Barış günü öncesi 'ölüm kampı'nın kederli ruhları arasında...

Barış günü öncesi 'ölüm kampı'nın kederli ruhları arasında...
Barış günü öncesi 'ölüm kampı'nın kederli ruhları arasında...

Camek nın ardında ayakkabı yığını en son 70 sene evvel birinin ayaklarını sarmalamıştı. Koridorlar, ayakkabıların ve sahibinin ismi yazılı bavulların olası sahiplerinin siyah-beyaz fotoğraflarıyla dolu.

Nazilerin bombardımanıyla yerle bir olduktan sonra, yeni baştan inşa edilmiş bir başkent Varşova. Binalar yenileniyor, delik deşik duvarların yaraları sarılıyor. Peki insanların yaraları? Nermin Yıldırım, '1 Eylül Dünya Barış Günü' öncesi ziyaret ettiği Auschwitz Ölüm Kampı'nı yazdı...
Haber: NERMİN YILDIRIM - nermin_yildirim@hotmail.com / Arşivi

Başkentin 293 kilometre güneyindeki Krakov’a geçmek üzere trene biniyorsun. Trende tanıştığın 23 yaşındaki Iwona, savaştan sonraki üçüncü kuşak Polonyalılardan. Yaşananları görmemiş elbet ama ailesinden dinlediklerinden ve şimdi 101 yaşında olan komşusu Anna’dan bahsediyor. Anna Nine Yahudiymiş, kocası Jan ise Alman. Savaş boyunca karısını evde gizli bir bölmede saklamış, Jan. Soranlara, kaçıp gittiğini söylemiş. Sevgili karısının hayatını ancak böyle kurtarabilmiş. Savaş bitip de Kızıl Ordu gelince bu kez kadına düşmüş kocasını saklama görevi. Karı koca hayatta kalmak için bitmeyen bir saklambaç oynamışlar. Çünkü o zamanlar ölmek her şeyden daha kolaymış. Çocukken dinlediği korkunç bir masalı anlatır gibi gözlerini kocaman açarak, “Kimisi böyle kaçıp saklanmış ama çoğu kurtulamamış. Trenlerle taşımışlar insanları ölüm kamplarına” diyor Iwona. Bir kulağında onun, diğerinde rayların sesi, o günlere gidiyor; seneler evvel bu menzilde, öfkeli bir homurtuyla ilerleyen kara trenleri düşünmeye başlıyorsun. Ve elbet içeride çaresizliğin ipliğine balık istifi dizilmiş bütün o insanları... Bir keresinde tam 27 gün kalmışlardı vagonların içinde. Susuz, yemeksiz, havasız... Kapılar açıldığında cesetleri serilmişti toprağa... Aklına üşüşen kederli hayaletlerden kaçamıyor; geçmekte olduğun yollarda yüz binleri ölüme taşımış uğursuz trenleri aklından çıkaramıyorsun. Kafanın içindeki sesler yükselip aklını büsbütün ele geçirince, kendini tıklım tıklım bir vagonda, ter, sidik ve korku kokularına batmış, meçhul bir yolculuğa çıkmış halde buluyorsun. Bu karanlık yolda sen sen değilsin artık. Peki kim olduğunu biliyor musun?
 
Kimim ben?
Auschwitz’e yola çıkan 150 bin Polonyalıdan ya da 23 bin Çingeneden biri olabilirim. Esir düşmüş bir Sovyet askeri, Almanya’da Nazi karşıtı, Slav ırkına mensup herhangi biri, ölmekten başka işe yaramayacağına karar verilmiş engelli, Yehova Şahidi, eşcinsel yahut belki de 1 milyon 100 bin Yahudiden bir tanesiyim... Fark eder mi? Kimliğimi öğrendikten sonra mı karar vereceksin başıma gelenlere üzülüp üzülmemeye?
Savaş başladıktan sonra askerleriyle, tüfekleriyle ve kurt köpekleriyle gelip, evimi boşaltmamı istediler. Yanıma ailemi ve alelacele toplanmış birkaç eşyamı içine koyup, adımı yazdığım minik bavulumu alabildim sadece. Zengindim, yoksuldum, kadındım, erkektim, çocuktum, ihtiyardım, hiç fark etmedi. Etrafı duvarlarla ve açlıkla çevrili bir gettoya gönderdiler beni. Getto, şehrin içinde bir şehir gibiydi. Ölmesinde sakınca bulunmayanların yaşadığı lanetli bir karantina bölgesi... Açlıktan nefesi kesilenler kaldırımlara kırık dökük boncuklar gibi dizilirdi. Bir gün oraya da saldırdılar. Sevdiğim herkesi benden ayırdılar. Kudurmuş köpekler gibi koşturan homurtulu trenlerden birine bindirildim. Meçhule gönderildim. Yolculuk bittiğinde üzerinde ‘Çalışmak özgürleştirir’ yazılı bir kapıdan girdim. Elektrikli tellerle, korkuyla ve ölümle çevrili Auschwitz’e işte böylece geldim.
Krakov’un 75 kilometre batısına uzanan yol Auschwitz’e götürecek seni. Sağlı sollu ağaçlarla çevrili bu yemyeşil yolun korkunç bir cehenneme çıktığına inanasın gelmiyor. Yolun sonuna varınca devasa bir kapıdan geçiyorsun. ‘Arbeit Macht Frei’. ‘Çalışmak özgürleştirir!’ yazısı tepende zalimce parıldıyor.


Auschwitz
Başlangıçta bir tür tutukevi ve çalışma kampıydı burası. Tutukluları meydana topluyorlardı. Subay-doktorlar sağı ya da solu gösteren parmakları marifetiyle, onları çalışacak durumda olanlar-olmayanlar diye ayırıyordu. Çalışacak durumda olanlar barakalarda kalıyor, bir ranzada dört, beş kişi yatıyorlardı. Erkenden uyanıyor, bir kuşu bile doyurmayacak yiyecek karşılığında, yere serilene dek kendilerine gösterilen her işi yapıyorlardı. Çalışacak durumda olmayanlar, yaşlılar, sakatlar, çocuklar, hamile kadınlarsa ‘duş almaya’ gönderiliyordu. Saçları kesiliyor, soyunup, duşlara sokuluyorlardı. Derken musluklardan su yerine Zyklon B fışkırıyordu. Yirmi dakikada herkes yere seriliyordu. Krematoryuma taşınan cesetler yakılıyor, şehre dünyanın en gri külleri yağıyordu. Auschwitz 1’deki krematoryumda günde 340 kişiyi yakabileceklerini hesaplayan Nazi otoriteleri, başlangıçta buradaki gaz odasını ve krematoryumu kullanıyorlardı. Auschwitz 2- Birkenau inşa edilince, yeni kampa günde 4576 kişinin yakılabileceği barakalar kuruldu. Hesap makineleriyle insan kalbini bin eşit parçaya bölen Nazi bilim adamları kampları daha ‘verimli’ hale getirmeye uğraşıyordu. Koca koca bilim adamları daha ucuza daha hızlı insan öldürmenin yolunu arıyordu. Çingene çocuklarını anestezisiz kesip biçen, göz rengini değiştirme yöntemi bulmak için Yahudilerin gözüne kimyasal karışımlar enjekte eden, paraşütle atlayan SS subayının basınca ne kadar dayanabileceğini test edeceğim diye tutuklulara iç organları patlayana kadar basınç uygulayan Nazi Doktoru Josef Mengene gibiler her şeyi ince ince hesaplıyordu!
 
Camekânın ardında
 
Bu düşüncelerle, eskiden elektrik yüklü olan dikenli tellerle çevrelenmiş barakaları geziyorsun. Birinin içinde kocaman bir camekânla burun buruna geliyorsun. Camekânın ardında yükselen saç öbeklerini görünce kendini öbür uca atıyorsun. Nefesin kesiliyor, kalbin birileri avuçları arasında eziyormuş gibi sıkışıyor. O saçlar gerçek olmasın istiyorsun, gerçek olduklarını biliyorsun. Savaş sonunda Kızıl Ordu geldiğinde çuvallarda 7 bin kilo kadın saçı bulmuştu. Kadınların gaz odalarına gönderilmeden evvel kesilen saçları, savaş boyunca tekstil şirketlerine satılmıştı. Camekânın ardındaki bu saçlar Naziler’in satmaya vakit bulamadıkları...
 
Kederli ruhlar evi
Başka bir camekânın ardında koca bir ayakkabı yığını karşılıyor seni. Olası sahiplerinin siyah-beyaz fotoğraflarıyla dolu koridorlarda yürüyor ama hiçbirinin gözünün içine bakamıyorsun. Naziler’in iz bırakmamak için yıktıkları devasa gaz odalarının ve krematoryumların harabelerini barındıran Auschwitz Birkenau’ya geçmeden evvel, Auschwitz’de inşa edilen ilk gaz odasından içeri giriyorsun. Yetmiş yıl önce girseydin içeri, arkandan kapıyı kilitleyeceklerdi. Yüzünü duş musluğuna doğru kaldıracaktın ama su gelmeyecekti. Duvarlar üstüne üstüne gelince koşar adım yandaki odaya geçiyorsun. Ölülerin yakıldığı iki büyük fırın çıkıyor karşına. Nefesin fena daralıyor, kendini dışarı atıyorsun. Kapı kilitli değildi ve bahçeye çıkabildin. Kederli ruhlar evinin kırık dökük bahçesinde, yıllar evvel bu odadan çıkamayanları düşünüp, o perişan soruyu soruyorsun: Neden?
Bu ölüm kampından sağ çıkmayı başaranlar oldu, biliyorsun. Auschwitz’te rehberlik yapan Maciej Imiolczyk, geriye kalan az sayıda kişinin her 14 Temmuz’da yani Auschwitz’in kapısına yanaşan ilk trenin yıldönümünde geldiklerini söylüyor. Geçenlerde anneannesi kamptan sağ kurtulmuş Amerikalı genç çiçeklerle gelip, insafsız hikâyeleriyle büyüdüğü barakayı ziyaret etmiş. Uzunca süre içeride kalıp kendine miras bırakılan korkuyla ve kederle yüzleşmiş. Bölgede böylesi yüzleşmeler sık yaşanıyor. Yıllar evvel Polonya’dan kaçanlar ve onların çocukları, torunları günün birinde Krakov istasyonunda beliriveriyor. Evvela vaktiyle yardımını gördükleri yerlere gidiyorlar. En çok şimdi müze haline gelen Yahudi Gettosu’nun köşesindeki Eagle Eczanesi’ni ve 1100 Yahudiyi kurtaran Oskar Shindler’in emaye fabrikasını ziyaret ediyorlar.


Uzak diye bir yer yok
 
İkinci Dünya Savaşı biteli altmış yedi yıl oldu. Yıkılan binalar yenilendi bile. Ama ruhlardaki derin yaralar iyileşmiyor. Katliamın kederi, mirasların en fecisi, dinmeyen bir ağıt gibi kuşaktan kuşağa aktarılıyor.
Şimdi her şey uzun zaman önce yaşanmış gibi. -Duymadın, görmedin, hem ne yapabilirdin?- Oysa bir insan ömrü kadar, belki daha kısa. Ülken bu savaşa hiç girmedi ama yabancı değilsin acılara. Böylesi değil ama, geçip gitmedi mi senin de ömrün, ölüler içinde ölümler arasında? Konuştuğunda vurulmadın mı, sustuğunda yorulmadın mı? Seyretmedin mi cümle cinayetini âlemin? Anlamadın mı hâlâ, ne eski diye bir zaman var takvimde, ne de uzak diye bir yer bu dünyada... Polonya’da, Srebrenitsa’da, Filistin’de, Sabra ve Şatilla’da ve daha nicelerinde... Yahudilere, Müslümanlara, Bosnalılara, Filistinlilere, Araplara, Kürtlere, Türklere, Afrikalılara, Ermenilere, Güney Amerikalılara... Fark eder mi kime yöneldiği zulmün? Zalimin karşısında durmadan evvel zulmettiğinin kimliğine bakacak değilsin ya...