Başarısızlığın komedisi

Başarısızlığın komedisi
Başarısızlığın komedisi
Pilevneli Project kendi mekânının sınırlarından taştı, Bora Akıncıtürk'ün sergisini Karaköy Külah'ta açtı. İsmini bir şarkıdan alan 'Kibarca Reddedildi', başarısızlık ve reddedilme üzerine
Haber: MÜGE BÜYÜKTALAŞ / Arşivi

O doğduğunda Marlboro artık kaçak değildi. Özel televizyonlar kurulmuş, ‘Ninja Kaplumbağalar’ izlenir, “McDonald’s gibisi yok” denir olmuştu. Hem kişisel, hem gizemli, seyircinin ne düşüneceğine önem vermeden, kesin gerçekliğin karşısında cesurca durabilen işleriyle Bora Akıncıtürk son sergisinde aslında kendi geçmişiyle hesaplaşıyor. Sergi Karaköy Külah’ta 4 Ağustos’a kadar görülebilir. 

Kişisel estetik algın ve reddedilme kavramı birleşiminin arkasında neler saklı?
Ariel Pink’in ‘Politely Declined/Kibarca Reddedildi’ isimli şarkısını çok severim. Serginin isminin çıkış noktası bu şarkı. Bir yandan da reddedilme kavramı ve başarısızlığın komedisinden bahsediyorum. Hayal kırıklığı gerçek bir şeydir. Kavramları homojenleştirmeyi seven biri değilim. Fazlaca akademik ve soyut konuşmaları kendime yakın bulmuyorum. Dolayısıyla serginin adı için de aynı şey geçerli. Reddedilmekle ilgili olarak kendimden ve etrafımdan gözlemlediklerimin bütününden bahsediyorum. 80 jenerasyonu olarak Özal döneminde Amerikan kültürüyle bezenmiş bir şekilde büyüdük. Hem estetize edilmiş popüler kültür hem de mahallede maça alınmayan çocuktur, reddedilmek. 

O halde çocukluğuna geri dönersek...
Çocukluğumda Amerikan kültürünün yarattığı görsel etkiye âşık olmuştum. Evde çok küçükken Beatles ve Özdemir Erdoğan kasetlerini dinlerdim. Bir de, bir sürü kelebek kapaklı kasetlerde klasik müzik serisi vardı. Annemler de bir tuhaftı. Eski hippiler. Sonra özel sektörde çalışmaya başlamışlar. Annem eczacı ama hatırlıyorum özel okul sınavlarına hazırlanırken işini bırakıp sadece benimle ilgilenmişti. Tek çocuk olmamın da avantajları var tabii ki. Neden böyle oldu bilmiyorum ama sıkılmıyorum eğleniyorum çok. 

Resme sadık bir bakış açın mı var, yoksa “Her şeyi deneyebilirim” diyebilir misin?
Üç dört sene önce kavramsal sanat hikâyeleri bana çok uzak geliyordu açıkçası. Şimdi biraz daha sıcak bakabiliyorum. Ama yine de anahtarı al, oraya koy, sanat olsun kadar değil tabii. Halen bazı şeyleri rahatsız edici buluyorum. Klasik ve eski yöntemlerin oturmuş ve hatta belki biraz itici hallerini kendime yakın buluyorum. Bunu sandalyeler, insanlar ya da binalar için de söyleyebiliriz mesela. O yüzden yağlıboya ve heykeli seviyorum. Her ne kadar heykel çok yakın zamanda hayatıma girmiş olsa da bu kapsamda bana çok yakın. 

Kavramsala uzaksın ama önceki karma sergilerinden birinde cam kaidenin içerisinde börek ve çay sergilemiştin.
Mermer yontmak, bronz dökmek çok maliyetli işler. Onun yerine bir cam fanusun içerisine börek ve çay koyup “Bu bir heykeldir” dediğinizde, bu kötü bir espri, küçük bir şaka gibi kalıyor. Açılışta biri bir parça da yemişti sanırım o börekten. Bir defasında da alaturka tuvalet sergilemiştim. Esas olarak klasik heykelin dışında kalan işler klasik heykel yapamıyor olmamın bir kişisel eleştirisidir. Kendi yapamama halinle dalga geçmek ile bu kavramsal sanat ve kavramsal olan iyidir demek bambaşka şeyler. Şu an benim için bir lüks olmasa klasik heykel yapmak da isterdim. 

Bu sergi bir galeri organizasyonu ama galeri alanının dışında sergileme yapmayı tercih ettin. Galerinin dışını seçmek, seçerken bu mekânı seçmek gibi bir süreç var, bu sürecin senin kafandaki karşılığı neydi?
En önemlisi tek parça bir mekân olmasını istemem var. Düz ayak olması sokakla aynı seviyede olması da aynı ölçüde etkili. Aslında bir yandan Nişantaşı’na gelen izleyicinin benim işlerimle kontrast oluşturan halini de sevdiğimi söylemem gerek. Ama bu sergi için diğer şeyler ağır bastı ve Karaköy’de olmayı seçtim. 

Sanatsal üretim senin için bir meydan okuma alanı mıdır yoksa tamamen kendi kendine konuşma hali mi?
Rahatsız edici bir şeyler olsun hep isterim. Ama bu rahatsız etme hali, asla planlanmış, şöyle yapayım ki şöyle düşünsünler tarzında bir manipüle etme iradesiyle eşanlamlı değil. Biraz kendimle oynadığım bir oyun gibi. Resme başlarken yapmamam gereken bir şey var diyelim ki, bildiğim bir şey bu. Önce bu kurallara harfiyen uyuyorum, bir şey çıkıyor ortaya, sonra teker teker bazı kuralları yok saymaya başlıyorum. Buradan da bir iticilik çıkıyor. Bu iticiliği kovalıyorum evet ama sonucu planlamıyorum. Sonuç, kurallar ve onlara karşı çıkmanın kendi içindeki çatışmasından ortaya çıkıyor. Son zamanlarda figüre yakından bakmaktan da vazgeçtim. Halen çok sevip, hayran olsam da ışık şuraya düşsün gibi kaygılardan uzaklaştım biraz. 

‘Güncel’ kelimesi senin için ne ifade ediyor? Güncel sanat politika ilişkisinde kendini ne noktada görüyorsun?
Ben hep geçmişteki problemlerle ilgilenen bir insan oldum. Onları pek kolay aşamam, hayatım da böyledir. Alternatif geçmişler ve gelecekler üzerinden konuşup anı yaşayamam. İşlerimde de benzer bir sorun var. Tarafsız ya da tepkisiz değilim. Üç hilal yapıyorsam bu kimseye yaranmak ya da laf sokmak için değil. Realitenin de ötesinde şu an 30 yaşındayım ve çocukluğumdan beri hayatımda olan her şey hep beynimin içerisinde. Sanatta da işin içerisinde figür girdiği anda bir politik durum oluyor önüne geçemediğiniz. Sadece insan olduğumuz için.