Basit olan daha çok zorlar

Basit olan daha çok zorlar
Basit olan daha çok zorlar
Gazeteci, romancı, televizyoncu ve müzisyen. Kürşat Başar fasılalarla sürdürdüğü müzik çalışmalarına yeni bir albüm ekledi. Sıkı bir ekibin de desteğiyle popüler şarkıları yeniden yorumluyor
Haber: ERAY AYTİMUR / Arşivi

Gazeteci -yazar Kürşat Başar, müzisyen dostları ve sevdiği Türkçe pop klasiklerini ‘Keşke Burada Olsaydın’ adlı ilk albümü için bir araya getirdi. 90’larda ‘Neredesin’ adlı şarkısıyla tanınan Ayşen’in seslendirdiği “Keşke Burada Olsaydın” Kürşat Başar ve Zeynep Talu’nun ortak çalışması. Albümde Sezen Aksu, Yaşar, Yeşim Salkım, İlhan Şeşen, Levent Yüksel, Erol Evgin, Zeynep Talu gibi Türk popunun önemli isimleri ve piyanosuyla Burçin Büke, Kürşat Başar’a eşlik ediyor. Albümde Berkay Özideş ve Şenay Lambaoğlu gibi genç sesler de yer alıyor. 

Küçük yaşta piyano ile müziğe başlayıp kendinizi eğiterek ama fasılalarla bu noktaya varmışsınız. Albüme nasıl sıra geldi? 
Müziğe bir ilgim vardı ama ben davul çalmak istiyordum. Bizimkiler de çok haklı olarak “Oğlum önce müzik öğren sonra enstrüman çal” diyerek piyano dersi aldırdılar. Bir iki sene devam ettikten sonra baktım davul almıyorlar. Benim o zaman dinlediklerim ise Led Zeppelin, Deep Purple, Pink Floyd, Jethro Tull, King Crimson. Ne yaptm ben de? Gitar aldım. Fakat 19 yaşımda üniversiteye girdiğim gün Hürriyet’e de girdim, Gösteri dergisini yapmaya başladım ve bir seçim yapmak durumunda kaldım. Hem çalışıyorum hem hikâyeler yazıyorum. Dedim ki, “Müziğe daha fazla vakit ayıramayacağım. O nedenle feragat etmek zorundayım”. Davul filan geri planda kaldı. Ama 17–18 yaşlarında caz dinlemeye de başlamıştım. 7-8 sene TRT’de ‘Caz Duygusu’ isimli bir program yaptım. Müzisyen arkadaşım da çoktur. Sonra günün birinde bir soprano saksofon buldum tesadüf eseri. Sonra biraz Tahsin Ünüvar’la çalıştım. Araya o kadar çok iş girdi ki, yine kaldı. Hürriyet’te yeni bir yapılanma, Aktüel, Tempo, kitaplar, radyo, televizyon… Tabii bu lisan gibidir. Durduğun anda geri gidersin. Jazz Stop, Hayal Kahvesi gibi yerlerde, mesela işte Güvenç Dağüstün sahne alırken, çıkıp bir iki parça çalıyordum. O dönemde Tuluğ Tırpan ile birlikte bir şeyler yapalım diye konuşuyorduk. Tuluğ’un bir akşam Nardis’te konseri var. “İyi, ben de gelir dinlerim” dedim. “Zaten geliyorsun, sen de çalacaksın” dedi ve denize atlama şeklinde öyle bir başladı. 

Türkülerle sıkıfıkısınız. Fransız saksofoncu Phillipe Poussard da dörtlüsüyle bizim türküleri caz aranjmanları ile seslendirdiği bir albüm yaptı. 
Ben standart caz çalmak istemiyordum. Biraz kendimize ait bir şeyler olsun istiyordum. Cazda olduğu gibi diğer müziklere de ait çok geniş bir repertuvarım var. Nerede, ne var diye arar tararım. Epey bir türkü de bilirdim. Tuluğ da o zaman dörtlüsü ve Zara ile bir şeyler yapıyordu, ben de katıldım. Ama işte herkes bir taraflara dağılınca ben de Burçin (Büke) ile devam ettim. Klasik caz yerine türkü veya benim sevdiğim Türk pop parçalarını çalalım dedik. Bu albüm konusunda beni en çok motive edenin Burçin olduğunu söylemeliyim, o olmazsa yapamazdım. 

Yavuz Akyazıcı da pop parçalarına caz düzenlemeleri yazarak birçoğu –bence- tahammül edilemez parçaları dinlenir kıldı. Ama Yavuz’unki aranjmanlarıyla da bir caz albümü. 
Dinledim. Türkçe şarkıları caz olarak çalmış o. Buradakiler de çok güzel şarkılar. Hepsi birer klasik. Belli şarkıların çağrışımları var hayatta. Biz çocukluğumuzda müzikaller görmedik. Kaçımız o müzikallerdeki şarkıları dinleyerek aşk yaşadık? Kaçımızın annesi babası ile çocukluğundan bir anısı var? Caz diye dinlediğimiz parçalar aslında Amerikan pop şarkıları. Dil bilseniz bile içine giremiyorsunuz. Burada biz de pop müzik çalarak büyük riske girdik aslında. Eğer hiç bilinmeyen parçaları seçseydik işimiz daha kolay olurdu. Ama bunlar çok iyi parçalar oldukları için üstlerinde oynamak çok tehlikeli. Çoğunda ise anılarımız var. İlhan Abi (Şeşen) tabii müthiş. Bu konseptte ne çaldığımızı daha duyduğu an anladı. Sezen Hanım, Levent (Yüksel), Yaşar, Ayşen herkes öyle. Hepsi günlerce çalıştılar, hazırlandılar. Herkes büyük heyecanla bu işe katıldı. 

‘Amca’nın özellikle ‘İzmir’in Kavakları’ düzenlemesi beni olumlu anlamda şaşırttı. Nefis bir söz yazarı ve besteci ama ne yalan söyleyeyim, aranjmanda bu kadar açılabileceğini tahmin edemedim. Bu biraz da ekip ruhundan kaynaklanmış olabilir mi? 
Müthiş de bir şarkıcı o. İlhan Abi şu şu şarkıları acaba nasıl söyler diye ben hep düşünüyordum ama o hiç söylemiyordu. Ama bu albümü yaparken o da çok duygulandı, heyecanlandı. Sonra bana dedi ki, “Bende ‘İzmir’in Kavakları’nın bir versiyonu var, çalar mısın”. Dört dörtlük blues formunda çalmış. Biz de parçayı albüme koyunca çok sevindi. Biraz Bonus track gibi oldu. ‘Amca’nın 41. yıl konserinde ben de varım. ‘Sen Benim Şarkılarımsın’ çalacağım. 

40 yılda bir albüm yapmışsınız. İsteseniz uzata uzata, inlete inlete saksofon soloları çalıp kendinizi ilk adam, tek adam ilan ettirebilirdiniz. Oysa siz içinde müzik sevgisini taşıyan birinin doğallığı ve samimiyetiyle yapmışsınız. Böyle bir müziğe niyet etmiş olmanız başlıbaşına değerli. 
Bunlar şarkı. Caz albümü yaparsam, tek solist ben olursam o zaman başka bir şey yaparım. Ama burada bir solist şarkı söylüyor. Burçin bile çok az çalıyor burada. Biz eğer bir orkestra olarak bir şarkıcıya eşlik ediyorsak şarkıcıyı öne çıkarmalıyız derim. Topluluk olmanın güzel tarafı da odur. Jan Garbarek isen insanlar seni dinlemek için alıyordur albümü ama sen o değilsin. Burada şarkıların formunu çok da bozmamak lazım. Çok acayip armoniler ve akorlar ile çok havalı görünürdü ama kulağa böyle gelmezdi. Basit olan daha çok zorlar.

Burjuvazi sanatı içselleştirmedi
Peki uzun yıllar TRT’de radyoculuk yapmış biri olarak Radyo 3’ün son durumu hakkında neler düşünüyorsunuz? 
Türkiye ’de genel olarak iktidarlar opera, bale, tiyatro gibi sanatlara elitlerin zevki gözüyle bakıyor. Söyledikleri tamamen yanlış değil. Bir taraftan haklılar. Atatürk sonuçta niye bunu ortaya atıyor? Sen, ben, teyzemin kızı gidelim diye değil. Mesela bizim niye Türk Beşleri var? Senin burada bir müziğin, sesin, folklorün var. Dünyada hiçbir yerde olmayan bir folklorün var. Bu kadar farklı ses ve motif, çok eskilere dayanan müzikler var. Böyle zengin kültürü olan bir ülkede çokseslilikle kültürü birleştirmen lazım. Felsefe bu.
Bunu devam ettirselerdi Türk Beşleri ile kalmayacaktık. Tabii Yalçın Tura, Fazıl Say ve şu an adları aklıma gelmeyen çok iyi besteciler yine var. Ama daha fazla olurdu.
O orkestralarla, o radyolarla daha geniş kitleye ulaşmak gerekirdi. Faruk Yener’in, Hikmet Şimşek’in programları çok şey öğretmiştir bu ülkede. Tabii ki popüler olana, çabuk tüketilene eğilim var. Ama ben çok eskiden beri devletin bu işlerden elini eteğini çekmesini isterim. Bir film yapıyorum diye Kültür Bakanlığı’nın üç kuruşluk desteğini istemiyorum. Bizim TRT’ye ihtiyacımız kalmamalı.
Reklamveren dese ki “Ben çocuklarıma Elalem Ne Giymiş saçmalığını mı seyrettiririm yoksa doğru dürüst iki çift laf edeni mi”, böyle olur mu? Bugün Amerika’nın en büyük televizyonlarından birinde en çok izlenen programlardan biri Dr.Mehmet Öz’ün şovu. Bir sağlık programı. Şov filan değil. Şova çevirmişler. Bizde seyredilmiyor. Ne kadar absürd. Bizim burjuvazi sanatı içselleştirmediği için böyle.