşünüyorum. Kendi çalışma, üretme sistemimde bir sürü şeyi onlardan aldığıma eminim. Ama şunu şuradan aldım gibi bilinçli bir şekilde değil, bu tamamen içinize nüfuz ediyor.


Konu seçimleri de mi böyle içgüdüsel, yoksa daha bilinçli bir seçim mi söz konusu?

Daha bilinçli onlar. Bu tür büyük sergilerin de o açıdan çok yararı oluyor. Benim video sayım 49’a gelmiş yanılmıyorsam. Büyük resme tekrar bakmak, ağırlık merkezi kaymış mı, nasıl kaymış, ne eksik kalmış, neyle tamamlanmalı gibi şeyler düşünüyor insan. Yani içgüdüselden çok ritimsel, neredeyse bedensel bir istek oluşuyor bende.

MEZBAHADA ŞİDDETİN EN ÜST DÜZEYİNİ GÖRDÜM!
Paul Ardenne, sizin için “Dikeyliklerin, hiyerarşilerin insanı” diyor. Bu, görüntü enflasyonunun yaşandığı bir çağda imgelerle ilişkinize nasıl yansıyor?
Bu çok büyük bir konu tabii. Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra çok konuşulmuş bir konu ve ben hep kendi açımdan doğru bir denge kurmaya çalışıyorum. Mesela “Mezbaha” üzerinde çok düşünmek zorunda kaldığım bir işimdi. Çünkü mezbahada şiddetin en üst düzeyini görüyorsun. Endüstriyel şiddetin hem de... Dolayısıyla onu çekerken çok zorlandım. Ben işin bütününü göstermeden sadece şiddetini gösterirsem ve bunu birkaç kere tekrarlarsam bu görüntü, birçok başka imgeyle eşitlenmiş düzeye geliyor. Pornografikleşiyor. Film yapmanın etik yanı, üzerine çok düşündüğüm bir şey. Hem imge üreten insanlarız hem de imgenin gücüne inanmıyoruz. Paradoksal bir durum. Bu paradokstan bir şey çıkarmamız lazım. İmgenin gücüne inanmıyor değilim. Ama imgenin gücünün, otoritesinin mutlak olduğuna inanmıyorum.
Belli ritimlerde, belli oranlarda, belli bağlamlarda kullanılırsa imge güçlü. Ama saygısız, hızlı, çok düşünmeden, hakkını vermeden kullanırsanız, zamana bırakıp gelişmesine fırsat vermezseniz de tüm gücünü kaybedersiniz. İmge üreten insanların, bunları tek tek düşünmesi, tartması lazım. Örneğin “Schindler’in Listesi”ni bu konuda çok problemli bulurum. Müzik ve imge kullanımı, konuya bakışı sömürüye çok yaklaşır. Duyduğunuz minör akorlarda bir müzik, gördüğünüz kampta açlıktan ölen insan imgeleri ise, duygu uyandırmanın en kolay yoluyla karşı karşıyasınız demektir. Bu tür kolaycı bir duygu manipülasyonu, her şeyden önce yaşanmış acının, trajedinin kendisine yapılan bir haksızlıktır. Kötüdür yani.

BACH’LA VASAT BİR POP ŞARKICISININ EŞİTLENDİĞİ NOKTAYA GELDİK
Artık postmodern değerlendirmelerin ötesinde dünyanın yine dikeyliklere, hiyerarşilere dönmesi gerektiğini düşünüyor musunuz?
Bunlar son 20-30 senedir dünyanın en kötü kelimeleri gibi. Bu, ondan daha iyidir deyince elitist oluyorsun, faşist oluyorsun! Neredeyse Bach’la vasat bir pop şarkıcısının eşitlendiği bir noktaya geldik. Bu noktaya geldiğimizde birey olarak, toplum olarak yaşamak, anlam üretmek mümkün değil. Çünkü böyle olunca hiçbir şeyin diğerinden farkı yok. Her şey mübah. Benim için her şey mübah değil, ben karar vermeye çalışan bir insanım. Senin için doğru olanı sana söylemekten bahsetmiyorum. Ama kendi hayatında hiyerarşisi olmayan bir adam nasıl var olur, onu bilmiyorum. Dışarıdan manipülasyona devamlı açık bir adam olur, o kesin. Belki o da ideal insandır bugünkü toplum için, onu da bilmiyorum. Benim için değil. (Bu söyleşi İstanbul ArtNews dergisinin mart sayısından alınmıştır.)

Ali Kazma’nın ARTER’deki “zamancı” sergisi 5 Nisan’da sona erecek.