Belgeselin 'gerçek' sınırı

Bir film festivali daha bitti. Bu festivalde gördüğüm filmlerin bir bölümü 'Berlin Duvarı' sonrasıyla ilgiliydi.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

İSTANBUL - Bir film festivali daha bitti. Bu festivalde gördüğüm filmlerin bir bölümü 'Berlin Duvarı' sonrasıyla ilgiliydi. Çoğu gerçek öykülerden hareketle yapılmıştı. Dolayısıyla 'belgesel' bir yanları vardı.
Festivalde bir başka film daha gördüm. O da Brecht'in ölümünden birkaç gün öncesini anlatan bir çalışmaydı. İzleyiciler, arka planında siyasal oluşumların da soluk bir biçimde yer aldığı bu filmin yönetmeniyle gösterimden sonra konuşma olanağını buldular. Doğrusu salona hafif bir gerginlik havası sinmişti. Brecht'in siyasal tercihinden ve arayışından filme hiçbir iz düşürülmemesine bazı izleyiciler içerlemişti.
Seyirciler eleştirilerinin dozunu artırınca, yönetmen, filmin 'gerçekler' üstüne kurulduğunu, bir anlamda 'belgesel' (dokümanter) olduğunu söylemeye başladı. Fakat seyirciler yeniden üstüne gelince, bu defa da her filmin 'kurmacasal' (fictional) bir boyutunun bulunduğunu söyleyip, o paravanın ardına saklandı. Bu yıl festival ödülünü de 'Berlin Duvarı'nın yıkılışını kendi yıkımına dönüştürerek intihar eden Alman kadın yazarın bizzat oğlu tarafından çekilen 'belgesel-kurmacasal' filmi kazanınca şu soru akıllara kaçınılmaz olarak takıldı. Belgeselin sınırları ne?
Böyle bir tartışma daha 1980'lerde yaşandı ve bitti.
Belgesel de ideolojiktir
Sömürgecilik sonrası çalışmaların kendine özgü adlarından birisi olan Trinh T. Min-Ha yalnız belgesel filmler çekmekle kalmamış, bunların kuramsal dokusu üstünde de düşünmüştü. Bu konuda yazdığı birçok makalede belgesel filmler bir söylemdi discourse) ve ideolojik boyuttan soyutlanmış söylem olamazdı.
Afrika kökenli Min-Ha için bu ideoloji, Batı'nın 'beyaz adam' kültüründen türemişti. Onlar eliyle oluşturulmuş ve Batı dışında kalan dünyaya dönük her türden çalışma bu bakış açısını yansıtmaya tutsaktı. Ama bu 'dışarısı' mantığı sadece Batı ve Batı dışı için geçerli değildi. Erkek egemenliği de, 'öteki'leştirmek de bu türden oluşumlardı.
Onların sonucunda 'beyaz adam' kendi
egemenliğini kuruyor, belgesel olduğu söylenen yapıtlar bile bu önceden belirlenmiş ve katılaşmış anlayışı içeriyordu.
Öznellik kaçınılmaz
Ayrıca, 'belgesel' olduğu iddia edilen birçok yapıt incelenirse kadınların nasıl ötekileştirildiği,ikincilleştirildiği görülebilecekti. Nitekim, Min-Ha, sonunda bir kitap yazdı ve adını 'Kadın, Yerli, Öteki' (Woman, Native, Other) koydu. Taşlar yerine oturmuş, her belgeselin bir kişisellik, öznellik boyutu taşıdığı anlaşılmıştı. Hatta, Min-Ha'ya göre bu yalnızca filmin yapımcısı için geçerli değildi. Filmin izleyicisi de onu bir ideolojik gözle izliyordu.
Bu iddiaların ardında her şeyin üzerine oturtulacak bir de örnek vardı: Leni Riefensthall'ın, Nazi Partisi'nin kurultayında çektiği 'belgesel' yıllarca ideolojik, propaganda filmi olarak kullanılmıştı.
Bu tartışmanın başka bir düzeyi daha var: 'Belgesel' tanımı bir 'saklama' aslında. Çünkü, belgesel vurgulamasıyla dile getirilmek istenen şey gerçekte
'bilim/sellik'. Sanılıyor ki, 'bilimsel'dir denince akan sular duracak; çünkü, bilim nesnelliğin, gerçeğin hem ta kendisi, hem de kalesi. Oysa bu görüş iki nedenden ötürü yanlış.
Birincisi, pozitivizm sonrası eleştirel düşünce, bilim tarihinin de özünde ideolojik bir tarih olduğunu kanıtlayıp bize öğretti.
Egemen ideolojinin içinden yapılıyor bilim. Dolayısıyla, 'bilimsel gerçek', alımlamayla (resepsiyon) 'değişen' öznel bir gerçek.
Nesnelliğin sorunu ne?
Bu konularda yazan ve görselliğin teknolojisi üstünde düşünen feminist Dona Harway'se "Nesnellik bir 'yerleşik bilgi' (sitauted knowledge) sorunudur" diyor, perspektivik görüntünün zaten ideolojik ve
kısıtlamacı olduğunu savunuyor, bu yerleşik bilgilerin dışına çıkmanın görüntüyü üreten teknolojik sistemlerden geçeceğini vurguluyordu. Bu bir!
İkincisiyse bence daha önemli. Bir şey sanat yapıtıysa zaten bilimsel değildir. Bir gerçekten yola çıkabilir. Fakat sonunda ortaya bilim ötesi bir gerçeklik konur. Gerçek sanat yapıtı daima bir kurmacadır. Daima bilimin açıklayamadığı sorunsallarla uğraşır ve kendisini bambaşka (son kertede o da ideolojik olan) farklı dillerle ifade eder. O anlamda da bilimin ötesinde olmaktan çok belki de bilimin ilerisindedir.
Sanat yapıtının özgürlüğü de buradan, yani sonuna kadar öznel oluşundan, dolayısıyla da doya doya, pervasızca yanlış yapma hakkından doğar! O yanlışın bilimsel doğrudan daha doğru olmadığını söyleyebilecek var mı?


    ETİKETLER:

    İstanbul

    ,

    Afrika

    ,

    Nazi