Belediye heykeltıraş oldu

Belediye heykeltıraş oldu
Belediye heykeltıraş oldu
Ümit Öztürk'ün Yeşilköy'deki heykelini yıkan Belediye, sanatçı mahkemeye gidince bir benzerini yapıverdi...
Haber: AHU ANTMEN - ahu.antmen@radikal.com.tr / Arşivi

Atatürk Havalimanı’nın girişindeki heykeli hatırlar mısınız? Açık alan projeleriyle tanınan heykeltıraş Ümit Öztürk’ün 1993’te Yeşilköy’e yerleştirilen ‘ İstanbul ’ adlı soyut bir heykeliydi bu ve İstanbul’un, dünya üzerinde iki kıta üzerine oturmuş tek kent olma özelliğini simgeliyordu. Geçen yıl bir de baktım yok. Sordum soruşturdum, havalimanı kavşağındaki değişiklik nedeniyle kırılmış, yok edilmiş. Şaşırdım desem yalan olur. Açıkçası İstanbul koşullarında esas şaşırtıcı olan, 16 yıldır yerinde duruyor oluşuydu. Nurettin Sözen döneminde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin gerçekleştirdiği ‘Açık Alanlarda Çağdaş Sanat’ başlıklı proje kapsamında Öztürk’ün heykeli gibi İstanbul’un çeşitli semtlerine yerleştirilen heykellerin çoğunun yerinde yeller esiyor bugün. Yerinde duranlarsa zaten acil bakıma muhtaç. Bu heykeltıraşlardan Işılay Kür, bir zamanlar Kadıköy’de duran heykelinin izini bile sürememiş.

Ümit Öztürk ise, kırılan heykelinin hesabını sormaya karar vermiş, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne dava açmış. Durum böyleyken, geçenlerde havalimanının önünden geçiyorum, bir de baktım heykel orada! Bu kez şaşırmadım desem yalan olur: Heykel kırılmıştı, bildiğim kadarıyla sanatçısı Ümit Öztürk yenisini yapmamıştı, o halde bu heykel nereden çıkmıştı böyle? Heykeli yeniden yapmaya soyunan heykeltıraşın kim olduğunu, yüzünde tarif edilemez bir buruklukla aktaran Ümit Öztürk’ten öğrendim: Belediyenin tayin ettiği bir inşaat şirketi. Sağolsunlar, benzetivermişler Öztürk’ün heykeline çabucak! Ölçüler, malzemeler başka, sanatçının rızası elbette ki yok, ama olsun, ‘bakın heykel yoktu şimdi var’, daha ne istiyorsunuz?

Daha doğrusu, biz bu kentte heykel istiyor muyuz?.. Yaşadığımız deneyimler, çoğumuzun etrafımızdaki heykellerin farkında bile olmadığını, olsak bile sahiplenmediğimizi gösteriyor. Yoksa belediyelerin korumakla görevli olduğu heykeller ya tahrip edilmiş ya da bakımsızlıktan çürüyor olmazdı. Pek farkında olmasak da kolektif bellek paylaşımında, yani ‘biz’ duygusunun oluşumunda açık alanlara yerleştirilen heykellerin, anıtların önemli bir işlevi var. Gerçi elbette ki her heykelin aynı etkiyi uyandırması beklenemez: Heykel vardır sızıverir insanın yaşamına (Kadıköy’ün Boğa’sı gibi), heykel vardır bir türlü ‘yer’leşemez yerine. Bizde az da olsa vardır öyle bir yerin yerlisi olmuş heykeller: Ne yazık ki bezafiş direği gibi kullanılıyor kullanılmasına ama, Şadi Çalık’ın Galatasaray ’daki heykeli o heykellerdendir örneğin. Başı gözü yarılmış bir halde, heykel diyemeyeceğimiz bir hale gelmiş, Muzaffer Ertoran’a ait Karaköy işçi heykeli de onlardan biridir. Ama Çalık ve Ertoran’ın yanı sıra 20 heykeltıraşın heykelleri yerleştirilmişti İstanbul’un çeşitli semtlerine 1970’li yıllarda. Kaçını hatırlıyoruz, kaçına sahip çıktık, neredeler şimdi, hangimizin umrunda?

Ümit Öztürk’ün bir uçak kanadını andıran heykeli de bana göre, 1990’lardan beri havalimanı kavşağının heykeliydi, oralı olmuştu. Zaten orası için tasarlanmış mekâna özgü bir yapıttı. Belediye bütün bu yıkıp dökme ve yeniden yapma işini sanatçıyla birlikte çözümleyebilirdi. Oysa belki kimin yaptığını bile bilmiyorlardı heykeli: yerel yönetimlerin birbirine aktardıkları bir arşiv var mi ki, bir bellek var mı? Heykelin bir inşaat şirketine yeniden yaptırılması kadar rencide edici bir hareket düşünemiyorum: Bu, yaşadığımız kentte sanatın ve sanatçının değerinin resmi anlamda apaçık göstergesi.

İstanbul’da zaman zaman karşınıza çıkan birtakım heykeller -ki bunların büyük bir kısmı 1970’lerde ve 1990’larda olmak üzere iki kez planlı, toplu kentsel heykel projesi olarak gerçekleştirildi- ülkenin belli başlı sanat kurumlarından heykel konusunda uzman akademisyenlere başvurarak hazırlanmış projelerin sonuçları. Aralarında iyi olmayan, yerine yakışmayan/uymayan örnekler de vardı, buna kuşku yok, ama sonuç olarak şu ya da bu belediye yetkilisinin beğenisiyle değil, özerk birtakım kurulların belirlediği örneklerdi. Bu heykellere kentte yaşayanların zarar vermesinden daha kötüsü, onları korumakla yükümlü mercilerin bunu yapmaması. Konu yalnızca bugünkü yerel yönetim değil; İstanbul’da yerel yönetimlerin heykele ilişkin, kentte sanata ilişkin genel tutumu. 2010 daha bitmedi, dolayısıyla ister istemez oraya bağlayacağım: Bir kültür kenti olarak İstanbul algısının yaratılması noktasında insanın aklına gelen bazı sorular var çünkü. Bir kentin ‘kültürlülüğü’, o kentte yalnızca kaç etkinlik yapıldığı, hangi büyük serginin açıldığı, hangi ünlü müzik grubunun konser verdiğiyle ölçülebilir mi? Yoksa geçmiş ve çağdaş kültürel mirasa, kamusal paylaşım alanlarının simgelerine sahip çıkmak, bir kentin kültürlülüğünü belirleyen ölçütler arasına girmiyor mu artık?